• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Egitimpusulasi.net

Kitaplarım
Photo Flipbook Slideshow Maker
Site Menüsü
Site Haritası

YENİÇAĞ FELSEFESİ NEDİR, YENİÇAĞ FELSEFESİNİN ÖZELLİKLERİ, YENİÇAĞ FİLOZOFLARI

YENİÇAĞ FELSEFESİ NEDİR, YENİÇAĞ FELSEFESİNİN ÖZELLİKLERİ, YENİÇAĞ FİLOZOFLARI
17. Yüzyıl Felsefesinin Temel Özellikleri

Rönesans felsefesi ile karşılaştırıldıkta, 17. yüzyıl felsefesinin başlıca özellikleri olarak şunlar belirtilebilir:

1. Rönesans felsefesi, içinde geliştiği kültür ortamının tümü gibi, daha oturmamış, bir arama, araştırma atılımı içinde bulunan bir felsefedir. 17. yüzyıl felsefesi ise Rönesans'ın sağladığı birikimi derleyip toparlayarak, bundan birliği, bütünlüğü olan bir düşünce bağlantısı geliştirecektir.

2. Antik felsefeyi kendisine örnek olarak alan, onun bir çok bakımdan bir yansısı olan Rönesans felsefesi çok renkli bir düşünce tablosu oluşturmuştu. 17. yüzyıl felsefesi ise ele aldığı sorunlar ile bunların işlenişinde aşağı-yukarı birleşmeler olan az çok birörnek bir düşünce yapısıdır. Ona bu bağdaşıklığı kazandıran da, bilgi örneğini matematik fizikte bulmuş olmasıdır. Renaissance'ın en özgün, en büyük başarısı olan matematik, fizik, matematik kavramlarla doğayı doğru olarak kavrayabileceğimizi göstermişti; dolayısıyla akıl ile doğa arasında bir uygunluğun olduğunu ortaya koymuştu. Öyleyse bu yöntemi varlığın öteki alanlarına da uygulamalı, denmiştir. Doğanın birliği ve matematik yapılı olduğu savları, matematik fiziğin başlıca düşünceleridir. Doğa matematik yapılı olduğuna göre, nesnelerin ölçülebilir olan niceliksel yönleri asıl gerçekleridir. Bundan dolayı bilgide nesnelerin ölçülebilen yönleri ile bunların arasındaki ilişkiler bulunmalı ve bu temel öğelerden nesne yeniden kurulumu, açık seçik, dolayısıyla doğru olan bilgilere böyle varılır (Galilei).

17. Yüzyıl felsefesinin başlatıcısı Descartes 'tır (1596-1650). Bu felsefenin sorunlarını ilkin o ortaya koymuş, çözümlerini ilkin o denemiştir. Kendisinden sonra gelenler, aynı sorunlar üzerine eğilecek, aynı çözüm denemeleri doğrultusunda çalışacaklardır. Bu bakımdan 17. yüzyıl felsefesi bir Descartesçılıktır. Descartes, yaratıcı bir matematikçidir de: aritmetiğin yöntemini geometriye uygulamakla analitik geometrinin kurucusu olmuştur. Descartes'a göre, felsefe bir doğru bilgiler bağlantısı olacaksa, analitik geometri ile matematik fiziğin yöntemini kullanmalıdır.

Felsefenin kendisinden önce ortaya koyduklarını güvenilir bulmayıp, matematik bilgi örneğine göre felsefede köklü bir düzeltim yapmak düşüncesiyle yola çıkan Descartes, yeni bilgi yapısını üzerine oturtmak için aradığı sağlam temeli "Düşünüyorum, öyle ise varım" önermesinde bulur. Buraya varmak için de uzun bir kuşku yolundan geçer. Ancak, bulduğu dayanak öylesine sağlam, öylesine apaçık ki, bundan önce kuşkusunun ortadan kaldırdığı bütün varlık çeşitleri (kendisi, Tanrı, çevresi, öteki insanlar), yeniden gerçeklik kazanırlar ve güvenilir olurlar. Gerçekliği bütün alanlarıyla yeniden kurma işinde Tanrı kavramı bir kaldıraç gibidir: Bilince bakınca, burada Tanrı kavramının bulunmakta olduğunu görürüz diyor Descartes.

Tanrıya en gerçek varlık dediğimize göre, yokluk ile bağdaşamaz Tanrı; onun yok olduğunu düşünmek çelişki olurdu. Tanrı en yetkin varlık da olduğu için, beni aldatmaz, dolayısıyla cisimler dünyasının var olduğuna da, belleğimizin bizi yanıltmadığına da inanabiliriz. 

Tanrı kavramı gibi bilincimizde hazır bulduğumuz düşüncelere "doğuştan düşünceler" der. Bunlar açık ve seçiktirler, onun için bilgi değerleri yüksektir. Buna karşılık bilincimize dışarıdan gelen ya da hayal gücümüzün oluşturduğu düşünceler bulanık ve karışıktırlar; bunların bilgi değerleri de düşüktür.

Yöntem - bilgi konusunda Descartes felsefesinin başlattığı tartışmada Pascal (1623- 1662) ile Bayle (1647-1706) Descartes'ın evrensel diye önerdiği yöntemin her konuyu aydınlatamayacağını, insan için "Tanrı nedir? İnsan yaşamının anlamı nedir?" gibi çok önemli soruların yanıtlarının ancak gönlün bir ışığı ile bulunabileceğini ileri sürmüşlerdir.

Descartes'ın az etkisinde kalan, tutarlı bir doğruculuğu savunan Thomas Hobbes (1588- 1679)a göre her çeşit bilginin kaynağı deneydir; bilginin amacı da, insanın —doğa ve kültür— çevresine egemen olmasıdır. Felsefede yapılacak şey, olaylar, hep asıl gerçekler olan "nedenler"e bağlamaktır. Tek gerçek olan cisimler dünyasında dayanakları olmayan bütün tasarımlar birer kuruntudur; "özgürlük", "maddi olmayan ruh" gibi. Olayları matematiğin yöntemiyle ele alırsak, bu gibi kuruntulardan kurtuluruz; o zaman işin içine duygular karışmaz. Bu son anlayışta Descartes'ın etkisi açık olarak görülüyor.

Asıl Spinoza (1632 - 1677) Descartes'ın yöntem anlayışının çok etkisinde kalmıştır. Bunu daha işe başlayışında görebiliriz: Spinoza —Descartes'ın "Düşünüyorum öyle ise varım" önermesi gibi— tek bir bilgiyi, Tanrı bilgisini öğretisinde çıkış noktası olarak alır ve —yine Descartes gibi— geri kalan bütün bilgileri tümdengelimli bir yol olan geometrik yöntem ile bu temelden türetir: tıpkı uzaydan geometrinin şekillerini türetir gibi.

Leibniz (1646-1716) de yöntem ve bilgi anlayışında —ana tutumu bakımından— Descartes'ın izinde sayılabilir. Çünkü ona göre de, doğru bilgiye vardırmada matematiğin yöntemi tek güvenilecek yöntemdir. Matematikte olduğu gibi, felsefede de kavramlarla hesap işlemleri yaptığımız gün, felsefedeki tüm ayrılıklar ortadan kalkacaktır. Leibniz de Descartes'ın tüm sistemini taşıyan "Düşünüyorum, öyle ise varım" önermesi türünden temel doğruları, ilk doğruları arar: Öteki doğruları temellendirmek ve yenilerini bulmak için Leibniz için de önsel bilgiler vardır ve aklın bu doğruları zorunludurlar, karşıtlarını düşünmek çelişkiye götürür. Olgunun doğruları ise ancak tesadüfidirler. Bir özelliği uzlaştırıcılık olan Leibniz felsefesi deney bilgisini değersiz saymaz; ama temelde usçudur, akıldan kaynaklanan bilgilerin yüksek değeri vardır.

17. yüzyıl felsefesinin yöntem - bilgi yanında üzerinde durduğu bir konu da, varlık sorunudur ve sorunun ağırlık merkezi töz kavramında toplanmıştır.

Sorunu bu kavramla başlatan yine Descartes olmuştur. Ona göre birbirinden özce, yapıca ayrı olan biri sonsuz (Tanrı), ikisi sonlu (ruh ve cisim) üç töz vardır. Ruh'un özniteliği düşünme, cismin ise yer kaplama, uzamdır. Bu iki nitelik de birbiriyle uzlaşamaz, bağdaşamazlar. Cismin temel niteliğinin uzam olması, doğa anlayışı Descartes'ı tam mekanist bir fiziğe vardırmıştır: asıl gerçek hareketlerdir. Hareket bir yer değiştirmedir, bu da cisimlerin birbirilerine doğrudan doğruya çarpmaları ve basınçlarıyla olur. Bu fizikte "doğa" hareket yasalarına göre işleyen bir makineden başka bir şey değildir ve canlı da bu makinenin içinde yer alan bir otomattır. Ancak ruhsal olaylarda özce maddeden başka bir tözün görünüşleriyle karşılaşırız. İnsanın maddi yönü olan bedeni ile ruhu birbirleriyle nasıl ilişki kurabiliyorlar? Descartes bu ilişkiyi bir birlikte çalışma; bir karşılıklı etkileşme diye açıklıyorsa da, bu çözüm bu iki bağdaşamazın bir arada bulunabilmesi anlamak için inandırıcı olamıyor ve kendisinden sonraya bir sorun olarak kalıyor.

Varlık sorununun Descartes'tan sonraki gelişmesinde başlıca görüşler: Çok tutarlı bir materyalist olan Hobbes'a göre, töz olan her şey ancak maddi olabilir. Ruh diye bir töz yoktur; ruhsal olaylar ne denli gerçek olurlarsa olsunlar, yine de dayanakları maddidir.

Aranedenciler (Occasionalist) denilen düşünürlerin başlıca kaygısı da, Descartes'ın inandırıcı olarak çözemediği beden - ruh ilişkisi sorunu olmuştur. Onlara göre bu ilişkiyi kuran Tanrıdır; gerçek neden odur. İnsandaki ruhtan bedene ulaşan bir istenç ya da bedenden ruha iletilen bir uyarım, bunların ikisi de bu ilişkinin kurulmasında ancak birer ara-nedendirler. Bu çığır sonunda Tanrıyı evrende bütün olup - bitenlerin tek nedeni yapmıştır, yalnız beden ile ruh arasında değil, tüm var olanlar arasındaki ilişkiyi kuran Tanrıdır.

Spinoza töz anlayışında tekçi: Tek töz vardır; buna da Spinoza Tanrı der; doğa da der. Bütün var olanlar Tanrının özünden matematiksel - mantıksal bir zorunlulukla türemişlerdir; dolayısıyla Tanrı ile yapıtı özdeştirler (tümtanrıcılık) Töz (Tanrı) kendisini birtakım öznitelikleriyle, birtakım gerçekleşme doğrultularıyla açar, gösterir. Bunlardan insana ancak cisim ile ruh, tözün bu iki gelişme yönü açıktır. Birbirinden yapıca ayrı ayrı olan bu iki öznitelikleri içinde sayısız olaylar vardır ve bunlar birbirlerine zorunlu bağlarla bağlıdırlar. Bu anlayışı ile de Spinoza, içinde erekselliğin, istenç özgürlüğünün bulunmadığı mekanist; bir dünya görüşüne varmıştır. Bu görüşte evren, sıkı bir matematiksel - mantıksal bağlılıklar dizgesidir. Beden - ruh ilişkisini Spinoza, bunların koşut çalıştıkları savıyla açıklamayı denemiştir: Bu iki öznitelikte olup - biten şeyler aslında tek bir tözde geçtikleri için, burada birbirine bağlanırlar, aralarındaki ayrılık burada ortadan kalkar.

Leibniz, sayıca bir sonsuz çokluk olan töze monad adını verir. Monadlar, bu kendi içlerine kapalı. "birlikler", tinsel niteliktedirler; kendilerinde tasarım yeteneği bulunan etkin "güç merkezleri"dir. Bütün monadlar aynı bir konuyu, evrenin tümünü tasarımladıkları için, bir bağlantı içinde birleşmiş, kendi başlarına olmaktan çıkmış olurlar. Ancak, her monadın tasarımı açıklık ve seçiklik bakımından başka türlü olduğundan, kendisi de öteki bütün monadlardan başka olur. Bundan dolayı bu dünya da birbirine tıpatıp eşit olan iki şey yoktur. Monadlar tasarımlarındaki açıklığa, belirginliğe göre aralarında sıralanırlar: En yukarda her an evrenin tümünü açık olarak tasarımlayan Tanrı, en aşağıda da tasarım bilincinden yoksun madde vardır. Geri kalan varlıklar bu ikisi arasında dizilirler. Etkinlik de tasarım aydınlığı ile orantılıdır; tasarımı en aydınlık olan Tanrı, dolayısıyla en etkin varlıktır. "Birbirilerine açılmış pencereleri olmayan", bu yüzden birbirilerine etkide bulunamayan monadlar arasındaki ilişkiyi, Tanrının bir düzeni olan "önceden kurulmuş uyum" Sağlar. Beden ile ruh ilişkisi de bu uyum içinde gerçekleşir. Beden ile ruh baştan birbirine koşut olarak kurulmuş iki saat gibi işlerler.

Böyle bir metafizikten Leibniz organik nitelikte bir fizik geliştirmiştir. Kendi deyişiyle: "Doğa, içi balıklarla dolu bir havuz gibidir." Gidişi hiç kopmayan bir süreklilik olan doğadaki zorunlu mekanik bağlantı, Tanrının ereği emrinde bir araçtır. Oysa Galilei ile Descartes, doğayı içinde hiç ereksellik bulunmayan zorunlu bir mekanizma diye anlamışlardı. 

Descartes felsefesinin ağırlık merkezi bilgi, varlık gibi kuramsal sorunlar üzerinde toplanmıştır. Ahlâk, devlet, din vb. eylemle ilgili (pratik) sorunları Descartes, kuramsal sorunları gibi sistemli olarak işlememiştir. Örneğin ahlâk konusundaki düşüncelerini mektuplarından öğreniyoruz. Bu düşünceler Stoa ahlâkının izinde yürürler; onun gibi usçudurlar. Erdem, Descartes'a göre, ruhun bedeni yenmesidir. Bunun için de gerçekten değerli olanı açık ve seçik olabilmek ve bunu iyice istemek de gerekir. Kötü, istencin duygulanımlara, başka bir deyişle maddi yönümüze kölece bağlanmasın ileri gelir. (Nitekim yanılma da duyuların getirdiklerini istencin körü körüne doğru saymasından doğar). Öyle ise, gerek kötüden, gerekse yanılmadan ancak aklın açık ve seçik tasarımlarıyla kurtulunabilir; "doğru" ya olduğu gibi, "iyi"ye de aklın bilgisi vardırabilir. Böylece Descartes için ahlâkın da temeli, sistemin çıkış - noktası olan "düşünme" oluyor.

Descartes'daki durumun tam tersine olarak, Hobbes'un felsefesinin baş konusu devlet öğretisidir, bu eylemle ilgili olan (pratik) sorundur. Hobbes, felsefesinin doğalcı materyalist tutumuna uygun olarak devleti yapma bir cisim sayar. Çünkü, ona göre gerçek olan, doğal olan ancak bireydir. Devlet sonradan oluşturulmuş yapma bir kurumdur. Hobbes, devletin (toplumun) kuruluşunu, bu sorunu, belli bir insan anlayışına dayanarak ele alır: İnsan bencil bir yaratıktır: varlığını sürdürme ve geliştirme isteği onun temel güdüsüdür. Bu yüzden de insan dünya nimetleri hep kendisinin olsun ister. Ama bunu herkes istediği için, "herkesin herkesle savaşı" durumu meydana gelir, bu durumda "insan insanın kurdudur".

Bu "doğal hal"dir. İşte, insanın var olmayı ve gelişmeyi isteyen temel güdüsüne aykırı olan bu duruma bir son vermek; yani genel güvenliği sağlamak kaygısıyla, kendi başına "güç kullanma hakkı"nı herkes bir otoriteye aktarır: devlet de böylece kurulmuş olur. Bu da "yurttaşlık hali"dir. Hobbes, hukuk ve ahlâk kavramlarını böylece kurulan devletten türetir: Devletin kuruluş nedeni olan genel güvenliğe yarayan şey "iyi" "haklı"; yaramayan ise "kötü" ve "haksız"dır. Dolayısıyla ahlâk ile hukuk devlet yüzünden var olmuşlardır. Din de belli bir anlamı ancak devlet çerçevesinde kazanır: Yalnız devletin yasal saydığı inanç doğrudur. Devletin ödevini gerektiği gibi yerine getirebilmesi (genel güvenliği sağlaması) için otoritesi eksiksiz ve koşulsuz olacaktır. "Devlet bir dev gibi olmalıdır" diyen Hobbes devlet konusunu işleyen bir yapıtına, Tevrat'ta geçen bir devin adını, Leviathan" adını vermiştir.

Spinoza'nın ahlâk öğretisi de, Hobbes'unki gibi, "kendimizi koruma" içgüdüsünü çıkış noktası olarak alır. İnsanın duygu yaşamını doğalcı - mekanikçi bir anlayışla çözümleyen Spinoza. temel duygu olarak "kendimizi koruma ve geliştirme" duygusunu bulur. Geri kalan bütün duygular bundan çıkarlar. Ahlâkın da temeli bu içgüdüdür, bu duygudur: "İyi" kendimizi koruma ve geliştirme duygusuna uygun olan, "kötü" bu duyguya aykırı olan şeydir. Bağımsız olan, kendinden iyi ya da kötü diye bir şey yoktur.

Spinoza'ya göre, vücut —beden— güçlü olursa gelişir. Ruhun gelişmesi ise düşünme bakımından yetkin olmasına bağlıdır. :Başka bir deyişle: Erdemli ruh, yetkin olan, yani açık ve seçik düşünebilen ruhtur. Açık ve seçik düşünebilme, neyin elde edil meye değer olduğunu gösteren bilgiyi sağlar.

Descartes'ta olduğu gibi Spinoza'da da "etkin" olmak ile "erdemli" olmak arasında sıkı bir ilgi var: Duygulanımlara, tutkulara kendini kaptırmış bir ruh edilgindir; bulanık ve karışık bir durumdadır, sürüklenmektedir; dolayısıyla erdemsizdir. Açık ve seçik bilgiler ise ruhu etkin de, mutlu da kılarlar, özgür de yaparlar; Özgürlük, kendimizi kendimizin belirlemesi olduğuna göre, bu da etkinlik durumunda ve bunu sağlayan düşünce ile, gerçek bilgi ile gerçekleşir. Bundan dolayı insanın ahlak bakımından ödevi, tutkuları düşünce ile yenmektir. İnsanı erdemli yapan, güçlü kılan, özgür eden o gerçek bilgi de, Spinoza için, Tanrı bilgisidir. Bu bilgiye ulaşmış kimse, yalnız Tanrıya bağlanıp onu sevecek, geri kalanları gelip - geçici görünüşler sayacaktır. Tanrıyı birtakım hesaplarla, korkularla değil, körükörüne değil, bilerek, akıl ile sevmek, erdemin doruğudur. Çünkü insanın kendisini geliştirmesi bir doğa yasasıdır. Bu çeşit Tanrı sevgisinde insan tam yetkinliğine ulaşmıştır; böylece de özündeki doğa yasası en yüksek aşamasında gerçekleşmiştir.

Devletin kuruluş nedenini Spinoza, Hobbes'unkine benzeyen bir yaklaşım ile açıklar: İnsanlar tek başlarına, dağınık yaşarlarken, "kendilerini koruma ve geliştirme" isteklerinin, bu temel güdülerinin tehlikelerine karşılaştığını gördüklerinden, aralarında güven ve esenliği sağlamak için anlaşarak, sözleşerek devleti kurmuşlardır. "Yapma" bir kurum olan devletin değeri, kuruluş ereğine uygun olup olmamasıyla ölçülür. Devletin görevi, bireylerin hak ve güç alanlarını, bunların birbirlerini tedirgin etmeyecekleri gibi düzenlemektedir. Bu da en iyi demokraside olur. Bu son düşüncelerinde Hobbes'un karşısında yer alan Spinoza, devlet barışı sağlamak için kurulmuştur diye insanı bir köle durumuna getirmemelidir; tersine, insanın hem bedenini hem de ruhsal yetilerini geliştirebileceği özgür bir ortam oluşturmalıdır, der. Gününde "hoşgörürlük" düşüncesi için savaşanlardan biri olan Spinoza Yeniçağ liberalizminin öncülerindendir.

Leibniz'in de ahlâk öğretisi usçu. Ahlâk bakımından doğru olan ile doğru olmayanın ölçüsü, ona göre de, doğru ve yanlış bilgisidir. Tasarımları bulanık ve karışık olan monad edilgin durumdadır; içgüdülerin kölesidir, özgür değildir. Açık ve seçik bilgileri olan monad ise etkindir, onu güden istençtir; bu durumunda bu monad kendi kendisini belirliyordur, dolayısıyla özgürdür, Ahlakın ereği, ruhun olgunlaşmasıdır, aydınlanmasıdır.

Bir ruh açık- seçik bilgilerle ne kadar aydınlığa kavuşmuşsa, başkalarının iyiliğini de o kadar sevgi ile benimser. Çünkü bu aydınlık ona öteki insanların tasarımlarını iyice kavratır; onlarla birlikte, "Önceden kurulmuş uyum" ilkesine göre, içinde yer almış olduğu bağlantıyı öğretir. Bu öğrenme ne kadar aydınlık ise, monadın bencilliği o kadar azalır; başkalarının iyiliğini istemesi, başkalarına sevgi duyması da o kadar çoğalır.

Leibniz'in hukuk öğretisi de bu ahlâk anlayışının içinde yer alır. Hukuk yalnız insanların dış ilişkilerini düzenleyen bir kurum değildir. Hukukun kökleri ahlâktadır, ahlâksal sevgidedir. Bu sevgi yüzünden insan başkalarının mutluluğunu kendi öz mutluluğu gibi duyar; bu duygu ile başkalarının haklarına el uzatmaz, bunları -çiğnemez. Böyle bir sevgiye de yol gösteren bilgeliktir, eylemlere aklı kılavuz yapmaktır.

Din felsefesinde Leibniz'in dünya görüşü en derli toplu anlatımına varmıştır. Leibniz de "akıl dini" ve "pozitif din" ayrımını yapar. Usçu Leibniz'e göre elbette akıl dini değerce yüksek olanıdır, asıl dindir. Tarihsel olan pozitif dinin dogmaları akıl dinine rasgele eklenmiş olan şeylerdir. Bu yüzden bu dinin örneğin türlü ibadet biçimleri zorunlu değildirler. Oysa akıl dininin inançları "aklın doğruları" içinde yer alırlar, zorunludurlar, karşıtlarını düşünmek çelişkiye götürür. Leibniz'e göre dinde esas olan yalnız Tanrı bilgisi ve sevgisidir.

Leibniz'in Tanrısı monadların sıra düzeninin en üstünde bulunan, dolayısıyla en bilgili, en etkin, en güçlü olan, bütün. evrenin "merkezi monadı"dır, Böyle bir Tanrı anlayışı karşısında: "Bu yetkin Tanrı ile onun bir yaratısı olan şu evrendeki bozukluk, çürümüşlük, suçluluk vb. nasıl uzlaşabilir? Böylesine güçlü bir Tanrı neden bütün bunların içinde bulunmadığı yetkin bir dünya yaratmamıştır" diye sorulabilir. Nitekim daha önce Bayle bu çelişkiye dikkati çekmişti; Leibniz ona karşı, sözü geçen çelişkiyi gidermek, Tanrıyı haklı çıkarmak için yazdığı bir yapıtında, özetle, şöyle düşünür: Eksik olan tek tek monadlara değil de, Tanrının yansısı olan evrenin tümüne bakarsak, bu bütünün yetkisi olduğunu görürüz. Monadların suç ve günahla yüklü olmaları, acı çekmeleri hep eksik olmalarından, yetkin olmayışlarındadır. Bu da da aklın doğruları içinde yer alan "metafizik eksiklik" yüzündendir: Yetkin olmayış evren kavramında zorunlulukla bulunan bir öğedir. İçinde sonlu varlıkların bulunmayacağı bir dünya düşünülemez. Dolayısıyla Tanrı bir evren yaratacaktıysa, bunun sordu, eksik varlıklardan oluşması bir zorunluluktu. Öyle ise, Tanrı evreni yaratırken büsbütün özgür değildi, aklının kurallarına bağlıydı. Ama Tanrı yine de olabilecek en iyi dünyayı yaratmıştır. Kısaca: Tanrı "iyi"yi istemiştir, ama dünyanın böyle eksik ve bozuk olması mantıksal bir zorunluluktu. Tanrıda da akıl istençten daha ağır basmıştır.

KAYNAK

Felsefenin Evrimi; Macit Gökberk; Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları; 1979 

DESCARTES

  Descartes, Yeni çağ biliminin kurucusu, Yeni çağ felsefesinin ilk ve en büyük sistemcisidir. Rasyonalist bir filozof olan Descartes, bilgiyi ancak “Kendini Bilme” de bulabileceğimizi söylemiştir. Ona göre ruhumuzda deneyden önce de yerleşik düşünceler vardır.

  17. yüzyılın en önemli ve neredeyse bir çağ başlatıcısı konumunda olan Descartes’e göre insan düşündüğü için vardır. Ünlü sözü, “Cogito Ergo Sum”“Düşünüyorum Öyleyse Varım” önerisi ile bugün bizim “bilinç”dediğimiz şeyi anlatmak istemiştir. Yani bilincimizi bilmemiz en sağlam doğrudur. Çünkü, insanın kendi bilincini doğrudan doğruya yaşaması olgusu, en sağlam bilgi ve temel doğrudur.

  Bununla Descartes şunu da söylemek istiyor; 
  
Her bilgide bir içeriğin bilinci saklıdır; bu içerik de başka bir şeyin, bilincimizin dışında bulunan bir şeyin işaretidir. Bilincin dışında bulunan obje de Tanrı’dır. En yetkin varlık olan Tanrı kavramı bize nereden gelmiş olabilir? Biz bu düşünceyi kendimiz yaratmış olamayız, biz eksik ve sınırlıyız. Sonsuz ve en yetkin varlık düşüncesini nasıl kendimizden yaratabiliriz? Bu da olmayınca geriye ancak şu kalır; Tanrı düşüncesi ruhumuza sonsuzluktan yani Tanrı’nın kendisi tarafından yerleştirilmiştir.

  Descartes’e göre ruhun özü, öz niteliği düşünme yani geniş anlamıyla bilinç idi. Yalnız bir filozof değil, aynı zamandadöneminin  en iyi matematikçisi, olan Descartes çalışmaları ve felsefesi ile bir çağa imza atmış çok önemli bir düşünürdür.

LEIBNIZ

  Yalnız bir filozof değil aynı zamanda matematikçi, doğa bilgini, tarihçi, filolog, hukukçu ve teolog da olan Leibniz, yöntem anlayışında, 17 YY. felsefesi içinde Descartes okulunun yolunda yürüyen bir düşünürdür. 
  Leibniz felsefeye ünlü 
"Monad" kavramını getiren filozoftur. Leibniz ’e göre Monad kavramı ilkin ruhumuzun derinliklerinde saklıdırlar sanki uykudadırlar, zamanla uyandırılıp yalnız yukarıya çıkarılırlar. Ruhumuzun derinliklerinde yalnız kavramlar, düşünceler değil birtakım ilkeler ile doğrular da saklıdır. Ruh yalın bir tözdür. Dolayısıyla ruh ölümsüzdür.

   17 YY. felsefesinin başlıca sorunlarından biri olan töz sorunu Leibniz felsefesinin de başlıca sorunlarından biridir. Onun felsefesinde tözler tam bir bağımsızlığa eriştikten sonra etkin olacaklardır. Tözler, etkin kuvvetlerdir. Buradaki kuvvet maddi olmayan bir kuvvettir. Tözler kuvvettir ama maddi olmayan  varlıklardır. Ve sonsuz sayıda tözlerin her biri artık bölünemez olan bir birliktir. Onun için Leibniz tözü Monad (Monade) diye adlandırır. (Grekçe Monas; bir olan, birlik anlamına gelir)

  Maddi değil de, ruhlu olan bu “birlikte” Monad 'lar arasında bir bağlantı vardır. Bu bağlantı Leibniz’ e göre, Monadın özünde saklıdır. Her Monad kendine göre evrenin bütününü kendisinde taşır; bir Monad evrenin bir aynasıdır, bundan dolayı birey ile bütün arasında bir bağlantı kurulur. Her Monadın özünde öteki Monad' ların her biri temsil edilmektedir; her Monad ta bütün öteki Monad' ların çokluğu kapsanmıştır; bu yüzden Monad, özü bakımından, çokluk içinde birliktir.
 
 Çokluğun birlik haline gelmesini sağlayan tasarımlardır. Tasarımda her biri kendi içine kapalı olan ayrı ayrı Monad ların ortaklaşa bir temel özelliğidir. Monad' lar tasarımlayan kuvvetlerdir ve tasarımlarının konusu da evrendir.

  Leibniz Monad öğretisiyle ruhun ölümsüzlüğünü savunmuş olan spiritüel bir filozoftur. 20 YY. da onun Monad teorisini ünlü fizikçi, bilim adamı  ve neognostik olan Jean E. Charon’un  Eon teorisi ( Eon-Jean E. Charon RM Yayınları) ile yeniden gündeme getirecektir ve Eon’ların bölünmez bütünlüğü teorisi akıllara bunu ilk kez söyleyen ünlü filozofu getirecektir. Leibniz bir anlamda da günümüz holistik anlayışının, kuantum teorilerinin felsefi ve spiritüel yorumlarında anlatmak istenen evrensel birlik ve teklik ilkesinin, batı felsefe tarihi içindeki ilk temellendiricisi, ilk fark edenidir de diyebiliriz.

MALEBRANCHE

"I will not take you into a strange country, but I will perhaps teach you that you are a stranger in your own country."    Nicholas Malebranche

Malebranche 17.YY' da yaşamış, Descartes’ten sonra Fransa’nın en büyük filozofudur. Malebranche’ nin felsefesinde çıkış noktası Descartes’ in töz anlayışıdır. O da bu kavramın güçlüğünü Occasionalist(Occasionalist düşünce şöyle der: Tanrı, bedenimdeki uyarma dolayısıyla ruhumda bir tasarım meydana getirir; bir isteme vesilesi ile bedenimde bir hareket yaratır. Ruh ile beden arasındaki ilgiyi böyle tanımlayan görüşe, occasionalist bu görüşü benimseyenlere de occasionalistler denir.) bir görüşle ifade etmiştir. 
 
 Malebranche’ye göre; ruhi töz ile maddi tözün birbiri üzerinde bir etkileri olamaz; büsbütün ayrı yapıları olan iki töz arasında bir bağ kuran, Tanrı’nın aracılığıdır. Sonlu tözler, ne ruh ne de cisim etkin değildirler; bütün etkinliğin tek nedeni sonsuz tözdür, Tanrı’dır. Ruh da bağımsız bir töz değildir, ruhta da olup bitenler ancak “vesile nedenler” dir.

  Bir cisim kendisine çarpan bir başka cisim yüzünden harekete geçiyorsa, buradaki hareketin nedeni çarpan cisim değildir. Bu cisimlerin çarpışıp bu arada hareketin birinden ötekine aktarılması, oluşan her şey, bütün hareketlerin gerçek nedeni olan Tanrı’ nın istencini gerçekleştirmede yalnız bir nedendir. İnsan ruhu içinde durum böyledir; Tanrı’nın etkisi olmadan insan ruhu ne algılayabilir, ne de isteyebilir. Çünkü, Tanrı’da bir “ ideal cisimler dünyası ”vardır. İdeal cisimler, reel cisimlerin asılları, örnekleridir. Tanrı reel cisimleri bu ideal cisimlerin örneklerine göre yaratmıştır. Bu düşünce Augustinus üzerinden geçerek gelen Yeni-Platonculuğun etkisidir. Şimdi bizim bildiklerimiz reel nesnelerin kendileri olmayıp, Tanrı’nın ruhundaki bu idelerdir.

  Malebranche ’ın felsefesi, Augustinus ile Descartes’ın felsefelerini kaynaştırmaktan oluşmuştur. Bu iki felsefe“Tanrı’yı Bilmekle”, “İnsanın Kendisini Bilmesi” ni bu iki bilgi çeşidini sıkı sıkıya birbirine bağlar.

  Birbirlerine birçok bakımdan karşıt da olan rasyonalizm ile mistisizmi aynı sistem içinde bağdaştırma denemesi Malebranche’da bitmeyecek, onun çağdaşlarında ve kendisinden sonrakilerde de sürüp gidecektir. Bu deneme özellikle 17. YY'ın büyük düşünürlerinden Spinoza ’da en yüksek noktasına erişecektir.

SPİNOZA

  Spinoza ’nın bütün yaşam ve düşüncesini yöneten temel güdü, Tanrı Sevgisi ve mistik düşüncedir.Malebranche her şeyi Tanrı’da gören panentheist bir görüşe sahipti. Spinoza’nın felsefe sistemi ise tam anlamıyla pantheist bir felsefedir. (Tanrı ile evreni bir, aynı ve özdeş kabul eden görüştür. Panteizm, anlam olarak tüm tanrıcılık demektir. Panteizme göre Tanrı'nın evrenden ayrı ve bağımsız bir varlığı yoktur. Tanrı doğada, nesnelerde, insan dünyasında vardır. Her şey Tanrı'dır.)

  Onun öğretisi her şeyde Tanrı’yı bulur; evren Tanrı ile doludur; evren Tanrı’nın kendisidir. Oysa Malebranche ’e  göre evren Tanrı idi. 
  Spinoza bu felsefi görüşünde şöyle bir ön teze dayanır; 
Bütün varolanları Tanrı, belli ve değişmez bir düzene göre, kendi özünden türetmiştir; kökleri Tanrı’da olan bütün bu nesnelerin ideleri de olacaktır; dolayısıyla Tanrı kavramını bilince bu kavramın kapsadığı bütün öteki ideleri de, bunların birbirine olan bağıntılarını da bilmiş oluruz.

  Spinoza, “Düşünüyorum, öyle ise varım” önermesine bir çözümleme ile varmıştı. Descartes gibi önce kendi varlığımızı bulup, bunun içinde Tanrı kavramını aramamıştır; doğrudan doğruya Tanrı idesini mutlak, değişmez bir çıkış noktası diye baştan kabul ederek, felsefi sistemini oluşturmuştur.
  Ona göre, Tanrı’nın yapıtı kendisinden ayrı bir şey değildir. Tanrı kendi kendisinin nedeni olduğu gibi, varolanların da nedenidir. Nesnelerin içindedir, dışında değildir. Tanrı ile görünüşleri arasında ancak şöyle bir ayırım vardır: Tanrı
“yaratan doğa”, görünüşler ise “yaratılmış doğa”dır.

  Spinoza Tanrı’yı biricik töz ve bütün fenomenlerin içinde bulunan neden yapmakla, “Tanrı” ile “Evren” arasındaki başkalığı kaldırmış oluyordu. Tanrı ile evren aynı şeylerdi; Tanrı, kendi yapıtı olan evrenin içindedir, onun kendisidir. Evren, Tanrısal Öz’ün kendisini geliştirmesidir. Madde ile ruhu aynı bir varlığa iki görünüş biçimi olarak anlamakla da, Spinoza Descartes’in töz dualizmini aşmış oluyordu. Artık ruh ile cisim iki ayrı töz değildir, aynı bir tözün özünde birleşmektedirler.

  Her nesne, başka bir nesnenin; her olay başka bir olayın zorunlu bir sonucudur, Böylece bütün nesneler sonsuz bir bağlantı içinde yer alırlar; bu bağlantı kesintisizdir, aralıksızdır. Bundan dolayı evren içinde rastlantı olamaz.

  Spinoza’ya göre, düşünce, ruh içindeki olaylarda, oluşlarında sıkı bir zorunluluğa bağlıdırlar. Ruhta olup bitenler de matematik bir zorunlulukla birbirinden çıkarlar.
  Burada da hiçbir olay, bir tasarım ya da istençli bir karar yoktur ki, kendisinden önceki bir olay tarafından belirlenmemiş olsun, çünkü gerçek dünyanın düzeniyle, ideal dünyanın düzeni birdirler, bu yüzden de ruh ile bedenin görünürde birbirleri üzerinde etkileri vardır. Ruh ve beden, zorunlu olan oluşlarında birbirlerini her an karşılarlar ve her an birbirlerine paralel bulunurlar.

HEGEL

  Hegel’de Alman idealizmi en yüksek olgunluğa erişir. Hegel’in felsefesi, bir sistem olarak, olgunluk ve büyüklüğü yönünden, Spinoza’nın sistemi yanında bütün felsefe tarihinde biriciktir denilebilir.
  Hegel’e göre, düşünce gibi varlık da diyalektik olarak gelişen bir süreçtir. Varlık (evren) bir ilkenin, bir ilk temelin kendisini açması, belli bir ereğe doğru gelişmesidir. Bütün varolanların, bütün varlık çeşitlerinin arkasında ve temelinde bulunan bu ilkeye, yerine göre “İdea”“akıl”“söz” ya da “tin” (ruh) dir. Adlarından da anlaşılacağı gibi bu ilke manevi niteliktedir. Evren içinde, daha doğrusu evren olarak gelişen “ide”nin ereği, sonunda kendi kendisini bulması, kendisinin bilinç ve özgürlüğüne erişmesidir.

  Hegel, diyalektik’i evrensel bir yöntem yapar; ona göre diyalektik, hem düşünmenin, hem de yalnız doğanın değil bütün varlığın gelişme biçimidir. Düşünmede, varlık da hep karşıtların içinden geçerek, karşıtları uzlaştırarak gelişirler. Ancak varılan her uzlaşmada yeniden çözülmesi gereken yeni bir karşıtlık gizli olduğundan, diyalektik hareket, düşüncenin varlığı bir bütün olarak kavramasına, varlığın evrensel bilince erişip özgürlüğünü elde etmesine kadar sürüp gider.

http://www.astroset.com/yasam/filosofia/f16.htm



Paylaş |                                         Yorum Yaz - Arşiv   
9107 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
3

1
2

*