• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Egitimpusulasi.net
Kitaplarım
Photo Flipbook Slideshow Maker
Site Menüsü
Site Haritası
Bu sayfada üyelere özel yazılar bulunuyor. üye girişi yaparak bu yazıları görüntüleyebilirsiniz.

Burayı tıklayarak üye girişi yapabilirsiniz.
Burayı tıklayarak üye olabilirsiniz.

2013 Ygs - Lys sunusunu indirmek için aşağıdaki linki tıklayınız.

 

( Aşağıdaki linke tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)


Bu sunuyu bize göndern Sevgi Menteş Hanıma teşekkür ederiz.


2013 Ygs - Lys Sunusu





0 Yorum - Yorum Yaz

Ygs ve Lys’ye hazırlanırken iyi bir başlangıç yapmak çok önemli

Ygs ve Lys sınavlarına girecek öğrencilerin, bu sınavlara hazırlanırken iyi bir başlangıç yapmaları onların motivasyonu açısından büyük bir önem taşımaktadır.

Disiplinli ve istikrarlı bir tempoyla derslerine çalışan öğrenciler bir süre sonra emeklerinin karşılığını alırken, çalışmayı sürekli erteleyen ve bu anlamda iyi bir başlangıç yapamayan öğrenciler de strese girerler.

Bu bağlamda üniversiteye hazırlanan öğrencilerin aşağıdaki hususlara dikkat etmesi yararlı olacaktır:
1.     Öncelikle bir hedef belirlemelisiniz.  Hangi üniversiteyi ve hangi bölümü kazanmak istediğinize karar vermeli bu hedefinize ulaşmak için de hangi testten kaçar net yapmanız gerektiğini öğrenmelisiniz. Bu durum çalışma iştiyakınızı arttıracaktır
2.     Mutlaka bir ders çalışma programınız olmalı. En ideal ders çalışma programı “haftalık” olandır. Programınızı hazırlarken de abartıya kaçmamanız ve yükün altında ezilmemeniz çok önemlidir.
3.     Ağırlıklı olarak Ygs’ye çalışmakla birlikte, Ygs ile Lys hazırlığı birlikte götürmelisiniz. “Ygs’den sonra Lys’ye çalışırım” düşüncesi çok risklidir. Zira Ygs’den sonraki sürenin kısalığının yanı sıra Ygs’den sonra çoğu öğrencinin yaşadığı “boşluk duygusu”  bu düşüncenin yanlışlığını ortaya koymaktadır.
4.     Konu bitirmek temel prensibiniz olmalıdır. “Konular yetişmeyecek” diyerek paniklememeli ve konuları sindirerek geçmelisiniz. Asla konuları yarım – yamalak geçmemeli ve prensip olarak bir konuyu en az %80 oranında anladıktan sonra diğerlerine geçmelisiniz. Yarım – yamalak altı konu çalışmaktansa özümseyerek 3 konu bitirmeniz daha yararlıdır.
5.     Konuları hakkıyla anlamak için bol soru çözmelisiniz. Fakat soru çözerken de sadece basit sorulardan oluşan testleri çözmekle yetinmemelisiniz. Mutlaka çalıştığınız konuyla ilgili zor soruları da çözün ki sınavda gelebilecek zor sorulara karşı hazırlıklı olabilesiniz.
6.     Bir günde en fazla iki derse çalışınız. İkiden fazla derse yüklenmeniz, konulara yüzeysel çalışmanıza sebep olur. Bu da en verimsiz çalışma stillerindendir.
7.     Ders çalışmaya uzun süre ara vermemelisiniz. Üniversiteye hazırlık sürecinde ders çalışmaktan “soğumamanız” çok önemlidir. Çünkü derslerden soğumanız sizi “sınav havasından” uzaklaştıracağı gibi motivasyonunuzu da olumsuz yönde etkileyecektir.
8.     Zor konulara çalışırken moralinizi bozmamalısınız. Bunun için öğretmenlerinizden destek almanız ve konuların püf noktalarını öğrenmeniz yararlı olacaktır.
9.     Kendinizi arkadaşlarınızla kıyaslamayın. Bu durum sizi motive etmeyeceği gibi moralinizin de iyice bozulmasına sebep olacaktır.
10.   Geçmişe saplanıp kalmamalısınız. Önceki yıllarda çok iyi ders çalışmamış olsanız dahi, yine de “bir yılın üniversite hazırlık için çok uzun bir zaman olduğunu” bilmelisiniz. 12.sınıfta çok iyi çalışıp üst düzey üniversiteler kazanan birçok öğrencinin olduğunu unutmamalısınız.
11.   Bir süre çalıştıktan sonra hemen netlerinizin fırlamasını beklememelisiniz. Netlerinizin belli bir seviyeye gelmesi için epeyce bir konu bitirmeniz ve bu konular arasında da bilgi transferi yapabilecek duruma gelmeniz gerekir. Bunun için de çalışmaya ara vermemeli ve gereken sabrı göstermelisiniz. 
 Akın YILDIRIM 
 Özel Toros Akdeniz Lisesi  - Rehber Öğretmeni 

Ygs ve Lys Hazırlık Yazıları




0 Yorum - Yorum Yaz

Çocuklarımıza karşı vazifelerimiz


Terbiye ortamı hazırlama Çocuklarımızın mükemmel yetiştirilebilmesi için ortamın da mükemmel olması şarttır. Evet, her çocuk ortama göre şekillenir ve bir manada o, ortamın çocuğu sayılır.
Unsurların başında yuva gelir. İkinci olarak mektep, üçüncü olarak arkadaş ve dost çevresi ve dördüncü olarak da ders ve mütalâa arkadaşlığı gelir.

Siz çocuğun gezip-tozacağı ortamları iyi belirleyememiş, onun insiyaklarını bu istikamette geliştirememiş iseniz, çocuğunuzun bir gün mutlaka herhangi bir virüs kapması kaçınılmazdır.

Evet, bu çocuk, ortam bozuk olduğu takdirde bir gün kat'iyen bozulacaktır. Onun için vasatı, hanenizden başlamak suretiyle, yolun her menzilinde ve hayatın her ünitesinde çocuğunuzun mükemmel yetişmesine müsait hâle getirmelisiniz; çünkü olan olduktan sonra zamanı geriye işletip durumu düzeltmemiz mümkün değildir.

Haram lokma yedirmeme

Çocuğun, anne karnındaki teşekkülünün ilk döneminden başlayarak onun helâl ve meşru rızıkla beslenmesi de fevkalâde önemlidir.

Damarlarınızdaki bir parça haram ya da şu veya bu şekilde elde ettiğiniz şüpheli bir nesne o çocuğun muvakkat veya müebbet kayma sebeplerinden biri olabilir.

Kem nazarlara karşı koruma

Çocuk dünyaya geldikten sonra, gıdasına, bakımına, görümüne dikkat ettiğimiz gibi, onun kem ve hain nazarlardan korunması da çok önemlidir.

Meselâ, duyguları kirli, düşünceleri kirli, tavırları kirli, sözleri kirli, mücrim ve günahkâr gözlerin ifraz ettiği şerarelerle, o çocuğun ince bir kısım duygularının dumura uğrayabileceği mutlaka hesaba katılmalıdır.

Aile ortamını düzenleme

Çocuk daha iki-üç yaşındayken ağzından çıkan ilk sözün tabii olanı 'anne-baba', iradisi de 'Allah' olmalıdır. Çünkü Allah Evvel'dir, Allah Ezelî'dir, Allah Ebedî'dir.

Sonra bu esaslı atkı üzerine diğer şeyler bina edilecek, yaşına ve idrak ufkuna göre vatan, toprak, bayrak, hürriyet, istiklâl vb. terimler de bunun etrafında örgülenecektir.

Şayet, çocuk ilköğretimde okuyorsa ona göre malumat verilecek. Lisede okuyor, felsefe ve sosyal bilimler, içtimai bilimlerle iştigal ediyorsa, o seviyenin malzeme ve materyaliyle takviye edilecektir.

Bir evde, Allah denilip rükûa ve secdeye gidiliyor, Allah denildiğinde ayakların bağı çözülüyorsa çocuğun ilk kelimesinin 'Allah' olması da kolaylaşacaktır. Çünkü böyle bir evde her şey yörüngesinde sayılır.

Muhabbetin dozunu ayarlama

Cenâb-ı Hak, bir çocuk ihsan edince, bütün kalbimizle ve sınırsız bir muhabbetle ona yönelerek -hâşâ ve kellâ- Allah'ı sevme ölçüsünde bir alâka ifratına da girmemeliyiz.

Allah nazarında bu, bir nevi şirk sayılabilir. Evet, doğrudan doğruya evlât sevgisine dalıp Allah'ı unutmanın büyük bir yanlış olduğu şüphesizdir. Ayrıca, bir yönüyle çocuğa karşı sizi böyle hesapsız hareketlere sevk edecek derecede bir sevgi de zararlıdır.

İşte Allah nezdinde yasaklanan sevgi de bu olsa gerek. Allah'a karşı göstereceğiniz muhabbeti, herhangi bir fâniye tevcih ettiğinizde o sevgi bazen gayretullaha dokunabilir.

Evet, şu hususlardan ötürü sevgide i'tidal çok önemlidir:

Gönüllerin sultanı Allah (cc)'tır. Gönülde O'nun muhabbetinin yerini hiçbir muhabbet almamalıdır.

Kat'iyen bilmeliyiz ki bu yavru, Allah'ın bize bir emanetidir. Bizim o yavruya duyduğumuz sevgi ve alâka, o emanetin bakım ve görümü için verilmiş bir avans ve bir teşvik primidir. Evet, sizin o yavruya karşı sevginiz, sadece Rahman ve Rahîm olan Allah'ın bir hediyesidir ve Allah'ın size tevdi ettiği o emanete kusursuz bakmanız için verilmiştir.

Güzel örnek olma

Yetiştirme durumunda olduğumuz çocuklarımıza karşı duygularımız, düşüncelerimiz, sözlerimiz, kalbî hayatımız, davranışlarımız hep örnek olma hedefine bağlanmalıdır.

Evet, onların mükemmel şekilde yetişmesini istiyorsak, bu hususa fevkalâde dikkat etmek zorundayız. Meselâ, onların namaz kılmalarını arzu ediyorsak, namazı gözlerinin önünde kemâl-i ihtimam ile eda etmeli, Allah'a karşı edebin sınırları konusunda tavrımızı ortaya koymalıyız.

Hep doğru söylemeli ve yalandan uzak olmalıyız. Onların uygunsuz söz söylemelerini arzu etmiyorsak, o evin içinde, uygunsuz hiçbir söz söylenmemeli ve onların hafıza lûgatlarına uygunsuz kelimeler kat'iyen yazılmamalıdır.

Kur'ân-ı Kerim okumalarını, Kur'ân'ın hakikatlerine aşina olmalarını istiyorsak, o evin içinde sabah akşam, hem de onların duyacağı şekilde Kur'ân müzakere etmeli, Kur'ân'ın o muallâ mevkiine ihtiram göstermeliyiz ki, onları çelişkiye itmeyelim.

Çocuklara kadirşinaslık hissi ve Allah sevgisi kazandırma

Bilindiği üzere çocuk, belli bir seviyeye kadar ibadet ü taatle mükellef değildir. Binaenaleyh o, bu dönemde namazında, orucunda ve sair dinî vecibelerinde yaptığı kusurlardan ötürü tedip edilmez; edilmemeli ve hele asla itap görmemelidir.

Ancak, şu da bilinmelidir ki, henüz mükellef olmadığı bu devrede, ona anlattığımız şeylerin hiçbirisi, ömür boyu onun hatırından, kafasından, kalbinden çıkmayacaktır. Onlara karşı kadirşinaslığımız da bu ölçüde pekiştirilmesi gereken bir husustur.

Evet, çocuklarımızın kadirşinas olmalarına dikkat etmemiz çok önemlidir. Onlar, kendilerine gelen ihsanları bilmeli, nimet karşısında Allah'a da, insanlara da mutlaka teşekkür etmelidirler.

Kadirşinaslık hissi, sonraları daha da derinleşerek Allah'ın (cc) nimetleri karşısında O'nu, hep hamd ü sena eden biri ve insanlardan gördüğü iyilikler karşısında da müteşekkir biri hâline getirecektir.

1 - Çocuklarımızın mükemmel yetiştirilebilmesi için ortamın da mükemmel olması şarttır. Evet, her çocuk ortama göre şekillenir ve bir manada o, ortamın çocuğu sayılır.

2 - Bir evde, Allah denilip rükûa ve secdeye gidiliyorsa, çocuğun ilk kelimesinin 'Allah' olması da kolaylaşacaktır. Çünkü böyle bir evde her şey yörüngesinde sayılır.

ZAMAN

Çocuk Eğitimi  --  Anasayfa  

 




0 Yorum - Yorum Yaz

Öğrenci, az çalışmayla çok başarıyı nasıl elde eder?

Bazı arkadaşlarının az bir çalışmayla başarılı olabildiğini gören öğrenciler, kendilerinin niçin çok çalışmak zorunda kaldığını anlayamıyor. Hâlbuki bu farkı eğitim döneminin başındaki bilinçli çalışma ve "öğrenmeyi öğrenmiş olma" oluşturuyor. Bunun için de motivasyon ve neyi, niçin öğrendiğini kavramak gerekiyor.

Okullar açıldı, dersler başladı. Her öğrenci ve velisi, başarılı bir ders yılı hayal ederek seneye başlıyor. Bununla beraber öğrencilerin çoğu istekli başladıkları ders yılını büyük ölçüde hayal kırıklığı ile bitiriyor.

Buna yol açan nedenler ise yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Başlangıçta düzgün olan yazılar bozulmaya, defterler kırışmaya başlıyor.

Okula geç kalmak, derste dikkati verememek, tekrarları zamanında yapamamak, ödevleri unutmak, daha sonra yazılı tarihlerini karıştırmayı, öğretmenlerle iletişim sorunlarını ve sonuçta da başarı düşüklüğünü getiriyor.

Sadece veliler değil, aslında öğrencilerin büyük çoğunluğu da kendi ders başarılarını yeterli bulmuyor ve daha çok çalışabilseler daha çok başarılı olacaklarına inanıyorlar.

Her öğrencinin başarılı olduğu dersler farklı olabilir. Belli derslerden başarılı olup diğerlerinde olamayan öğrenciler de var. Bazı öğrenciler, öğretmenini sevdikleri derslere daha çok çalışırken bazı öğrenciler de ilgili oldukları derslere daha çok çalışmayı tercih ediyor.

Bazı öğrenciler ise az bir çalışmayla da başarılı olabiliyor. Bunu gören diğer öğrenciler ise kendilerinin niçin daha çok çalışmak zorunda kaldıklarını anlayamıyorlar. Hâlbuki başlangıçtaki bilinçli çalışma sonucunda daha sonra daha az çalışılarak başarı yakalanabiliyor.

Bunun için öğrencinin daha küçük yaştan itibaren "öğrenmeyi öğrenmesi" gerekiyor. Bu da öğrencinin farklı konulara ilgisi, merak duygusu taşıması, öğrendikleri üzerinde düşünmesi ve anlamak istediği konuda eksikliğini fark ederek eksik bilgilerini tamamlaması yani derse motivasyonuyla mümkün.

İyi bir motivasyon için yeteneklerinin farkında ol!

Öğrencinin uyku, beslenme gibi temel alışkanlıkları yeterince kazanmış olması, fiziksel şartların sağlanmış olması, aile içi problemlerin ciddi boyutlarda olmaması, sağlığın yerinde olması da iyi bir motivasyonun temel şartlarındandır.

Öğrencinin öğrenmeyi sevmesi ve merakı, öğrendiği şeylerin aklında kalmasını kolaylaştırıyor. Geçmiş bilgileri dersten önce gözden geçirerek eksiklerini tamamlaması, öğrenmeye hazır olmasını sağlıyor.

Derste işlenen konulara ilgili, öğrenmeye meraklı öğrenci, başarıyı olumsuz olarak etkileyen faktörlerden daha az etkileniyor.

Öğrenmeyi öğrenmek hedef sahibi olmayı kolaylaştırırken öğrencinin bir hedefinin olması da öğrenmeyi kolaylaştırıyor. Öğrenmenin kendinden zevk alan çocuk, hedef sahibi olmazsa dikkatinin farklı alanlara dağılmasıyla başarı düşebiliyor.

Ulaşabileceği bir hedefe sahip olması için öğrenci, kapasitesinin ve yeteneklerinin fakında olmalıdır.

Öğrenciler, nasihat ve eksikliklerinin söylenmesi kadar hatta daha çok anne-baba ve öğretmenleri tarafından bireysel özelliklerinin keşfedilmesi ve bu özelliklerini nasıl değerlendireceklerine dair güzel örnek görmeleriyle hedef sahibi olabiliyorlar.

Öğrenci, duygu ve düşüncelerini, sıkıntılarını ifade etme fırsatı bulduğunda ise kendisini daha iyi tanıyıp tanıtabilmektedir. Öğrenci, hedef sahibi olunca öğrenme ilgi ve isteği de daha çok oluyor.

Hedefin belirlenmesinde, gaye oluşumunda etkili olan nedenler yine kişiye özel. Bazen önemli bir hayat olayı, hatta yaşanılan bir travma bir yakının hastalığı, kaybı hedefe kapı aralıyor.

Bazen de güzel bir örnek, bir yeteneğin keşfedilmesi, bir büyük tarafından bir alanda görülen takdir ve destek, ulaşılmak istenen hedefi oluşturarak kişinin öğrenmeyi öğrenmesini kolaylaştırıyor.

Azmetmek ve çalışmakla birçok zorluğun üstesinden gelebildiğini iyi kavramış olan öğrencinin, yaşadığı zorluklara rağmen gayesine ulaşan kişilerle de ilgili güzel örnekler görme fırsatı olduğunda zaman zaman hissetmesi doğal olan yılgınlığı azalmakta, çalışma isteği ise artmaktadır.

Hedefe giden yolda ödevleri zamanında yapmak, yeni konuları tekrarlamak, çok sayıda benzer soruları cevaplamak, sınav tarihlerinden önce zamanında çalışmak gibi süreçleri ihmal etmeden isteyerek öğrenmek ise başarıyı getirmektedir.

Ygs - Lys Yazıları




0 Yorum - Yorum Yaz

PROF. DR. ORHAN DOĞAN, ŞİZOFRENİK BOZUKLUKLARI 500 SORU – 500 YANIT EL KİTABINDA ANLATTI…

SORU: Katatonik taşkınlık nedir?
YANIT:
 Motor etkinlikte ani bir artışı, uyaranlara abartılı tepki vermeyi, ajite bir durumu, kimi zaman öfke ya da saldırganlığı, yıkıcı olmayı kapsar. Katatonik taşkınlık sonrasında hasta güçsüz düşer ve donakalıma geçme eğilimindedir.

SORU: Olumsuz tutum (negativism) nedir?
YANIT
: Hastanın işbirliğine yanaşmamasını, en basit ve mantıklı isteklere bile uymamasını gösterir.

SORU: Manyerizm (mannerism) nedir?
YANIT
: Bir beden parçasını içine alan yineleyici davranışlardır. Garip yüz ve göz hareketleri sıktır.

SORU: Grimas (grimacing) nedir?
YANIT
: Ortaya konan etkinlikle ve toplumsal durumla uyumlu olmayan yüz hareketleri/buruşturmadır.

SORU: Stereotipi (stereotypy) nedir?
YANIT:
 Görünür açık bir anlamı olmayan kalıplaşmış, yineleyici el, kol, beden hareketleridir. Daha çok kronik hastalarda görülür.

SORU: Ekopraksi (echopraxia) nedir?
YANIT
: Hastanın karşısındakinin davranışlarını yinelemesidir.

SORU: Otomatizma (automatism) nedir?
YANIT
: Hastanın verilen komutlara ya da söylenenlere, sonuçlarını düşünmeden uymasıdır.

SORU: Şizofreni hastalarında dürtü kontrol bozukluğu nasıl görülür?
YANIT
: Hastanın, istekleri reddedildiğinde ya da bir stresörle karşılaştığında ani, içsel dürtülerine göre ve sonuçlarını düşünmeden davranmasıdır. Düş kırık-lığına uğramaktan öfkelenmeye, küfretmeye, tehdit etmeye, fiziksel saldırgan-lığa/yıkıcılığa, yaralamaya/öldürmeye kadar değişik biçimlerde görülebilir.

SORU: İçe kapanma (autism) nedir?
YANI
T: Hastanın, gerçek dış dünyayı bir kenara itip kendi gereksinmelerine ve düşüncelerine uygun bir iç dünya yaratması ve bu iç dünyasında yaşaması durumudur. İçe kapanma durumunda hasta dış dünyayla ilişkisiz gibi, bir köşede kendi halinde, sessiz görünebilir. Ancak bu görünüşün altında çok renkli, canlı bir iç dünya yatabilir.

SORU: Şizofreni hastalarında yaygın olarak görülen genel davranışsal bozukluklar nelerdir?
YANIT:
 Bu hastalar dağınık, pis, kendilerine bakımları yetersiz, kötü giyimli, bir işte sebat etmeyen, garip davranışlarda bulunan kişiler olarak görülebilir. Örne-ğin, burun karıştırma, tükürme, garip cinsel davranışlar, başkalarının yanında masturbasyon yapma, çırılçıplak soyunma görülebilir. Bu hastalarda toplumsal ilgilerde azalmayla birlikte toplumsal çekilme de görülebilir.

SORU: Şizofreni hastalarında görülebilen fiziksel belirtiler nelerdir?
YANIT:
 Bu hastalarda bilinen bir başka hastalık yoksa, fizik muayene bulguları normal sınırlar içindedir. Ancak uyku, iştah, cinsel işlev bozuklukları görülebilir.

SORU: Şizofreni hastalarında görülen uyku bozuklukları nelerdir?
YANIT:
 Bu hastalarda uykusuzluk, çok uyuma, uyumaya eğilim, ya da uyku-uyanıklık döngüsünde bozukluk görülebilir. Uykuya eğilim bazı ilaçların yan etki-sine bağlı olabilir.

SORU: Şizofreni hastalarında görülen iştah bozuklukları nelerdir?
YANIT:
 Bu hastalarda iştahta azalma ve zayıflama, iştahta artma ve kilo alma görülebilir. İştah artışı ve kilo alma ilaçların yan etkisine bağlı olabilir.

SORU: Şizofreni hastalarda görülen cinsel işlev bozuklukları nelerdir?
YANIT:
 Bu hastalarda uygunsuz biçimde ve çok masturbasyon yapma, cinsel istekte azalma ve cinsel güçsüzlük görülebilir. Son iki belirti bazı ilaçların yan etkileri olarak da görülebilir.

SORU: Şizofreni hastalarında görülen diğer belirtiler nelerdir?
YANIT:
 Bu başlık altında yukarıda söz edilmeyen fakat şizofreni hastalarında görülen belirtiler ve özellikler gözler geçirilecektir: Gerçeği değerlendirme yetisi, yargılama ve içgörü, depresyon, intihar, saldırganlık/öldürme, evsizlik, hasta-ların güvenilirliği, doğurganlık oranı, psikolojik testler, nöropsikolojik testler, yansıtmalı testler, nörolojik belirtiler, madde kötüye kullanımı ele alınacaktır.

SORU: Gerçeği değerlendirme yetisi (reality testing) nedir?
YANIT
: Kişinin neyin gerçek, neyin düş; ya da neyin dış dünyayla ilgili neyin kendi iç dünyasıyla ilgili olduğunu ayırt etme yetisidir.

SORU: Şizofrenik hastalarda gerçeği değerlendirme yetisi nasıldır?
YANIT
: Bu hastalarda gerçeği değerlendirme yetisi bozuktur. Zihinsel gerçekler dış dünyanın gerçeklerinin yerini alır, aralarındaki ayrım yapılamaz. Bu yetinin bozukluğu şizofrenik bozukluklara özgü değildir, tüm psikozlar için geçerlidir.

SORU: Şizofreni hastalarında yargılama (judgement) ve içgörü (insight) nasıldır?
YANIT:
 Şizofreni hastalarının ruhsal durumlarının farkında olmaları ve durumla-rını değerlendirmeleri yetersiz ya da bozuktur. Bu durum hastalığının olabile-ceğini fakat durumunun ciddiyetini anlamamaktan, hasta olmadığına inanmaya ya da şiddetli bir yadsımaya kadar değişebilir. Gerçeği değerlendirme yetisinin bozuk olmasıyla da ilgilidir.

SORU: Şizofreni hastalarında depresyon/depresif belirtiler görülebilir mi?
YANIT
: Şizofreni hastalarında depresif belirtiler ya da depresyon görülebilir. Herhangi bir zamanda şizofrenik hastaların %25′inde depresif belirtiler ortaya çıkmaktadır. Depresif belirtiler bazı klasik antipsikotiklerin yan etkileri olarak da görülebilmektedir.

SORU: Depresyon/depresif belirtiler en çok bozukluğun hangi evresinde ortaya çıkar?
YANIT
: Bu durumlar en çok şizofrenik bozukluğun başlangıcında ve klinik belir-tiler yatıştıktan sonra ortaya çıkar.

SORU: Şizofreni hastalarında intihar girişimi görülür mü?
YANIT:
 Şizofreni hastaları arasında en yaygın ölüm nedeni intihardır.

SORU: Şizofreni hastalarında intihar girişimi ve intihar oranları nedir?
YANIT:
 Şizofreni hastalarının %50′si yaşamlarında en az bir kez intihar girişi-minde bulunmaktadır. Yirmi yıllık bir izlemede intihar nedeniyle ölüm oranı %10-15 arasında bulunmuştur.

SORU: Şizofreni hastalarının intihar/intihar girişimleri cinsiyete göre değişir mi?
YANIT
: Bu hastalarda intihar girişimi/intihar kadın ve erkeklerde eşittir.

SORU: Şizofreni hastaları için intiharın risk etkenleri nelerdir?
YANIT
: Şizofreni hastalarında depresif belirtilerin varlığı, genç yaşta olmak, hastalık öncesi işlevsellik düzeyinin yüksek olması intihar için risk etkenleridir.

SORU: Şizofreni hastalarında saldırganlık/cinayet daha sık mı görülür?
YANIT
: Şizofreni hastalarında dürtü kontrol yetersizliği, öfke, varsanısal davra-nışlar gibi nedenlerle) sözel ya da fiziksel saldırganlık görülebilir. Saldırganlık kimi zaman cinayetle de sonuçlanabilir. Ancak şizofreni hastalarında saldır-ganlığın toplumdaki saldırganlığa göre daha çok olup olmadığı tartışmalıdır.

SORU: Şizofreni hastaları arasında evsizlik (homeless) hangi orandadır?
YANIT:
 Yabancı ülkelerde şizofreni hastaları arasındaki evsiz olma sorunu daha çok yeterli biçimde izlenmeyen hastaların kurum dışına bırakılmasıyla ilgilidir. Evsiz şizofreni hastalarının oranı tam olarak bilinmiyor, fakat ABD’de evsizler arasındaki şizofreni hastalarının oranının 1/3-2/3 olduğu tahmin ediliyor.

SORU: Şizofreni hastalarının verdikleri bilgiler güvenilir midir?
YANIT
: Şizofreni hastalarının herhangi bir psikiyatrik bozukluğu olan ya da olmayan hastalardan daha az güvenilir olmadıkları kabul edilir. Ancak şizofrenik bozukluğun doğasından dolayı ek kaynaklarla bilgiler doğrulanmalıdır.

SORU: Şizofreni hastalarının doğurganlık oranları toplumdan farklı mıdır?
YANIT:
 Şizofreni hastalarının tedavisinde psikotrop ilaçların kullanılması, ayak-tan tedavinin yaygınlaşması, uyumlandırma çalışmalarının artması gibi etkenler şizofreni hastalarının arasındaki evlenme ve doğurganlık oranlarını artırmıştır. Bu artışla, şizofreni hastalarının doğurganlık oranları toplumdaki doğurganlık oranına yaklaşmıştır.

SORU: Şizofreni hastalarında psikolojik testlerin sonuçları nelerdir?
YANIT
: Şizofreni hastaları psikolojik testlerin çoğunda kötü performans gösterir. Şizofreni hastalarının performansı daha çok organik mental bozukluğu olan hastaların performansına benzer. Veriler, şizofrenik bozuklukların birçok zihinsel yetinin normal işlevselliğini bozan bir beyin hastalığı olduğu düşüncesiyle uyum-ludur ve saptanan veriler bozukluk sürecinin kendisiyle ilgilidir.

SORU: Şizofreni hastalarında nöropsikolojik testlerin sonuçları nelerdir?
YANIT
: Bu testlerin sonuçları bilateral frontal ve temporal lob işlev bozukluklarıyla uyumludur.

SORU: Şizofreni hastalarında yansıtmalı (projective) testlerin sonuçları nelerdir?
YANIT:
 Yansıtmalı testler şizofreni hastalarının garip düşüncelerini gösterebilir.

SORU: Şizofreni hastalarında nörolojik işaret ve belirtiler görülür mü?
YANIT:
 Lokalize olan ve olmayan nörolojik işaret ve belirtiler şizofreni hasta-larında diğer psikiyatrik bozukluğu olan hastalardan daha sık görülür.

Kaynak: http://www.e-psikiyatri.com/sizofren-kisiyi-nasil-tanirsiniz-27549

Psikolojik Sorunlar




0 Yorum - Yorum Yaz

Çocuğunuz karanlıktan korkuyor mu? Anne baba olarak tutum ve davranışlarınız  korkuları pekiştirebiliyor. İşte ailelere öneriler.

Takvim kışa doğru yaklaşırken karanlıkta geçirilen süre de günden güne uzuyor, gündüzler daha kısalıyor, geceler uzuyor. Gecelerin uzamasıyla karanlık korkusu olanlarda endişe ve kaygı ise artıyor.

Özellikle çocuklarda. Çünkü karanlık korkusu çocukluk döneminde yaygın şekilde görülen korkulardan biri. Çocukların ruh sağlığını derinden etkileyen karanlık korkusuna ilişkin uzmanlar ebeveynleri uyarıyor. Ebeveyn tutum ve davranışları korkuları pekiştirebiliyor.

Çocukluk döneminde yaygın şekilde görülen korkuların başında gelen karanlık korkusu gecelerin uzamasıyla birlikte çocukları daha da kaygılandırıyor. Bazı çocuklar gece karanlıkta uyuyamadığı gibi ışığın açık olmasını, uyurken anne ve balarının yanındında olmalarını istiyor

Bu süreç iyi yönetilmesi gerekiyor o nedenle de uzmanlar uyarıyor. Çocuklarda 2 yaşından itibaren doğal olarak korkuların oluşmaya başladığını belirten Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Özlem Mestçioğlu Gökmoğol, 2 yaşında annesinden ayrılmaktan ve yüksek sesten korkan çocuğun 3-5 yaş arasında karanlıktan korktuğunu, bu korkunun doğal olarak gelişen korkulardan biri olduğunu ifade ediyor.

Gökmoğol, karanlık korkusunun aile tarafından sağlıklı olarak ele alınması halinde ileriki yaşamda çocuk için sorun olmaksızın kaybolabileceğini aksi halde ise sorunun devam edebileceğine dikkat çekiyor.

Bu yaşlarda çocuklarda canavar, doğaüstü canlılar-cadılardır gibi korkuların da görülebileceğine vurgu yapan Gökmoğol, bunun TV izlenme saatleri ile bilgisayar oyunlarında şiddet içeriğinin artıyor olmasının da etkisinin olduğunu belirtiyor.

ÇOCUĞUNUZ KARANLIKTAN KORKUYOR MU?

Karanlıktan korkan çocukların uyku saati yaklaştığında tek başına yatmak istemediklerini, uyumamak için ise çeşitli mazeretler uydurduklarını dile getiren Yrd. Doç. Dr. Özlem Mestçioğlu Gökmoğol, çocukların odalarında sürekli ışığın açık kalmasını istediklerini, karanlık bir yerden herhangi bir şey almak söz konusu olduğunda, gitmemek için çeşitli bahaneler uydururduklarını söyledi.

Bu çocukların mızmız ve hırçınlık yaptıklarını da kaydeden Gökmoğol, korkusunu doğrudan ifade eden çocuğa kesinlikle “Korkacak bir şey yok” denmemesi gerektiğini dikkat çekiyor.

Gökmoğol karanlık korkusunda ebeveyn tutumunun önemli olduğunu da hatırlatıyor.

EBEVEYN TUTUMU KORKULARI PEKİŞTİRİYOR

“Bu korkuyu en çok pekiştiren anne babanın tutum ve davranışlarıdır. Işıkla uyumayı alışkanlık haline getirtmek, kendi korkularını çocuğa belli etmek çocukların da tedirgin olmasına, karanlığın korkutucu olduğunu düşünmesine neden olacaktır.

Bazı anne babalar gece kalkıp çocuğunun korkup korkmadığını bile kontrol edebilmektedir. Geçmişte çocuğunu kaybetmiş ve bu nedenle yoğun kaybetme korkusu yaşayan ebeveyneler de bu durum çok daha derin yaşanmakta ve çocukların da korkuları ve kaygıları çok fazla olmaktadır.“

Karanlıktan korkan çocuğa ebeveynin, korktuğu durumlarda kendisine ulaşabileceğine inandırması gerektiğini vurgulayan Özlem Mestçioğlu Gökmoğol, ebeveynin bu davranışla çocuğunu psikolojik risklerden de koruyacağını söyledi. Korkuyu sakinlikle ve sabırla karşılamak onunla baş etmek için aşamalı ve yavaş biçimde mücadele etmek gerektiğinin altını çizen Gökmoğol, çocuğu karanlığa alıştırmanın mümkün olduğunu dile getirdi.

KARANLIĞA ALIŞTIRMAK MÜMKÜN MÜ?

“Karanlığa alıştırırken önce loş ışık seçmek ve yanında olmak, yavaş yavaş ışığın gücünü azaltarak yanından uzaklaşmak ve seslenebileceği mesafede durma yöntemi izlenibilir. Ayrıca çocuğun yaşına uygun biçimde korkusunun kaynağıyla ilişkili ve tehlikelere karşı alınabilecek önlemlerle ilgili bilgiler vermekte çocukları rahatlatabilir, korkularını hafifletebilir.“

Yrd. Doç. Dr. Özlem Mestçioğlu Gökmoğol ebeveynlere şu önerilerde bulundu.

- Çocuklarınızın korkularını yok saymayın

- Onları küçümsemeyin

- Onlarla alay etmeyin

- Korkuların nedenleri araştırılıp, ortadan kaldırılması çalışılmalı

- Aşırı koruyucu davranılmamalı

- Ona sürekli çevrenin tehlikeli bir yer olduğu duygusu verecek cümlelerden uzak durulmalı

- Fiziksel temasla korkusu kontrol altına almasına yardımcı olunmalı

- Arkadaş grubuna girmesine, özgüven duygusunu kazanmasına yardımcı olunmalı

- Korkuları konusunda hazır olduğunda onunla konuşulmalı

- Korkutucu masallar anlatılmamalı, filmler izlettirilmemeli

Şaban Özdemir (NPGRUP)

Psikolojik Sorunlar




0 Yorum - Yorum Yaz

Okulda Başarısız Olan Çocuklar İçin Aileye Öneriler


1. Aile üyeleri arasındaki bozuk ilişkilerin, çocuğun okul başarısını olumsuz yönde etkilediğini unutmayınız

2. Çocuğun başarısızlıkları karşısında kırıcı değil, anlayışlı olmaya çalışınız. Onun kişiliğini zedeleyici ağır ve haysiyet kırıcı sözler söylemeyiniz. Öncelikle kardeşleri ve arkadaşları İle kıyaslama yapmayınız.

3. Elde ettiği hatalı sonuçtan eleştirmeyiniz. Yavaş yavaş ve onu incitmeden daha iyi sonuç elde etmesine yardımcı olabilirsiniz.

4. Çocuk anne, baba ve büyükleri tarafından sevildiğinden mutlaka emin olmalıdır. İstenmediğine inanan bir çocuğun duygusal dünyası güven altında değildir. Bu nedenle çocuk problemli ve okulda başarısız bir çocuk olup çıkar. Çocuğunuza sevildiğini ve istenildiğini ve evde bir yeri olduğunu hissettiriniz.

5. Çocuğunuzun üzerinde onu sıkacak, bıktıracak derecede düşmeyiniz. Çocuğa aşın baskı, sevgi ve ilgi göstermeyiniz.

6. Çocuğunuzun yeteneklerinin üzerinde İşler ve basanlar beklemeyiniz.

7. Çocuğunuzun size yardım etmek veya kendi başına iş yapmak İçin gösterdiği ilk belirtileri gözden kaçırmayınız. Bu girişimlerini destekleyiniz.

8. Çocuğa başlangıçta başarma ve ulaşma olasılığı kuvvetli olan işleri veriniz, amaçlar gösteriniz.

9. Çocuklar usanç belirlileri gösterdiği veya İşlerini baştan savma yaptıkları zaman onlara başka görevler veriniz.

10. Çocuğunuzun yanında aile sorunlarını tartışmayınız. Ev içi sorunların çocuğunuzun ders çalışmalarına engel olacağını ve onda olumsuz düşünceler yaratacağını unutmayınız.

11. Rüşvet vermek hatadır. İyi ve sorumlu olmayı onun için bir fiyat ve pazarlık haline getirrneyiniz.

12. Uygulamayı düşünmediğiniz bir cezayı hiç bir zaman tehdit aracı olarak kullanmayınız. Vermeyi açıkladığınız cezayı uygulamanız gerekir.

13. Aynı kusurlu durumu durmadan cezalandırmaya devam etmeyiniz. Çocuk aynı kusuru durmadan tekrarlıyorsa en iyisi bunun nedenini araştırmaktır.

14. Kendisinden ne beklediğinizi çocuğunuza anlatınız. Doğru olan budur, yanlış olan şudur şeklinde açıklamalar bir çok yanlış davranışları önler.

15. Ana-baba ve evdeki büyükler arasındaki farklı eğitim görüşleri çocuğu huzursuz ve huysuz yapar. Bu nedenle aile eğitim görüşünü mümkün olduğu kadar birleştirmeye çalışmalıdır.

16. Anne ve babanın çocuğa karşı davranışları tutarlı olmalıdır. Değişik zamanlarda değişik davranışlar, çocuğun neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlamısın güçleştirir.

17. Anne baba olarak çocuklarınız karşısında sevgi, bağlılık ve karşılıklı fedakarlık EMEĞi olunuz. Çocuk kişiliğinin oluşmasında en çok anne babanın kişilik özelliklerinin etkili olduğunu unutmayınız.

18. Çocuğun iyi arkadaşlık ilişkileri kurmasında yardımcı olunuz.

19. Çocuğun öğretmeni ile sık sık görüşünüz. Anne- baba ve öğretmen birbirlerini destekledikleri sürece çocuk evin ve okulun gereklerine ve kurallarına karşı saygı gösterir.

20. Evde dikkati dağıtmayacak bir çalışma atmosferi, iyi çalışma koşulları, ortaklaşa çalışma, gerilim ve sınav korkusu olmayan bir ortam yaratmaya çalışınız.

HAZIRLAYAN: Karabük Rehberlik ve Araştırma Merkezi

Çocuk Eğitimi  --  Anasayfa  





0 Yorum - Yorum Yaz

Çocukta Ahlak Ve Benlik Gelişimi

Ahlak, toplumun kanun ve kurallarına uygunluk olarak tanımlanmaktadır. Ahlaka uygun davranış ise grubun standartlarına uygun davranışlar olarak nitelendirilmektedir.

Her bireyin kendine özgü bir ahlak yasası vardır (TEZCAN, 1993, s.59). Bu yasada, bireyin doğru ve yanlış davranış konusundaki fikirleri sorumlulukları ve yapılması ve yapılmaması gerekenler ile ilgili, insanları kendi ve eylemlerinin değerli olup olmadığını, yargılanmasını sağlayan değer ve ölçütler bulunmaktadır.

Ebeveynler davranışlarını taklit eden çocuk için model olmaktadır. Ayrıca ebeveynler tasvip etme ya da etmeme, ödül ve cezanın kullanılması yolu ile çocuğa sosyal olarak beğenilen özelliklere göre davranmasını öğretmektedir. Aile grubun kültürünü çocuğa aktaran birimdir, ev ortamı ise kültürün etik değerleri için bir eğitim merkezidir (KOHLBERG, 1991, s.96).

Ailenin sosyo-ekonomik düzeyi de çocuğun ahlaki gelişiminde önemli bir rol oynamaktadır. Farklı sosyo-ekonomik düzeydeki ailelerde farklı moral değerler ve sosyal baskılar vardır. Alt sosyo-ekonomik düzeydeki aileler, orta sınıf ebeveynlerinden daha farklı disiplin teknikleri uygulanmakta ve daha katı cezalandırma yöntemleri kullanılmaktadır. Bu tip yöntemler ise çocuğun ahlaki gelişimi üzerinde olumsuz etki yapmaktadır (DOTTRENS, 1978, s.124).

Baba, erkek çocuğuna ahlaki değerleri kazandırmada bir aktarıcı olarak görev yaptığı için önemlidir. Okul döneminde, sosyal gruplaşmalardan doğan çetelerin ahlaki gelişim üzerindeki etkileri artmaktadır. Çete çağındaki çocuklar arasında çetenin standartları çocukların moral bakış açısını ve davranışlarını büyük ölçüde etkilemektedir.

Gruptaki çocuğun davranışlar yalnız iken ya da başka bir grupla birlikte iken gösterdiği tipik davranışlara benzememektedir (DEWEY, 1988, s.96). Grup içerisinde arkadaşlarının olumlu ve olumsuz tepkilerine maruz kaldığında, çocuğun davranışları üzerinde grubun etkisi büyüktür.

Çocuğun öğretmeni ve sınıftaki diğer çocuklarla ilişkilerinin niteliği ahlaki gelişimi etkilemektedir. Öğretmenin kişiliği, tutumu, sınıftaki olaylara bakış açısı, ahlaki alanlardaki teorik eğitimden daha önemlidir.

Zeka ile ahlak arasındaki ilişki önemlidir. Çocuğun doğru ve yanlışı birbirinden ayırt edebilmesi için zeka gereklidir (GÜLEÇ, 1986, s.287). Ancak bu ahlaki gelişim için üst düzeyde zekanın gerekli olduğu anlamına gelmemelidir.

Ahlak, öncelikle kişilerin toplumsal davranışlarıyla ilgilidir ve en önemli özelliği de, insanlar arası ilişkiden doğmuş olmasıdır. Ahlak kuralları, ahlakın doğuştan değil, sonradan kazanılan bir değer olduğunu gösterir (ÇİLELİ, 1985, s.165). Çocuk, doğduktan sonra, bu kuralları önce sezmeye, sonra anlamaya ve daha sonraları da yorumlamaya ve uygulamaya çalışır. Toplumun kuralları demek olan ahlakın öğretilmesi, çocuğun belli bir zihinsel gelişim düzeyine erişmesiyle mümkündür. Bundan yoksun olan kimselere ahlak öğretilmez.

Çocuk, kendi davranışlarını niçin yaptığını açıklayabilecek hale geldiği zaman, ahlakı da öğrenmiş olacaktır. Bu da her şeyden önce, çocuğun nesnel bir düşünüşe, yani çocuğun bilimsel anlamda sebep-sonuç ilişkilerini görebilmesine bağlıdır.

Bunun içinde, çocuğun, en az yedi-sekiz, hatta 9-10 yaşlarını gelmesi gerekir (PİAGET, 1965, s.49). Yedi-sekiz yaşlarından önce, çocuğa ben merkezcilik egemendir. Çocuk her bakımdan olduğu gibi, ahlak bakımından da kendi ilgilerinin, isteklerinin, biyolojik ihtiyaçlarının ve duygularının etkisi altındadır.

Yedi-sekiz yaşlarına kadar ahlak yönünden zihin gelişimi etkileyebilecek yöntemler önem kazanıyor demektir. Bunlar da, önce oyun, sonra da iş yöntemidir. Her iki etkinlik şekli, kendi amaçlarını dışında, aynı zamanda, çocuğu, toplumsal kuralların öğrenilmesine demek olan ahlak kurallarının öğrenilmesine yardım eder. 

Ahlaki gelişim, bireylerin doğru ve yanlış davranışları bilinçli olarak benimsemeyi öğrenmesiyle gerçekleşir. Erken çocuklukta, kabul gören davranışların “iyi”, ceza gören davranışların “kötü” olduğu düşünülür. Çocuk büyüdükçe değerler ve inançlar işin içine girmeye başlar.

Ergenlik döneminde (kızlarda 12-13, erkeklerde 13-14) toplumun sunduğu değerlere katılım en düşük aşamadadır (EKŞİ, 1990, s.63). Ahlak duygusu uyanmıştır, ancak henüz toplumsal bir içerik taşımaktan uzaktır.

Ahlaki değerlerin algılanmasında duyuların rolü ağır basmaktadır. 15 yaşındaki çocuk toplumsal yapının daha bilincindedir. Normların, geleneklerin, göreneklerin, kuralların ve yasaların anlamını kavramaya başlamıştır. Geniş ve belirsiz ahlak sorunları onu düşünmeye itmektedir.

Onları kafasında evirip çevirmekte ve kişisel bir çözüm bulmayı denemektedir. Kendi görüşünü sık sık tartışmayı sever, belki kendi görüşüne inatla sarılır, bu aynı zamanda kendi ahlaki görüşünün samimi bir savunmasıdır.

Her durumda 15 yaşındaki çocuk bir önceki yıldan daha kesin bir ahlak duygusuna sahiptir. Ahlak ve değer kavramı 15 yaşından itibaren genişlemekte ve yoğunlaşmaktadır (ÖZGÜVEN, 1997, s.124).

Ergenliğin temel niteliği bireyin topluma girişidir, bu girişi sağlayan zihinsel araç soyut düşüncedir. Soyut kavramlarla düşünebilme yeteneği ile ergen, güncel verileri aşan dizgeler ve kuramlar geliştirir.

17-18 yaşından itibaren, bir yandan toplumsal değerleri giderek artan bir kabul etme yönünde, diğer yandan bu değerleri uyumlu ve istikrarlı bir dizge oluşturmaya varan bir yapılaştırma yönünde ağır ve düzenli bir evrim gözlenir. Bu evrim bundan sonra çok az değişecek bir dünya görüşüne ulaşır (ONUR, 1993, S.85).

Ahlak gelişimi ile ilgili farklı kuramlar geliştirilmiştir. Bunların başlıcaları; Dewey, Piaget ve Kohberg tarafından geliştirilmiştir. Kohberg’in ahlak kuramı bu yaklaşımların en kapsamlı olanıdır.

Dewey ahlak gelişimini bireyin eğitilmesiyle ilgili olduğunu savunmuştur. Bireyin zihinsel ve duygusal gelişimi üzerinde etkili olan eğitim yaşantıları ahlak gelişimi üzerinde de etkilidir.

Dewey zihinsel, sosyal ve duygusal alanlardaki gelişmeye bağlı olarak değerler sisteminin de oluşacağını vurgulamıştır. Bu kapsamda üç ahlaki gelişim düzeyinden bahsetmek gerekir. Bunlar;

 

1.  Gelenek öncesi düzey : Biyolojik ve sosyal dürtülerin egemen olduğu dönemdir

2.  Geleneksel düzey : Toplumun değerlerini olduğu gibi benimsediği dönemdir.

3.      Özerk düzey : Bireyin bireysel akıl ve mantık yöntemiyle oluşan ahlaki gelişim düzeyidir.

Ahlak gelişim konusunda bir kuram da Piaget tarafından geliştirilmiştir. Piaget Ahlak gelişimini zihinsel gelişime paralel olarak incelenmiştir.

Bu nedenle her ikisinin de aşamalı gelişiminden bahsetmiştir. Piaget Ahlak gelişimini iki dönemde incelemiştir

1. Dışa Bağımlı Dönem : Bu dönem 10 yaşına kadar devam eder ve otoriteye sıkı sıkı uymayı içerir

2. Özerk Dönem : 10 yaşından sonra devam eder. Bu dönemde ahlaki değerler daha göreceli ve esnek hale gelir

Daha önce belirtildiği gibi ahlak gelişim konusunda en kapsamlı kuram Kohlberg tarafından geliştirilmiştir.

Kohlberg ahlak gelişimini üç dönemde incelemiştir.

1. Ahlak Öncesi : Bu dönem de otoriteye bağlılık, suçu ödül ve cezayla ilişkilendirme, taklit gibi yaşantılar ön plana çıkar.

2. Ahlak Dönemi : Toplumsal kurallara sıkı sıkıya bağlı olma ve sorgulamadan kabul etme söz konusudur.

3. Ahlak Sonrası : Bireyselliğin ön plana çıktığı bireysel yararın da gözetildiği evrensel değer yargılarıyla tanımlanan dönemdir.

 

Benlik kavramı insanın kendi benliğini algılayış ve kavrayış biçimidir (GÜNCE, 1974, s.97). Bununla birlikte benlik; bireyin zekası, bedeninin sınırları, değerleri, yetenekleri ve potansiyel yapısıdır. Benlik gelişimi bireyin anne-babasından ve arkadaşlarından etkilenir. Hiçbir çocuk benlik kavramına sahip olarak dünyaya gelmez. Doğumdan itibaren çocuk, çevresini saran sosyal ve fiziksel çevreye uyum savaşı verirken en büyük desteğini anne-babasından alır.

Yetişkinler, çocukların henüz gelişme aşamasında olduklarını anlamaya çalışarak ve fırsat tanıyarak onlara yardımcı olabilirler ( http://www.eğitim.com/tr). Ana-babalar çocuklarıyla ilgili beklentilerinde gerçekçi olarak bir şey becerdiklerinde onlara gülümseyerek, okşayarak veya aferin diyerek çocukların benlik gelişimini olumlu biçimde etkileyebilirler.

 

Benlik, bireyin kendisini başkalarının davranışlarının hedefi ve diğerlerini kendi davranışlarının hedefi olarak görmesiyle oluşmaktadır. Yaşamın ilk günlerinde çocuğun dünyası, onun yaşantılarından oluşur. Yaşantıları onun gerçeğidir.

Çocuk geliştikçe yaşantıları arasında ayırım yapmaya başlar. Kendi varlığına ait olan yaşantıları arasında ayırım yapmaya başlarlar. Kendi varlığına ait olup yaşantılarına sahiplenir, diğerlerini çevresindeki diğer insanlara ve nesnelere mal eder.

Kendi varlığının ve işlevlerinin bilincine vardıkça, yaşadığı çevre içindeki varlığından ve işlevlerinden oluşan bir benlik geliştirmeye başlar (ONUR, 1993, s.225). Bu onun gelişmekte olan benlik kavramıdır.

 

Benlik bilinci yaşamın ilk dönemlerinde oluşmaya başlar. Bireyler dış dünyadan aldıkları bilgilere dayalı olarak kendi benlik imajlarını oluşturmaya çalışırlar.

Ergenlik dönemi benlik kavramının öne geçtiği bir çağdır. Ergen duygularını, bedenini inceler, nasıl bir kişi olduğunu, ne olmak istediğini düşünmeye başlar. Bunlar benlik arayışının belirtileridir. Bedenini algılayışı ile benlik kavramını arasında sıkı bir ilişki vardır.

Bu çağda benlik kavramı sürekli iniş çıkış ve dalgalanma gösterir. Çünkü genç kendine yakışacak bir kimlik aramaktadır. Kendisini sürekli tartmakta, değerlendirmekte, eleştirmektedir (ÖZALP, 1975, s.133). Kendisini ana-babasından ve başkalarından ayıran özelliklerini öne çıkartmakta, benliğini yeni baştan düzenlemeye uğraşmaktadır.

Eğer ergenin benlik kavramını kuvvetli ve iyi yapılmamışsa, bu iç gücünü ancak hayat boyunca karşılaştığı sorunları başarılı bir şekilde halletmesine borçludur. Bu başarılar, defalarca kendi duygularının ve çevrenin istekleriyle bağdaştırıldığından ergenin kendine olan güvenini arttırmıştır (GÖVSA, 1988, s.78).

Zayıf ve yetersiz benlik kavramına sahip bireyin duyguları olgunlaşmadığından, yaşantısındaki tepkileri de doğal yaşına uygun olmayacak ve adete daha küçük bir çocuk gibi davranacaktır. Bu kişinin kendisini aşağılık duyguları içinde görmesi veya kendisini yetersiz, güvensiz, beceriksiz hissetmesi, geçirmiş olduğu engellemeler ve başarısızlıklarının sonucudur.

Benlik saygısı, bireyin kendisini yetenekli önemli, başarılı ve değerli biri olarak algılama derecesidir. Benlik saygısı yüksek olan bireyler, kendilerini saygıya ve kabul edilmeye değer, önemli ve yararlı kişiler olarak algılama eğilimindedir. Benlik saygısı; özgüven, benliği kabul, değerlilik ve eşitlik duygularının toplamını oluşturmaktadır (FİŞEK, 1983, s.127).

Değersizlik, güvensizlik, şüphe ve eşitsizlik duygularının ortaya çıkması, ergenlerde benlik saygısının düşmesine neden olmaktadır. Benlik saygısı ergenlik döneminde önem kazanan bir boyuttur.

Bu dönemde geliştirilen benlik saygısının düşük olması, daha sonraki yıllarda bireyin kendi benliğini kabul etmemesine neden olabilmektedir.

Bu durumda içe kapanma ya da saldırgan türde davranışlara yol açabilmektedir(http://lokman.cu.edu.tr/psychiatry).

Bireye bulunduğu topluma daha sağlıklı, güçlü ve yararlı bir uyum yapmasını sağlayan benlik saygısının gelişiminde, çocuğun yetiştiği aile ortamı önemli bir yer tutar.

Aile özel davranımların kazanılmasında rolü olan, övgü ve cezaların kaynaklandığı ve kullandığı başlıca ortamdır. Bu nedenle, anne-baba-çocuk ilişkileri ve çocuk yetiştirme yöntemleri ile benlik saygısı arasında güçlü bir ilişki vardır (MORGAN, 1981, s.81).

Birey, sosyal ortamda algılama örüntüsünü kendi özüne yansıttığı için, diğer bireyler benliğin gelişimine katkıda bulunmaktadır.

Bu nedenle benlik kavramı, anne, baba, öğretmen ve kardeşler gibi önemli kişilerin bireye ilişkin imgeleri, değerlendirmeleri ve kararların etkinliğine bağlı olarak sürekli değişmektedir.

Benlik saygısının oluşumunda etkili olan anne-baba tutumunun yanı sıra, ailenin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik kültürel düzey, anne, babanın eğitim düzeyi, meslekleri, cinsiyet ve fiziksel özellikleri gibi değişkenlerde incelenmiş ve benlik saygısı ile aralarında ilişki olduğu görülüştür (KARABAŞ, 1985, s.85).

 

Engin KÜÇÜKÖNER - Uzm. Pedagog

http://rehberabi.net

Psikoloji Yazıları




0 Yorum - Yorum Yaz
.
............

2012 - 2013 Yılı İlköğretim İngilizce Dersi Yıllık Planları

( Yukarıdaki linki tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var.

Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.).

 


               Diğer derslerin yıllık planlarına git

 
.



0 Yorum - Yorum Yaz
.
............

2012 - 2013 Yılı İlköğretim Sosyal Bilgiler Yıllık Planları

( Yukarıdaki linki tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var.

Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.).

 


               Diğer derslerin yıllık planlarına git

 
.



0 Yorum - Yorum Yaz
.
............

2012 - 2013 Yılı İlköğretim Türkçe Yıllık Planları

( Yukarıdaki linki tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var.

Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.).

 


               Diğer derslerin yıllık planlarına git

 
.



0 Yorum - Yorum Yaz
.
............

2012 - 2013 Yılı İlköğretim Matematik Yıllık Planları

( Yukarıdaki linki tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var.

Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.).

 


               Diğer derslerin yıllık planlarına git

 
.



0 Yorum - Yorum Yaz

Çoğu zaman markette çikolataların bulunduğu reyonda ya da oyuncakçı önünde ağlayan, tepinen çocuklar ve etrafın bu durumdan rahatsız olduğu endişesi yaşayıp “tamam sus artık ne istiyorsan alıyorum” diyen anne babalar görürüz. Evde istediğine çok benzeyen oyuncağı olmasına rağmen onu aldırtmak için size yalvarır, ağlar, tepinir hatta kendisine ya da çevresine zarar vermeye başlar. 

Çocuklar durmadan birşeyler isterler. Bebeklikten ergenliğe kadar her yaş döneminde sürekli birşeyler isteyen, tutturan çocuklarla artık daha sık karşılaşıyoruz.

İsteklerinin neredeyse tamamı karşılansa da daha çoğunu istiyorlar. İstemenin sonu bir türlü gelmiyor ve bir süre sonra anne baba “bu çocuk çok doyumsuz oldu” demeye başlıyor.

Çocuklar doyumsuz mu? Evet çocuklar doyumsuz. Ancak sürekli talep etmesi ve doyumsuz olmasındaki en önemli faktör sınır konmaması, konsa bile etkili şekilde uygulanamaması.

Sınır koymak nedir? Sınır çocuğun neyi yapıp neyi yapamayacağını, uygun olan davranışın ne olduğunu, kendisinden ne beklendiğini gösterir. Çocuğun yön bulmasını, kendini güvende hissetmesini, iç disiplin kazanmasını sağlar. Tıpkı kurallar gibi sınırların da öğrenildiği en güvenli yer ailedir. Hiçbir çocuk kendisine sınır konmasından hoşlanmaz, her zaman itiraz eder, mızıldanır, sürekli sınırları zorlar.

Bir taraftan bu şekilde davranırken, diğer taraftan kuralların, kabul edilir ve edilmez davranışların ne olduğunu bilmek isterler. Bunu bildikleri zaman rahat ve güvende hissederler.

Sınır koymak çoğu zaman çocuğun özgürlünü kısıtlamak, onu isteklerinden mahrum etmek gibi düşünülür. Oysaki sınır koyarak çocuğa o anki davranışının kabul edilir ya da edilemez olduğu gösterilir.

Sınır koyarken nelere dikkat edelim? Sınırlar çocuğun yaşına uygun olmalıdır. Çok sayıda sınır ve kuralın olması işe yaramaz. Aşırı engellenme çocuğun kafasını karıştırır ve karşı gelme davranışını arttırır. Ayrıca çocuktan çok fazla şeyin bekleniyor olması özgüveni sarsar ve çocukta strese neden olur. Bu nedenle az, ancak amaca yönelik kurallar konmalıdır. Sınırların makul olmasına dikkat edin. “Makul” kavramı çocuğun yaşına, kişilik özelliklerine göre değişir. Sağlığını ve güvenliğini tehdit edici konulara, istenmeyen davranışlara sınır koyun. Açık ve olumlu olun.

Çocuklar ancak onlara açık şekilde ifade ettiğimizde kendilerinden ne beklendiğini anlarlar. Tutarlı ve kararlı olun. Konulan kurallar ve sınırlar günden güne, durumdan duruma değişiklik göstermemeli, her koşulda geçerli olmalıdır. Ancak bu şekilde olduğunda çocuklar tam olarak kendilerinden ne beklendiğini anlayıp uygulayabilirler.

Tutarlı olmayan yaklaşım çocuğun kafasını karıştırır. Anne baba hangi durumlara ve konulara sınır getireceklerine kendi aralarında karar verdikten sonra bunu çocuğa bildirmelidir. Anne babanın birbiriyle çeliştiği durumlarda çocuk karışıklık ve güvensizlik duyguları yaşar. Ebeveynlerinin kararlılıklarını, sözlerinin üzerinde ne kadar durabileceklerini test etmek amacıyla sık sık sınırları zorlarlar. Sınırları zorlama durumu anne baba arasında tutarsızlık olduğunda daha sık yaşanır. Ancak her seferinde aynı şekilde davranıldığında bunun değişmez bir durum olduğunu kavrayabilirler. Koyduğunuz sınırın nedenini anlatın.

Çocuklar neden yapamayacaklarını ya da yapmaları gerektiğini anladıklarında daha kolay uyum sağlarlar. Bazen fazla açıklama yapmak, özellikle de küçük yaştaki çocuklarda daha fazla soruyla karşılaşmanıza neden olur. Yaptığınız açıklamanın yaşa uygun olmasına dikkat edin. Özellikle okulöncesi yaştaki çocuklara “bu hiç hoşuma gitmiyor, bunu yapmanı istemiyorum, bu sana zarar verir, bu senin için gerekli” şeklinde açıklamalar ya da bazen sadece kesin bir “hayır” cevabı yeterli olur.

“Hayır” demek çok mu zor? Bir çok anne baba için çocuğunun bitmek bilmeyen taleplerine “hayır” diyebilmek çok zor. Bazı ebeveynler hiç direnmeden her isteği yerine getirmeye çalışırken bazıları da direnmeye çalışır ancak çocuklarının ağlamalarına, bağırmalarına dayanamadıklarından, özellikle sosyal bir ortamda böyle bir durum yaşanıyorsa, pes ederler. Sonuçta çocuklar öyle ya da böyle isteklerini elde ederler.

Neden “hayır” diyemiyoruz? (Neden sınır koyamıyoruz ?) “Hayır” demeyi zorlaştıran en önemli neden anne babanın yaşadığı suçluluk duygusu. Özellikle çalışan anne babaların yoğun olarak yaşadıkları bu duygu çocuklarına sınır koymalarını zorlaştırıyor. Çocuklarıyle geçirdikleri zaman diliminin kısıtlı olması, bu süreyi olabildiğince “mutlu”, “sorunsuz”, “çocuğu üzmeden, hırpalamadan geçirme” düşüncesi sonucu “hayır” demek anne babalara zor geliyor.

Günün yorgunluğu, her gün yaşanan bağırışmanın getirdiği bıkkınlık duygusu da “hayır” demeyi zorlaştırıyor. “Hayır” dedikten sonra kararlı davranabilmek için mücadele etmek gerekiyor. Ancak günün yorgunluğu nedeniyle ya çocuğun talepleri yerine getiriliyor ya da çocuk azarlanıyor. Sınır koymayı zorlaştıran faktörlerden biri de anne babaların kendi ebeveynlerinden farklı davranma, farklı ebeveyn olma düşünceleri. Kendi çocukluklarında fazla baskı altında sürekli “yapma, etme”lerle büyümüş olan anne babalar kendi çocuklarının bu sıkıntıyı yaşamamaları arzusuyla sınır koymamayı, çocuğu tamamen serbest bırakmayı tercih ediyor.

Sınır koymak neden gerekli? Her istediğini elde edebildiğini gören çocuk “ben ne istersem yaptırırım, kimseyi dinlemek zorunda değilim, herşeyi isteyebilirim ve bunun için gerekirse ağlayıp, bağırıp, çağırabilirim” şeklinde düşünür. Sınır çocuğun kişiliğinin oluşmasını, sorumlukluk sahibi olmasını sağlar. Her istediği yapılan, hiç “hayır” cevabı duymayan çocuk gelecekte bir başkasından alacağı kararlı bir “hayır” cevabı karşısında yenilgi ve reddedilme hissi yaşayacaktır. Anne babanın oluşturduğu sınırlar çocuğu hırpalamaktan, üzmekten çok güven duygusu hissettirir. Sınır koymak güvenlik ve çocuğu yönlendirme anlamına gelir.

Sınır çocuğa belli durumlarda nelerin yapılıp nelerin yapılmayacağını gösterir. Sınır koymamak çocuğun ilgi görmediğini hissetmesine neden olur. Sınırlama getirildiğinde çocuklar ait olma hissi yaşarlar. Sınırlamaların olmaması çocuğun ileride karşılaşacağı sınır ve yasakları anlamasını, bunlara uyum göstermesini zorlaştırır. Çocuğun bütün isteklerini karşılıyor olmak anne babaların zaman içerisinde bıkkınlık, yorgunluk, çaresizlik duygularına kapılmalarına neden olur.

Sınır koymayı öğrenebilirsiniz. Kuralları ve sınırları, ondan neler beklediğinizi belirleyin. Çocuğunuza kendisinden beklediğiniz davranışların ne olduğunu açık şekilde anlatın. Örneğin, markete her gittiğinizde sizden birşey almanızı istiyor, bunun için tutturuyorsa ona “Markete gidiyoruz.

Ben alışveriş yaparken sen de istediğin, ihtiyacın olduğunu düşündüğün bir şey alabilirsin. Ancak sadece bir şey, birden fazla değil. Daha çok şey almak isteyip bunun için ağladığında alışverişi bırakıp eve geri döneceğiz.” Sınırları zorladığında onunla göz kontağı kurun. Bakışlarınız bağırmaktan daha çok işe yarayacaktır.

Sınır hangi yaştan itibaren konmalı? Erken yaştan itibaren sınırların getirilmesi önemlidir. Çocuğun bağımsız bir birey olmaya başladığı üç yaş sınır koymaya başlamak için uygun bir yaştır. Gelişim dönemi ve kişilik özelliklerini, aile yapınızı gözönüne alarak sınırlar koyabilirsiniz.

Sınırlara itiraz ettiğinde… İsteği yapılmadığı için bağırıp çağırmaya, ağlamaya başladığında sakinleşmesi için bir süre kendi haline bırakın. Kendi başına sakinleşebildiğinde davranışını ve ondan beklediğiniz davranışın ne olduğunu konuşun.

Kendisine ya da çevreye zarar verme eğilimi içerisinde olduğunda sıkıca tutup zarar vermesini engelleyin. Sakinleştirmeye çalışmak, dil dökmek, yalvarmak işe yarayan yöntemler değildir. O sırada sizin söylediğiniz şeyleri duymaz bile. Her seferinde aynı şekilde davranın ve kararlı olduğunuzu ona hissettirin.

Son olarak… Hangi yaşta olursa olsun çocuğun bulunduğu yaş döneminin özelliklerini bilmek, yaşına uygun davranışlar beklemek, bunları açık ve net şekilde çocukla paylaşmak, sınırların nedenlerini açıklamak, kararlı olduğunuzu göstermek, kriz dönemlerinde (hastalık, ölüm gibi) sınırlamalar konusunda daha hassas davranmak, yaşla birlikte beklenilen davranışların değişiklik göstermesi sonucu sınırları da yeniden oluşturmak sınır koymada dikkat edilmesi önemli konular.

Çocuk Eğitimi  --  Anasayfa  




0 Yorum - Yorum Yaz
Geline kına yakılırken söylenen 'Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler' türküsüyle anlatılan hüzün, doğup büyüdüğü memleketinden başka bir şehre giden gelinlerde zamanla depresyona dönüşebiliyor.

Genç kadının yaşadığı tüm sıkıntı, çaresizlik, yalnızlık ve kendini ifade etmede güçlük çekme gibi sorunlar; kaygı ve somatizasyon bozukluğu, depresyon başta olmak üzere pek çok psikiyatrik rahatsızlığın gelişmesine neden olabiliyor. Hem damada hem de damadın ailesine önemli görevler düştüğünü belirten Yrd. Doç. Dr. Özlem Mestçioğlu Gökmoğol, damat ve ailesinin anlayışlı ve şefkatli davranışının gelinin yeni aileye uyumunu kolaylaştırdığını vurguluyor.

Farklı bir şehre gelin giden genç kızların ev ortamı değişiyor ve kültür farklılığıyla karşılaşabiliyor. Utanıp sıkıntılarını ve yaşadıklarını kimseyle paylaşamayan taze gelinler, evliliğe alışma sürecinde yabancı şehirde kendini çok yalnız hissedebiliyor.

Ev idaresiyle ilgili sorumluluklar- da etrafında bunu rahatça sorabileceği, sıkıntısını konuşabileceği, yakın hissettiği kimseleri bulamayan gelinin çaresizliği daha da artabiliyor.

Bu durumda kendini ifade edemeyen kadın, geçmek bilmeyen ağrılar, mide şikâyetleri yaşayabiliyor. Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi Gökmoğol, bu süreçte erkeğe önemli sorumluluklar düştüğünü söylüyor.

Gökmoğol, "Erkek ne kadar anlayışlı, kadını sahiplenen, şefkatli biri olursa; kadın da o kadar ailesinden, memleketinden ayrı olmaya, evliliğe, kendisine yabancı hissettiği insanlarla birlikte yaşamaya ve kültürel yapıya uyum sağlar." ifadelerini kullanıyor.

GÜZELLİKLERİ GÖRMEYE ÇALIŞIN

Eşlerin evlilik öncesi birbirlerini tanıyabilmesinin önemine de değinen Özlem Gökmoğol, "Eşini iyi tanıyan yeni gelin, en azından uyum konusunda daha az sorun yaşıyor. Erkek de eşinin yaşadığı sorunlara karşı daha anlayışlı ve daha yardımcı davranışlar içinde olabiliyor." diye konuşuyor.

Gelinin yeni geldiği bu şehre uyum sağlamaya, kendini geliştirmeye istekli olmasının faydasına işaret eden Gökmoğol, şu tavsiyelerde bulunuyor: "Gelin, halinden sürekli yakınmak yerine geldiği yerin güzelliklerini görmeye çalışırsa bu süreci daha kolay atlatabilir. Bazı kişiler geleneksel olup, yeniliklere-değişikliklere oldukça kapalı olabiliyor.

Bu durumda çevre, arkadaş değişikliklerine de çok zor uyum sağlıyor. Bu uyum zorluğu o kişilerin evliliklerini de olumsuz yönde etkileyebiliyor."

Gökmoğol, erkeğin gerekli sabrı, ilgiyi ve sevgiyi göstermesinin bu süreci hem kolaylaştıracağını hem de hızlandıracağını belirtirken, damadın ailesine de önemli görevler düştüğünü vurguluyor.

"Erkeğin ailesi de yeni gelini sahiplenir, kendi ortamlarına alır, kızları gibi davranır, bazı hataları olsa bile görmezden gelebilirse süreç düşünüldüğünden çok daha sancısız geçecektir.

KAYINVALİDE, GELİNİNİ KIZI GİBİ GÖRMELİ

Özlem Gökmoğol yeni çiftlere ve ailelerine şu tavsiyelerde bulunuyor: "Eşler düşünce yapısı, aile yapısı, yaşantı biçimi, ilgi alanlarındaki çeşitlilik gibi pek çok açıdan birbirine denk olmalı. Karı-koca arasında ilgi, şefkat, sevgi, saygı ve güven olmalı ve bunu korumaya özen göstermeli.

Kayınvalide gelini rakibi gibi değil, kızı gibi görmeli. Oğlunu mutlu edecek kişi gibi görmeye çalışmalı, kendinin de bir zamanlar gelin olduğunu hiç aklından çıkarmamalı.

Aile büyüğü olarak gelinin hatalarını hoşgörüyle karşılamalı. Gelin ise kayınvalidesinin bir anne olduğunu, eşini onun büyüttüğünü aklından hiç çıkarmamalı. Saygılı olmalı ve ondan öğrenebileceği şeyler olduğunu bilmeli.

Anne-oğul ilişkisini bozması halinde bundan en çok kendi ilişkisinin zarar göreceğini düşünmelidir. Gelinin sosyal ortamlara girmesine ve kendisini ifade edebilmesine de tüm aile yardımcı olmalı.

Zaman




0 Yorum - Yorum Yaz

Öfkelenince neden bağırırız?

Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş.

Öğrencilerine dönüp

- “İnsanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş.

Öğrencilerden biri

- “Çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince ermiş;

- “Ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak  bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız?” diye tekrar sormuş.

Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış:
“İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”

“Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur?
Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır.
Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur?
Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır.
Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”

Daha sonra ermiş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş:
“Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun.
Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.”



0 Yorum - Yorum Yaz

Çocuğa Hangi Yaşta Okuma Öğretilmeli

  

Son yıllarda ana-babaların okul öncesi dönemde çocuklarına okuma-yazma öğretmeleri, ilkokula hazırlık sınıflarında öğretmenlerin öğrencilere okuma ve yazı alıştırmaları yaptırmaları, kısa bir süre de olsa ülkemizde 6 yaş uygulamasının denenmesi, "çocuğa hangi yaşta okuma öğretilmeli?" sorusunu gündeme getirmiştir.

"Beş yaşında bir kızım var, üç yaşından beri anaokuluna gidiyor, kızımı bu yıl tekrar anaokuluna vermeyip, ilkokula bir yıl erken başlatsam doğru olur mu ?", "Oğlum dört yaşında, okumaya çok hevesli, her akşam eline kalem-kâğıt alıp ilkokula giden ablasının ders çalışmasını taklit ediyor, ona dört yaşında okumayı öğretsem mi?", " Çocuğum gelecek yıl ilkokula başlayacak, birinci sınıfta başarılı olması için, ona bu yıl okumayı-yazmayı öğretmeli miyim ?" türünden sorularla eğitimcilere başvuran aile sayısı bir hayli kabarık.

Öte yandan 5-6 yaş grubu çocuklarını eğitmekle görevli olan öğretmenlere, sınıflarındaki öğrencilere okuma ve yazı öğretmenin yerinde olup olmayacağı konusunda fikir soranların, uzmanlara danışanların sayısı da az değil. Günümüzde ilkokul ders programlarının ağırlaşması, kolejlere giriş sınavlarına hazırlanma çalışmalarına erkenden başlanması, yaş faktörünün de bu sınavlarda dikkate alınması, " çocuklara, ilkokula başlamandan önce okuma ve yazı öğretmeli miyiz?" sorusuna cevap aranmasına yol açmıştır. Bu soruyu cevaplamak için, bazı illerimizde yapılan incelemeler göstermiştir ki, İstanbul'un birçok anaokulunda 5-6 yaş çocuklarına okuma, yazı ve hesap alıştırmaları yaptırılmaktadır.

Bazı hazırlık sınıflarında da, çocuklara gün içinde yaptırılan alıştırmalarla yetinilmemekte, minik öğrencilere hafta sonu ödevleri verilmekte, onlardan birkaç sayfa çizgi çizmeleri istenmekte, verilen fişleri okumayı öğrenmeleri beklenmektedir. Çocuklar arasında var olan bireysel farklılıkların göz önünde tutulmadığı sınıflarda da, ödevlerini yapmadan okula gelen çocuklar resim, müzik ve jimnastik gibi etkinliklerden bir süre mahrum edilerek cezalandırılmaktadır.

Çocuklara, ilkokula başlamadan önce okuma ve yazma öğretmenin yararına inanan bazı öğretmenler, ana-babaların arzularını yerine getirmek için bu öğretime erkenden giriştiklerini ileri sürerken, bazıları bu alıştırmalarla çocukları okul yaşamına hazırladıklarını savunmaktadırlar. Ne yazık ki bazı öğretmenler, bu uygulama sırasında sadece yetenekli ve istekli çocukların başarılı olabileceklerini, okuma-yazma konusunda hevesli ve ilgili olmayanların başarılı olamayacaklarını unutmaktadırlar. Oysa akıldan çıkarılmamamsı gereken önemli bir nokta şudur: Okul öncesi dönemde, okuma ve yazmaya hazır olan bir çocuğu engellemek ne kadar hatalı ise, bu öğrenime hazır olmayan bir çocuğa okuma-yazma konusunda baskı yapmak o kadar sakıncalıdır.

Okuma öğrenimini etkileyen bireysel farklılıklar, okumaya hazır olma, okuma olgunluğu ve okuma olgunluğunun kazanılmasında çevresel etkenlerin rolü, yüzyılımızın ilk çeyreğinden bu yana Batı ülkelerinde araştırılan konulardır. Yüzyılın ilk yarısında, okuma öğrenimi için en uygun yaşın belirlenmesi pekçok araştırmaya konu oluştururken, son yıllarda okuma öğrenimini kolaylaştıracak koşulların saptanması birçok çalışmaya konu olmaktadır. Gerçek şudur ki: okuma öğrenimi ne kadar önemli ise, çocukları okuma öğretimine hazırlamak o kadar önemlidir.

Öğrenim yaşamının temelini oluşturan okuma, son derece karmaşık bir süreçtir. Okuyabilmek için çocuk, öncelikle harf adını alan yazılı işaretleri tanımalı, sonra bu harflerin karşılığı olan sesleri öğrenmeli, harflerle sesler arasında çağrışım kurmalı, harflerle sesler arasındaki ilişkiyi hatırda tutmalı daha sonra da bu harf dizilerinin ifade ettiği anlamı kavramalıdır. Bu arada farklı harfleri ve sesleri ayırt edebilmeli, benzer harfleri ve sesleri karıştırmamalı, satırları boyunca dizilmiş olan harf gruplarına bir anlam verebilmelidir. Bu açıklamalardan anlaşılabileceği gibi, "yazılı işaretleri, belli kurallara uyarak, anlamlı bir şekilde seslendirmek" olarak tanımlanan okuma, basit bir çözümleme tekniği değildir. Görme, işitme ve zekâ fonksiyonlarının faaliyette olduğu okuma: görsel ve işitsel ayrımlaştırma, kavrama ve değerlendirme gibi yeteneklerin yanı sıra, belli bir zihinsel ve nörolojik olgunluk isteyen, bedensel, duygusal ve toplumsal açıdan belli bir gelişim düzeyi gerektiren karmaşık bir süreçtir. Karmaşık olması nedeniyle, bu sürecin çocuk tarafından kazanılması belli koşullara bağlıdır. Okuma öğrenimi için gerekli koşulları, uzmanlar şöyle sıralamışlardır:

  • Sağlıklı olmak

  • İşitme ve görme fonksiyonlarına sahip olmak (işitsel ve görsel uyarıcıları ayırt etme yeteneklerine sahip olmak)

  • Yeterli bir genel zekâ düzeyine ulaşmak

  • Ana dilini anlamak ve doğru kullanabilmek, doğru konuşabilmek, kendini iyi ifade edebilmek, telaffuz hataları yapmamak, belli bir kelime bilgisine sahip olmak

  • Duygusal ve sosyal açıdan belli bir gelişim düzeyinde olmak

  • Yeterli bir nörolojik olgunluğa sahip olmak

  • Psiko-motor açıdan belli bir gelişim düzeyine ulaşmak (el-göz koordinasyonuna, kas koordinasyonuna sahip olmak)

  • Mekân ve zaman kavramlarını kazanmış olmak

  • Beden imajına sahip olmak

  • Çevre ile iletişim kurma arzusu içinde olmak

  • Öğrenmek ve gelişmek için ihtiyaç duyulan çevresel uyarıcılara sahip olmak

  • Dikkatini toplayabilmek

  • Okumaya ve öğrenmeye hevesli olmak

  • Çocuğun okuma öğreniminde başarılı olabilmesi ve ilerleyebilmesi için, okuma öğretimine başlamadan önce, bu koşulların sağlanmış olması gerekmektedir. Uzmanlara göre, çocuğun okumayı öğrenebilmek için gerekli olan genel olgunluk düzeyine ulaşması, 6 yaş dolaylarında mümkün olmaktadır. 6 yaş, bazı araştırıcılara göre takvim yaşını (kronolojik yaşı), bazılarına göre zekâ yaşını ifade etmektedir. Ancak 6 yaş, kesin bir yaş değildir. Bazı çocuklar beş yaşında okumayı sökerken, bazıları altı buçuk yaşına gelmeden okumada başarılı olamamaktadırlar. Bireysel farklılıklar, bütün alanlarda olduğu gibi, okumanın öğrenilmesinde de etkili olmaktadır.

    Okuma bozukluklarının teşhis ve tedavisinde çalışanlar, zekâ yaşı 6 dolaylarında olan çocukların okumayı rahat söktüklerini, zorlanmadan okuduklarını ileri sürmektedirler. Ancak son yirmi beş yılda yapılmış olan araştırmalar, elverişli çevre koşullarında büyüyen çocukların, dört yaşlarında okuma öğrenebildiklerini, bireysel eğitim ve özel alıştırmalarla iki-iki buçuk yaşındaki çocuklara da okuma öğretilebildiğini ortaya koymaktadır. O halde okumaya hazır olma yaşı, çocuktan çocuğa değişebildiği gibi, öğrenme koşullarının elverişli oluşuna göre de değişmektedir. Çocuğun okumayı erken öğrenebilecek olgunluk düzeyine ulaşmasında, bireysel özellikleri kadar, içinde yaşadığı çevrenin uyaranları, kendisine uygulanan geliştirme programı ve yaptırılan alıştırmalar etkili olmaktadır. Bu gerçeğin ortaya çıkmasıyla anlaşılmıştır ki: okul öncesi dönemde önemli olan çocuğa küçük yaşta okumayı öğretmek değildir. Asıl önemli olan: tüm çocukları okuma-yazma öğrenmeye hazırlıklı kılacak eğitim programları geliştirmek, bu programlarda yer alacak etkinlikleri belirlemek, çocukları bedensel, zihinsel, duygusal ve toplumsal açıdan en iyi şekilde geliştirecek olanakları onlara sağlanmaktır.

    Okul öncesi dönemde, okuma ve yazma öğretme konusunda, ana-baba ve eğitimcilere düşen en büyük görev, çocuklara bilinçsiz bir şekilde erkenden okumayı ve yazmayı öğretmek değil, onları bu öğretime en iyi şekilde hazırlamaktır. Okul öncesi dönemde çocuğu okul ve öğrenim yaşamına en iyi şekilde hazırlayan kurum: iyi bir anaokuludur. Çünkü anaokulunun amaçları, çocuğun sağlıklı büyümesi, dengeli ve uyumlu bir kişilik geliştirmesi; zihinsel yönden gelişmesi; duygusal ve sosyal açıdan olgunlaşması; ana dilini anlama ve iyi kullanabilme yeteneğini kazanması; gelecekteki okul ortamına ve toplum yaşamına hazırlanması için uygun ortamı hazırlamaktır.

    Anaokulunun işlevleri de, çocuğun:

    Sağlıklı büyümesi için:

  • Beden gelişimini sağlamak

  • Psiko-motor gelişimine yardımcı olmak

  • Duyularını uyarmak

  • Algılarını geliştirmek

  • Zihinsel yönden gelişmesi için:

  • Zekâ gelişimini etkileyen uyarıcıları sağlamak

  • Kendisini ve çevresini tanımasına fırsat vermek

  • Doğayı tanıtmak

  • Yetenek ve becerilerini geliştirmek

  • İlgileri doğrultusunda yönlendirmek

  • Öğrenmeye karşı ilgisini uyandırmak

  • Duygusal açıdan olgunlaşması için:

  • Sevgi, ilgi, güven ve özgürlük ihtiyaçlarını karşılamak

  • Sevgi, saygı, güven duygularını yaşamasına fırsat vermek

  • Yaşıtlarıyla, kendisinden küçük ve büyüklerle iyi geçinmesini sağlamak

  • Duygularını dile getirmesine fırsat vermek

  • Duygusal sorunlarından kurtulmasına yardımcı olmak Toplumsal yönden olgunlaşabilmesi için:

  • Grup içinde yaşamasını, topluma katılmasını sağlamak

  • Çevresindekilerle iyi ilişkiler kurmasına yardımcı olmak

  • Sosyal yaşamın gerekleri olan yardımlaşma, paylaşma, dayanışma ve işbirliği kavramlarını kazanmasına fırsat yaratmak

  • Uyumlu ve sağlıklı bir kişilik kazanması için:

  • Kendi güçlerini ve yetersizliklerini tanımasına olanak sağlamak

  • Kişiliğini güçlendirecek etkinliklere yöneltmek, toplum kurallarını benimsetmek

  • Okul ortamına ve toplum yaşamına hazırlanması için:

  • Beslenme, uyku, temizlik, kurala uyma gibi alışkanlıkları kazandırmak

  • Çevresindeki nesneler ve canlılar âlemini tanıtmak

  • Kendi bedenini ve uzuvlarını tanımasını sağlamak

  • Aile ortamında alamadığı bilgileri tamamlamasına olanak vermek

  • Yetenek ve becerilerini kullanabileceği, mutlu olabileceği etkinlikleri yaratmaktır.

  • (Anaokulunun işlevleri farklı başlıklar altında toplanmışsa da, bu etkinlikleri kesin sınırlar içinde gruplandırmak mümkün değildir, çünkü çocuğun bedensel gelişimini sağlayan bir etkinlik, diğer gelişim yüzlerini de etkileyebilmektedir.)

    Anaokulunun amaçlarını gerçekleştirmesi, işlevlerini yerine getirmesi ancak çocukların ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir programla mümkündür. Bu programda yer alması gereken etkinlikler: Oyunlar (bireysel oyunlar, grup oyunları, taklit oyunları, bahçe oyunları), serbest faaliyetler ve yaratıcı etkinlikler (resim, müzik, dans, ritmik jimnastik), serbest ifade etkinlikleri (piyesler, kukla oyunu, pantomim, drama, taklitler), özel iletişim etkinlikleri (serbest konuşma, soru-cevap yoluyla diyalog, şarkı, şiir, hikâye, masal okuma ve anlatma), masa başı faaliyetleri (çizme, boyama, kesme, yapıştırma, model yapma, maket yapma), boncuk dizme, yap-boz oyunu... gibi etkinliklerdir.

    Eğlendirici, dinlendirici ve geliştirici işlevleri olan bu etkinlikler, çocuğun her yönüyle gelişmesini sağlayan, onu gelecekteki okul çalışmalarına hazırlayan etkinliklerdir. Bu etkinlikler sırasında çocuklara her türlü araç-gereç malzeme ve materyel sağlanmalıdır. Okul öncesi dönemde su, kum, kil, çamur gibi doğada bulunan malzemeler; oyun hamuru, cam macunu gibi maddeler; kalem, kağıt, makas, yapıştırıcı, boya (mum boya, sulu boya, parmak boyası, kuru boya) gibi araç-gereçler; top, bebek, lego gibi oyuncaklar; çeşitli oyunlarda kullanılabilecek her türlü artık malzeme (eski giysiler, bez, kumaş ve yün parçaları, eski yoğurt kapları, kullanılmış makaralar) çocuk için değeri büyük olan oyun materyelidir. Bütün bu malzemeler, uygun bir ortam içinde, konunun uzmanı eğitimciler tarafından çocuğa sunulduğunda, çocuk en iyi şekilde gelişme fırsatı bulmuş, geleceğe de en iyi şekilde hazırlanmış olacaktır.

    http://www.ekipnormarazon.com

     

    Çocuk Eğitimi  --  Anasayfa  




    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Biyoloji Dersi 12.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Biyoloji Dersi 11.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Biyoloji Dersi 10.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Biyoloji Dersi 9.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
     .
    ...........2012 - 2013 Yılı Biyoloji Dersi Yıllık Planları


                   9.Sınıf Biyoloji  Yıllık Planı
                   10.Sınıf Biyoloji Yıllık Planı
                   11.Sınıf Biyoloji Yıllık Planı
                   12.Sınıf Biyoloji Yıllık Planı
    .
               Diğer derslerin yıllık planlara git
    .



    0 Yorum - Yorum Yaz

    Ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 40'ında görülen troid nodülleri artık radyofrekans ile tedavi ediliyor. Cerrahi tedaviye alternatif olarak uygulanan radyofrekans tedavisi hastaya birçok kolaylık sağlıyor.

    Fatih Üniversitesi Sema Sağlık Uygulama Hastanesi Radyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ömer Etlik, son yıllarda troid nodüllerinde cerrahi tedaviye alternatif olarak Radyofrekans tedavisinin başarı ile kullanılmaya başlandığını söyledi.

    Halk arasında çok sık görülen troid nodüllerinin çoğunun iyi huylu olmasına ve herhangi bir tedavi gerektirmediğini ancak bazı nodüllerin sayı ve boyutlarının artmasına bağlı olarak nefes borusuna bası, kozmetik problemler gibi sorunlar ortaya çıkardığını belirten Doç. Dr. Etlik, radyofrekans ile tedavinin avantajlarını anlattı.

    Doç. Dr. Etlik, konuyla ilgili şu bilgileri verdi: "Zehirli guatr olarak da bilinen, hormon salınımı yapan nodüllerde, boyuta bakılmaksızın tedavi gerekliliği vardır. Cerrahi tedavi temel yöntem olmakla beraber her hasta için uygun değildir. Diğer yandan cerrahi tedavide sıklıkla troid bezinin tamamı çıkarıldığı için hasta bundan sonraki hayatında devamlı troid hormonu almak zorundadır. Ayrıca cerrahi tedavide ses sinirinin hasar görme ve komşu bezlerin yanlışlıkla alınma ihtimali gibi riskler bulunmaktadır.

    Troid nodüllerinin Radyofrekans yöntemi ile tedavisinde 1 ay sonra yüzde 30-50, 6 ay sonra ise yüzde 50-80 arasında volüm azalması gerçekleşmektedir. Literatürde yayınlanan makalelerde radyofrekans tedavisi ile nodüllerin yüzde 90 ında en az yüzde 50 oranında volüm azalması gerçekleştiği hatta yüzde 28 oranında nodülün tamamen kaybolduğu bildirilmektedir. Radyofrekans ablasyon işlemi lokal anestezi ile ultrasonografi rehberliği kullanılarak ve hastane yatışı gerekmeden yapılabilmektedir.

    Troid nodüllerinde radyofrekans tedavisi, cerrahi tedaviyi kabul etmeyen veya cerrahi tedaviye uygun olmayan hastalarda, zehirli guatr olarak bilinen hormon salan nodül varlığında, kozmetik probleme yol açacak kadar çok ve büyük boyutlu nodül varlığında ve nefes borusuna baskı yapan nodüllerin tedavisinde uygulanabilir.

    Radyofrekans tedavisine ait bazı komplikasyonlar olabilmektedir. Bunlar iğne giriş yerinde kanama, yanma, geçisi ses değişikliği, ateş, troid fonksiyonlarında artma ya da azalma şeklinde sıralanabilir. Ancak bunların hepsi kısa sürede, herhangi bir sekel bırakmadan ve özel bir tedavi gerektirmeden geçmektedir.

    Troid nodüllerinde radyofrekans tedavisi ameliyata ait komplikasyonları içermeyen, ayaktan hasta grubuna uygulanabilen cerrahi tedaviye alternatif etkili bir yöntemdir."

    www.memurlar.net

    Sağlık Yazıları




    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Din Kültürü Dersi 12.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Din Kültürü Dersi 11.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Din Kültürü Dersi 10.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Din Kültürü Dersi 9.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı İngiizce Dersi 12.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı İngiizce Dersi 12.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı İngilizce Dersi 11.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı İngilizce Dersi 10.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı İngilizce Dersi 9.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Kimya Dersi 12.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Kimya Dersi 11.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                       Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Kimya Dersi 10.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Kimya Dersi 9.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
     .
    ...........2012 - 2013 Yılı Din Kültürü Dersi Lise Yıllık Planları


                   9.Sınıf Din dersi Yıllık Planı
                   10.Sınıf Din dersi Yıllık Planı
                   11.Sınıf Din dersi Yıllık Planı
                   12.Sınıf Din dersi Yıllık Planı
    .
               Diğer derslerin yıllık planlara git
    .



    0 Yorum - Yorum Yaz
     .
    ...........2012 - 2013 Yılı İngilizce Dersi Lise Yıllık Planları


                   9.Sınıf İngilizce Yıllık Planı
                   10.Sınıf İngilizce Yıllık Planı
                   11.Sınıf İngilizce Yıllık Planı
                   12.Sınıf İngilizce Yıllık Planı
    .
               Diğer derslerin yıllık planlara git
    .



    0 Yorum - Yorum Yaz
     .
    ...........2012 - 2013 Yılı Kimya Dersi Yıllık Planları


                   9.Sınıf Kimya Yıllık Planı
                   10.Sınıf Kimya Yıllık Planı
                   11.Sınıf Kimya Yıllık Planı
                   12.Sınıf Kimya Yıllık Planı
    .
               Diğer derslerin yıllık planlara git
    .



    0 Yorum - Yorum Yaz

    Sevgisiz büyüyen çocuğun ruh sağlığı bozulur

    Çocukken duygusal olarak ihmal edilen kişilerin yetişkinlikte inme geçirme riskinin daha fazla olabileceği belirlendi. 

     ABD'deki Rush Alzheimer Merkezi'nden Robert S. Wilson ve ekibinin yaptığı araştırmaya, unutkanlık sorunu olmayan, 55 yaş ve üzerindeki kişiler katıldı.

    18 yaşından önce fiziksel ve duygusal istismara uğrayıp uğramadıklarını anlamak üzere, katılımcılardan ebeveynlerinin boşanıp boşanmadığı, ailenin maddi durumu, ebeveynleri tarafından sevildiklerini hissedip hissetmedikleri, kemerle ya da başka nesnelerle cezalandırılıp cezalandırılmadıkları, cezalandırıldıklarında ne hissettiklerini de kapsayan soruları yanıtlamaları istendi.

    3,5 yıl süren araştırma boyunca katılımcılardan 257'si yaşamını yitirdi. Bu kişilerden 192'sine otopsi yapıldı. Otopsi yapılanlardan 89'unun inme belirtileri gösterdiği belirlendi.

    Bilimadamları, çocuklukta duygusal olarak ihmal edilmiş kişilerin inme geçirme riskinin diğerlerinden neredeyse 3 kat fazla olduğunu vurguladı.

    Sonuçların şeker hastalığı, spor ve sigara alışkanlığı, kalp ve endişe sorunları gibi etkenler de gözönüne alındığında değişmediği kaydedildi.

    Daha önce bazı araştırmaların, çocukluktaki duygusal ihmalin ilerde ruh hastalıkları riskini artırdığını gösterdiğini belirten bilimadamları, bu araştırmada ise travmatik çocukluk deneyimleri gibi etkenlerin ileri yaşta fiziksel hastalıkların gelişimini de etkiliyor olabileceğinin belirlendiğini ifade etti.
    AA

    Çocuk Eğitimi  --  Anasayfa  




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Çocuğunuz ödev yapmayı sevmiyor mu?

    Okul yılları süresince çocuklar "Oğlum derslerini bitirdin mi? Kızım ödevin yaptın mı?" gibi sorularla karşılaşır.. 

    Bu sorularla ve üzerlerindeki baskıyla ödev yapma alışkanlarını hayatlarının en zorlu işi gibi düşünebilir ve bu durum çoğu kez onlar için bunaltıcı bir duruma dönüşebilir

    Ödev kelimesi kimi çocuk için eğlenceli ve gerekli bir anlam ifade ediyorken, kimileri için kabus haline gelebiliyor. Reem Nöroloji Merkezi'nden Uzman Dr. Mehmet Yavuz'a göre ödevlerin başlıca amacı, öğrencilerin anne-baba, öğretmen ya da bir başka öğreticiden bağımsız olarak, kendi kontrol ettiği çabalarla tamamlamasıdır.

    Böylece çocuk kendi kendine sürekli artan bilgiye ulaşabilir ve o bilgileri işleyerek kendi düşünme biçimini oluşturabilir.  

    Bunları zaten biliyorum ödeve ne gerek var ki!

    "Çocuğun ödev yapma alışkanlığını bilinçli bir şekilde kavrayıp, devamlılığının sağlanması için öncelikli olarak çocuğa ödev yapması gerektiğinin neden önemli olduğu, onun anlayabileceği bir dille açıklanmalı" uyarısı yapan Dr. Yavuz sözlerini şöyle sürdürdü:

    "Bu bilince sahip olmadan ödev yapmaya yönlendirilirse ödev yapmanın gerekliliğini anlamadan, sadece zorunluluktan dolayı ve özenmeden ödevlerini aceleyle bitirmeye odaklanır.

    Nitekim çocuklar, ödevlerin gereksiz ve angarya görevler olduğunu, kendilerini ders çalışmaktan alıkoyduğunu düşünebilirler. 'Ben bunları zaten biliyorum ödeve ne gerek var ki?' diye yakınabilirler. Bu nedenle ödevlerin de bir çeşit ders çalışma pozisyonu olduğu ve gereksiz bir çalışma olmadığı telkin edilmelidir."

    Bu düzenlemeleri yapın

    "Çocuk ödev yaparken, ses, ışık, mobilya düzen, sıcaklık vb. değişkenler açısından tercihleri belirlenmeli.

    "Ders çalışacakları ya da ödevlerini yapacakları uygun ortamlar sağlanmalı.

    "Çalışma odasında televizyon gibi dikkatlerini dağıtacak eşya ya da cihazlar  bulundurulmamalı.

    "Oda sıcaklığı ortalama 23 dereceyeye ayarlanmalı. Çünkü daha sıcak ya da soğuk ortamlar, çocukların öğrenme ve algılama kapasitelerini olumsuz etkiler.

    Motivasyonunu yüksek tutun

    Belli aralıklarla ödeve mola verilmesi ve molalarda çocuğu ödüllendirmek, çocuğun ödev yapmaya yönelik motivasyonunu artırır" diyen Dr. Yavuz, "Çocuğun uyku ve yemek saatlerinin düzenli olmasına özen gösterilmelidir. Çocuk okuldan geldiğinde dinlenmesi için ona belli bir süre verilmelidir. Çocuklar bu süre de anne-babasıyla sohbet edebilir, oyun oynayabilir ve yemek yiyebilirler. Çocuğun ödev yapmak için ayıracağı süreye çocukla birlikte karar verilmeli" şeklinde konuştu.

    Desteğinizi eksik etmeyin

    Ödev yapma sürecinde çocuğa hiç yardım etmemenin zorluklar karşısında desteksiz kalabileceği duygusunu uyandırabileceğine de değinen Dr. Yavuz şu açıklamaları yaptı: "Burada yardımdan kastımız çocuklar yorulduğunda onların yerine ödevlerini yapmak değil, nasıl yapması gerektiği konusunda çocukları bilgilendirmeniz, mesela;

    -Sözlüğe nasıl bakacağını göstermek

    -Bilgiye nasıl ulaşacağını öğrenmesini sağlamak

    -Bunları kendi yapabilecek hale gelene kadar yönlendirici olmak

    Bu sayede çocuklarımızın, bilinçli bir şekilde ödev yapma alışkanlığı kazanmasına zemin hazırlamakla beraber; kendisiyle ilgilenildiği duygusunu hissettirerek duygusal gelişimine de katkı sağlarsınız."

    Mutlaka kontrol edin

    Çocukların yaptığı ödevlerin öğretmen ve anne baba tarafından kontrol edilmelisi gerektiğine de değinen Dr. Yavuz,  "Ödevlerin okulda öğretmene sunulmadan önce anne baba tarafından kontrol edilmesi, çocuklara yaptıkları hataları düzeltme ve eksikleri giderme fırsatı verir. Öğretmenler de, yapılan ödevleri dikkatle incelemeli ve sonraki ödevler için teşvik ve motive edici tutum sergilemeli" diye konuştu.

    Evdeki huzur önemli

    İyi bir ev ortamı, aile ilgisinin ödev yapmada ve akademik başarıyı arttırmada önemli bir rolü vardır. Ödev yapma sürecinde ailelerin çocuklarına karşı tutumları oldukça önem taşımaktadır. Ailelerin olumsuz tutumları çocukları ebeveynlerinden ve ödev yapma alışkanlığından uzaklaştırabilir.   

    SERDA KIVILCIM - BUGÜN GAZETESİ

    Çocuk Eğitimi  --  Anasayfa  




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Çocuğunuza tutmayacağınız sözler vermeyin

    Çocuk Gelişim Uzmanı Zülfiye Çakır, çocuk yetiştirmenin boş bir levhayı işlemek gibi olduğunu söyledi. Çocuğunailenin ve çevrenin katkısı ile şekillendiğini dile getiren Çakır, "
    Her çocuk farklı kişiliğe sahiptir ve ayrı bir ferttir. Zihni, fiziki, psikolojik ve sosyal gelişim için farklı kapasitesi vardır.

    Çocuğunuzun kendi potansiyelini bütünüyle fark etmesi, onunla aranızdaki iletişime bağlıdır. Çocuklarımızın kendine güvenen, yaşına uygun becerileri yerine getiren, sağlıklı fertler olmaları için biz anne ve babalara büyük görevler düşüyor
    " dedi.

    Anne ve babalara tavsiyelerde bulunan Çakır, "Çocuğunuzu sevin, ona sarılın, başını okşayın, önemli olduğunu hissettirin ve ona sevdiğinizi söyleyin. Çocuğunuzla verimli vakit geçirin.

    Geçirdiğiniz zamanın süresi değil içeriği önemlidir. Birlikte oyunlar oynayın, yemek yapın, yürüyüşe çıkın ve daha az televizyon seyredin. Çocuğunuzu sabırla dinleyin. Sizden ayrı fikirleri olduğunda da onu dinleyin ve fikrini önemseyin
    " diye konuştu.

    "TUTMAYACAĞINIZ SÖZLER VERMEYİN"

    Ebeveynlerin çocuklarına seçenekler sunmasını tavsiye eden Çakır, "Yaptığınız davranışların sebebini ona açıklayın. Çocuğunuzun deneyerek, yaşayarak öğrenmesine fırsat tanıyın. Aşırı korumacı tutumdan sakının.

    Zorlamayın, sıkmayın, boğmayın, onun kişiliğini zorla değiştirmeye çalışmayın, sabırla ve emekle onu kazanabilirsiniz. İyi davranışa ödül, kötü davranışa eğitim verin. Çocuğunuza her zaman dürüst olun. Pembe de olsa yalanlar söylemeyin, yapamayacağınız sözler vermeyin
    " şeklinde konuş

    Çocuk Eğitimi  --  Anasayfa  




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Aşırı kıskanılmak, kadını aşağılanmış hissettiriyor.

    Kıskançlığa bağlı sorunlar eşler arası sorunlar arasında ciddi bir öneme sahiptir. Bu anlaşmazlıklarda bazen eşlerden birinin, bazen de her ikisinin ölçüyü kaçırdığını, eşlerin günlük hayatta maruz kaldıkları streslerle başa çıkamamalarının ve buna eklenen üslup hatalarının da sorunları daha da büyüttüğünü görmekteyiz.

    Bazıları, "Eşim evlendiğimizden beri kıskanç yapılı bir insandı. Fakat son zamanlarda sürekli beni izliyor ve her davranışımı eleştiriyor." diye şikayet ediyor. Diğer eş kıskançlığının aşırı olduğunu kabul ettiğini fakat eşine güveninin sarsılmasında bazı olayların etkili olduğunu ifade ediyor.

    Bazı eşler de ortak manevi değerlere sahip olarak evlendiklerini fakat eşinin zamanla değiştiğini, karşı cinsle iletişimde güvenini sarsmasa da bazı davranışlarının kendisini rahatsız ettiğini anlatarak anlaşılmak istiyor.

    Diğer taraftan kariyer sahibi bazı hanımlar eşleriyle çalışma şartları hususunda anlaştıkları halde sürekli kıskançlık ifade eden sözleri karşısında kendilerini çok kötü ve aşağılanmış hissettiklerini ifade ediyor.

    Eşler arasındaki kıskançlık ölçülü olduğu takdirde eşlerin birbirine önem verdiğini gösteren, sevgisini artıran birbirini yanlış davranışlardan koruyan tabii bir duyguyken aşırı olduğu taktirde kişinin hem ruh sağlığına hem de evlilikteki uyuma zarar veriyor. Eşler arasında kıskançlığın kontrolden çıkmasında kişisel özellikler ve özgüven sorunları kadar günlük hayat şartları da etkili oluyor.

    İş hayatının getirdiği mesai şartlarına bağlı olarak karşı cinsle sık görüşülmesi gerektiğinde güven duygusunu sarsacak davranışlardan kaçınmak gerekiyor.

    Eşler bazen yardım almak ya da yardımcı olmak gibi nedenlerle karşı cinsten bir kişiyle normalden sık veya mesai saati dışında görüşüp bu kişi hakkında eşlerine normalden daha sık bahsediyor.

    Aynı şekilde internet ve cep telefonlarının bilinçsiz kullanımı da karşı cinsle konuşmayı ve iletişimi kolaylaştırıyor. Başlangıçta iş görüşmesi, insani duygularla yardım etme ya da bilgi alışverişi şeklinde başlayan bir konuşma bile kolaylıkla farklı şekillere dönüşebiliyor.

    Günlük hayatta karşı cinsle iletişim konusunda dikkatli davranan kişiler bile bazen böyle durumlarda kontrolü kısmen de olsa kaybediyor. Bilinçli kişilerde böyle iken psikolojik sorunları olanlarda durum daha da vahim bir hal alıyor.

    Kendisini rahatsız eden bir davranış gören taraf, daha sonra eşini sürekli takip etmeye, sorgulamaya başlıyor. Bu da evliliğin devamını zorlaştırıyor. Evlilikte bağlılık ve vefa kadar güven de önemli olduğundan; küçük hataların sürekli hatırlatılması kişinin kendine güvenini ve kendisini geliştirmesini engelliyor. Eşler kendileri ne kadar ölçülü olsalar da yakın çevrelerinde yaşanan olumsuz olaylar aşırı kıskançlığı tetikliyor.

    Öncelikle kıskançlık duygusunun doğru ifade edilmesi gerekiyor. Kişi kendisini rahatsız eden durum ne ise bunu aşırı ifadelerden ve şiddetten kaçınarak net olarak ifade etmelidir.

    Davranışlarının kendisi fark etmeden eşinin kıskançlık duygularını artırdığını anlayan kişi de eşini suçlamak, aşırı suçluluk duygusuna kapılmak veya savunmaya geçmek yerine onu anladığını ifade etmelidir. Kıskançlık aslında tabii ve yararlı bir duygu iken aşırı olduğunda patolojik bir hal alıyor.

    Bazen eşler ortada geçerli bir neden yokken de aşırı kıskanç olabiliyor. Gündüz perdeleri sürekli kapatan, eşinin ailesini ya da bir arkadaşını ziyaret etmesine bile izin vermeyen kişiler de var.

    Bu gibi durumlarda kişi kendisindeki sorunu fark eder psikolojik destek almayı kabul ederse olumlu netice alınıyor. Bazen sadece terapi bazen de ilaç tedavisi ile patalojik hal almış kıskançlık sorunları çözüme kavuşabiliyor.

    Kıskançlık duygusunun artmasında eşlerin birbirine yeteri kadar zaman ayırmaması, sevgi ve bağlılık ihtiyaçlarını yeteri kadar karşılamaması da önemli bir etkendir.

    Kıskançlığın aralarında ciddi şekilde rahatsızlığa yol açtığını düşünen eşler evliliklerini bir kere daha gözden geçirmeli, sorunlarına birlikte çözüm bulmalıdır.

    Birbirine yeteri kadar zaman ayıran, sohbet etmeye önem veren, günlük hayatını paylaşan, yakın çevresindeki kişiler hakkında bilgi veren ve sınırlara dikkat eden sağlıklı kişilerde aşırı bir kıskançlık görülmüyor.

    Eşler evliliklerine bakım yapmayı ve küçük sürprizlerle de olsa heyecanı canlı tutmayı ihmal etmemeliler.

    Kaynak: ZAMAN

    Ergenlik Yazıları




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Erkekler kadınlara sormadan evden çıkamıyor

    İngiltere’de yapılan araştırmaya katılan erkeklerin büyük bir kısmı işe giderken giyecekleri kıyafetlere eşlerinin karar verdiğini itiraf etti.

     İngiltere’de popüler bir erkek giyim markası tarafından erkeklerin giyim alışkanlıkları üzerine yapılan araştırmada erkeklerin kıyafet seçimini kadınların yaptığı ortaya çıktı.

    Çalışmaya katılan 1000 erkekten 500’ü ertesi gün işe giderken ne giyeceklerine beraber yaşadıkları kadının karar verdiğini belirtti.

    Bekar erkekler dışarı çıkmadan önce doğru bir kıyafet seçimi yapıp yapmadıklarını annelerine danıştığını söylerken her üç erkekten biri iki dakikadan az bir sürede hazırlanarak evden çıktıklarını belirtti.

    Ayrıca çalışmaya katılan erkeklerin sadece %6’sının alışveriş yapmaktan hoşlandığı ortaya çıktı.

    Yaşam Yazıları




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Çocuklar neden şımarık olur?

    ABD’de yayımlanan haftalık New Yorker dergisi modern çağın çocuklarının neden şımarık yetiştiği konusunu araştırdı...

     İzquierdo 2003 yılında bir Amazon kabilesi ile birkaç ay boyunca beraber yaşadı. Kabilede çocukların gelişimini inceleyen Izquierdo şehirde yaşayan çocuklarla kıyasladı.


    Ayağını bağlayamıyor

     Izquierdo’yu şaşırtan kabilede çocukların yetenekleri oldu. 3 yaşından itibaren anne ve babalarına yardım etmeye hatta keskin bıçaklarla kendilerine zarar vermeden meyve kesmeye başlayan çocuklar 6 yaşlarına geldiğinde balığa, ava çıkıyor, temizlik, yemek gibi konularda ustalaşıyordu.

    Matsigenka kabilesindeki durumu bir arkadaşıyla paylaşan Izquierdo onun şehirde yaptığı bir araştırma ile kendi incelemesini kıyasladı. Elinor Ochs’un kentte yaşayan çocuklar üzerine yaptığı araştırmada da çocukların kendi ayakkabılarını bağlamaktan bile aciz oldukları görüldü.

    Çok hediye almayın
    Modern çağın çocuklarının bu durumları ailelerin çocuklarının onayını istemesine bağlandı. Uzmanlar geçmişte çocukların ailelerin onayını istediklerini bu durumun artık değiştiğini açıkladı. Çocuklara çok fazla kıyafet, oyuncak ve hediye alınması da şımarıklığın sebebi olarak gösterildi. Ayrıca aileler davranışlarının çocuklarının geleceğini çok fazla etkileyeceğini düşünüyor. Bu nedenle çocukları hayal kırıklığına uğratmaktan korktukları için çok fazla üzerlerine düşüyor.

    Hayır demeyi öğretin
    Uzmanlar bunun tam tersinin yapılmasını çocuğa hayır demeyi bilmeyi ve güvenmeyi öneriyor. Modern ebeveynlerin bir diğer hatası çocuklarının kapasitelerini hafife almak. Ayrıca aileler çocuklara iş yaptırmaya çalışmanın daha yorucu olduğunu düşünerek kendi kendilerine yapmayı tercih ediyor. 

    Bu da çocuğun daha da şımarmasına neden oluyor. ABD’de yayımlanan Wall Street Journalgazetesinin eski bir çalışanı olan Pamela Druckerman da evlendikten sonra yaşamaya başladığıFransa’nın başkenti Paris’te Fransız ebeveynlerini gözlemleme şansı buldu.

    Kızı Bean’in sokakta ağlayan ve şımarıklık yapan tek çocuk olduğunu söyleyen Druckerman Fransız ebeveynlerinin sırrının çocukları önemsememek olduğunu söyledi.

    Druckerman’a göre Fransız ebeveynler çocuklarını görmezden gelmelerinin ve hayal kırıklığına uğratmalarının onların geleceğini etkilemeyeceğini düşünüyor. Hatta hayal kırıklığını bilmeyen çocukların gelecekte başarısız olacağına inanıyor.  

    Çocuğa ‘hayır’ demeyi bilmek de Fransız ebeveynlerinin bir diğer özelliği olarak sayılıyor.

     
     
    www.haberturk.com



    0 Yorum - Yorum Yaz

    Duyguları açıkça ifade etmek korkuyu azaltabilir

     ABD'nin Kaliforniya Üniversitesi’nden bilimadamlarının yaptığı araştırma,  duyguların açığa vurulmasının korkuyu büyük ölçüde azaltabileceğini gösterdi.

    Bilimadamları, örümcekten korkan 88 kişiyi 4 gruba ayırdı. Katılımcılar  kapalı bir yerde tutulan tarantulanın önüne oturtuldu.
     
    İlk gruptakilerden "Çirkin ve korkunç örümcek beni endişelendiriyor ve  korkutuyor" gibi cümleler kurarak duygularını ifade etmeleri istendi.
     
    İkinci gruptakilerden, "Bu küçük örümcek bana zarar veremez, ondan  korkmuyorum" benzeri, üçüncü gruptakilerden korku anında hissettikleriyle ilgili  olmayan cümleler kurmaları ve dördüncü gruptan hiçbir şey söylememeleri istenerek  tarantulaya yaklaşmaları sağlandı.
     
    Bilimadamları, 1 hafta sonra katılımcılardan açık havada muhafaza edilen  taratulaya adım adım yaklaşmalarını hatta hayvana dokunmalarını isteyerek, bu  kişilerin hayvana ne kadar yaklaştıklarını belirledi ve psikolojik durumlarını  değerlendirdi.
     
    Araştırmacılar, ilk gruptakilerin tarantulaya diğer 3 gruptakilerden daha  fazla yaklaşabildiğini ve ellerinin diğer gruptakilerden daha az terlediğini  gördü.
     
    Araştırmaya imza atanlardan Matthew Lieberman, tam olarak sebebini  anlamasalar da örümcekten korkanların sadece korkuyu hissetmek yerine,  hissettiklerini cümlelerle ifade etmelerinin fark yarattığını vurguladı.
     
    Lieberman, örümcek için söylenen kelimeleri de incelediklerini  belirterek, ne kadar olumsuz kelime söylenirse korkunun o kadar azaldığını  gördüklerini ifade etti.
     
    Bilimadamları, sonuçlardan yola çıkarak, bu yaklaşımın tecavüz  mağdurları, aile içi şiddete maruz kalanlar ya da savaştan dönen askerlere  faydalı olup olmayacağını araştırdıklarını belirtti.
     
     Araştırma "Psychological Science" dergisinin internet sitesinde  yayımlandı. (Milliyet)

    Yaşam Yazıları 



    Bırakın bebeğiniz ağlasın

     Bırakın bebeğiniz ağlasın Avustralya'da yapılan araştırmada ebeveynlerin ağlayan bebeklerini susturmak için hemen harekete geçmemeleri gerektiği sonucuna varıldı.

    Avustralya’da ebeveynlerin ağlayan bebeklerine nasıl yaklaşması gerektiği konusunun araştırıldığı bir çalışma yapıldı.

    Bilim insanları ebeveynlere çocukları ağlamaya başladığında bir süre bekledikten sonra susturmak için harekete geçmelerini öneriyor.

    7 aydan 6 yaşa kadar olan 326 çocuk üzerinde yapılan ve sonuçları “Pediatrics” dergisinde yayınlanan araştırmada anne-babaların ağlayan çocuklarına kısa bir süre müdehale etmeyip kendi kendilerine susmasını beklemenin olumlu sonuçlar doğurduğu üzerinde duruldu.

    Bilim insanları ebeveynlerin “kontrollü ağlama” metoduyla bebekleri ağlamaya başladıktan sonra bekleme süresini çoğaltarak onların kendi kendilerine susma alışkanlıklarını kazandırabildiklerini belirtti.

    Çalışmayı yürüten ekipten Dr Anna Price konuyla ilgili olarak şunları söyledi:

    “Anne-babalar kendilerini bir gece 2 dakika, diğer gece bebek ağlamaya başladıktan 5 dakika sonra müdehale etmeye alıştırabilirler. Bunda bebek açısından bir sakınca yok.

    Fakat ebeveynler ağlamaya başlayan bebeklerinin odalarının kapısını kapatıp onlarla ilgilenmiyormuş gibi yapmasın. Arada sırada odalarına girip bebeğin ne yaptığına baksınlar.

    Bu alışkanlık sayesinde anneler de bebekler de geceleri kaliteli uyuyabilir.”

    kaynak:haberturk.com




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Çocuğun çizdiği resimlerde aile içi iletişim kopukluğunun yaşandığını nasıl anlarız?

    Ailede iletişim kopukluğu, aileyi konu alan resimlerde açıkça görülmektedir.

    Resimde aile üyelerinin birinin veya birkaçının eksikliği ( annenin, babanın, kardeşlerin, aile içinde yaşayan diğer fertlerin hala, amca, dede, ninenin vb. çizilmemiş olması ).

    Aile fertlerini çizmeyi red etmesi, ebeveyn figürlerinin olmaması parçalanmış aileyi, sevgi eksikliğini,  anne baba ve çocukların arasına nesnelerin yerleştirilmesi, aile bireylerinin arasına köprü, gökdelen evler, yol, ırmak, ağaçların vb. çizilmesi, iletişim problemlerinin bir göstergesi olarak kabul edilebilinir.

    Anne babanın çok büyük çocuğun çok küçük veya anne babadan birinin büyük diğerinin küçük çizilmiş olması ailede baskıyı aile fertleri arasında problemin olduğunu baskıcı ve otoriter tutumu, anne babanın çok abartılı çizimi onlara duyulan hayranlığı da temsil edebilir.

    Resimde küçük kardeşin anne babanın elinden tutuyor olması ve diğer çocuğun çok uzaklarda çizilmesi veya hiç çizilmemiş olması, sevgi yoksunluğunu, kardeş kıskançlığını, kendisini yok saydığını, iç çatışmaların bir göstergesi olabileceği düşünebilinir.

     

    Çocuk Eğitimi  --  Anasayfa  




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Resimlerde ki figürlerin anlamları


    insan figüründe ki kısımların anlamları

     Büyük veya çok küçük kafanın çizilmesi zihinsel aktivite de problemlerin olduğunu, zihinsel geriliği ifade eder. Vücudun organlarının çizilmemesi veya eksik bırakılması endişe duyulan, rahatsızlık hissedilen kısımları yansıtır. Kolların abartılı çizimi aile içi ve çocuğa yönelik şiddeti, kolların çizilmemesi ise güç ve kuvvetin azlığını, ağzın büyük veya küçük çizimi dil ve konuşma problemi, ağzın çizilmemesi iletişim problemlerini....

    Gözlerin büyük çizimi merakı, boş ve anlamsız bakan gözlerin olması görme problemini ve görmeye bağlı öğrenme problemlerini...Burunun abartılı çizimi astım, bronşit vb. solunum yoluna bağlı problemlerin olduğunu burunun çizilmemesi güç savaşını, güçsüzlüğü, desteksizliği ifade diyor.

    Kulakların normalinden farklı, büyük veya küçük çizimi işitmeye bağlı problemlerin olduğunu....Ellerin çok büyük çizilmesi dayağı, şiddeti, çalma eylemlerini, çok küçük çizilmesi ise güvensizliği, çevreye uyum güçlüğünü ....Ayakların abartılı çizimi kendine olan güveni, küçük çizilmesi ise güvensizliği ve yardımsızlığı...Cinsel organların çizimi saldırganlığı, aşırı endişeyi ve anne babayı çıplak görmüş olmayı temsil etmektedir

    Ev figürlerinin yorumlanması

    Ev çocuğun duygusal yaşamının oluştuğu merkezdir. Evin saydam olarak çizilmesi, yaşamı canlılığı, içini göstermeyen duvarların çizilmiş olması ise karamsarlığı, yaşam ifadesinde ki güçlükleri, kendini anlatmakta karşılaşılan zorlukları ifade etmektedir.

    Evlerdeki bacalardan yükselen kalın dumanlar aile için de yaşanılan kavgaları, çatışmaları , sürtüşmeleri gösterir. Yüksek binalar ve gökdelenler çocuktaki özlem ve komplekslerin, gerginliğin yansımasıdır.

    Ezilme ve başkaldırma vardır. Evlerden çıkan yollar rehberliğe, yol gösterilmeye duyulan ihtiyaçtır. Resimlerde, insan resimlerinin azlığı veya yokluğu sosyal ilişkilerde kopukluğu belirtir.

    İnsan figürünün çokluğu ise sosyal ilişkilerde ki gelişmişlik düzeyini belirtir. Çizilen kuş resimleri özgürlüğe duyulan ihtiyaç hasrettir.

    Çizilen ağaçlarda meyve olması verimli olma isteği yeşil yapraklı ağaçlar canlılığı,solmuş yapraklı ağaçlar ve yaprak dökümü ölüm isteğini, ağaç köklerinin olması içgüdüye önem vermesi ve bağımlılık duygularını yansıtır. Resimlerde çok bulut veya koyu renkli bulutların olması çözülemeyen problemleri ifade etmektedir.

    Çocuk Eğitimi  --  Anasayfa  




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Çocuğun çizdiği resimlerle zekası arasında ilişki var mı?

    Evet. Şöyle ki;

    Zihinsel yetersizliği olan çocukların resimleri  

    Resimlerde belirgin herhangi bir konu yoktur. Plansızdır. Yaşıtlarının resim özelliklerinden oldukça gerilik gösterir.

    Resim cılız ve ilkeldir. Çoğunlukla kağıda resim yerine çeşitli karamalar yaparlar. Ayrıntılar bulunmaz.

    Örneğin insan resmi çiz dediğimizde sadece sınır belirten bir çizgi çizilir.

    Gözler, ağız, burun vs. çizilmez. Ev çizdiğinde çatısı kapısı, bahçesi başka bir yere çizilir.

    Çocukta resimleri ters çizme sıklıkla karşılaşılıyorsa öğrenme güçlüğü  çekebileceği düşünebilir. Örneğin ağaçların ters çizilmesi gibi...

    Üstün yetenekli çocukların resimleri

    Üstün kabiliyetli kişi diğer insanlardan farklı düşünebilme davranabilme kabiliyetine sahiptir.

    Resimlerde dikkati çeken ortak özellikler kısaca, akranlarından üstün bir performans göstermeleri, farklı kavramlar arasında mantıklı ilişkiler kurabilmeleri, gelişmiş hayal gücü, çizilen figürlerin hareket halinde olabilmesi, renklerin genelde canlı olması kağıdın tamamının kullanılması gibi......



    Çocuğun resim çiziminde gelişim aşamaları

     Çocuklar büyüyüp, olgunlaştıkça resimleri daha ayrıntılı oranlı ve gerçekçi olur. Her yaş dönemi resimlerinin belirgin özellikleri vardır. Kısaca onlara değinecek olursak şöyledir.

    1-karalama dönemi (1-4)yaş arası: Çocuklar bu yaşlar arasında gelişi güzel çizimler yaparlar. Resimler daha çok oyun amaçlıdır. Çizgiler, tren rayı vb. dir. 

     

    2-şema öncesi dönem (4-7) yaş arası: Üç yaş çocuğu tipik yuvarlak kafa çizebilir. İnsan çiz denilince, baş ve ayakları olan insan çizebilirler. Yüz hatlarını belirleyebilir.

    Dört yaş çocuğu kolları ve bacakları olan çöp adam çizebilirler. Beş yaşındaki çocuğunun yaptığı insan ve evler daha belirgin olmaktadır.

    Altı yaş çocuğunun yaptığı resimler de artık yavaş yavaş belirginleşir. Resimlerde yer zemini çizgisi mevcuttur. Resimlerde saydamlık da vardır. Örneğin ev çizimlerinde evin içindeki eşyalarında çiziliyor olması gibi...

     

    3-ŞEMATİK DÖNEM (7-9) YAŞLAR ARASI: Resimler daha belirgin ve ayrıntılıdır. İlk bakışta resmin ne olduğu kolaylıkla anlaşıla bilinir . Resimler daha gerçekçidir. Resimde mekansal ilişki vardır. Çocuklar yer çizgisi kullanırlar. Yer çizgisi çocuğun kendisi ve çevresiyle olan ilişkinin boyutunu temsil eder. Bu dönemde  kuş bakışı resim çizimleri ağırlıktadır.

     

    4-GERÇEKÇİLİK DÖNEMİ (9-12)YAŞLAR ARASI: Bu dönemde resimlerde daha ayrıntılı çizimler ve gerçekçi bir yaklaşım görülür. Resim konularında kızlar ve erkekler arasında farklılıklar gözlemlenir. Kız çocukları daha çok bebek resmi, portreler, elbiseler vb. erkek çocukları ise araba, gemi, uçak vb. çizerler. Resimleri beğenmeme, aşırı hassasiyet ve kendini ifade güçlüğü görülür.

     

    5-DOĞALCILIK DÖNEMİ(12-14)YAŞLAR ARASI: Nesneler orantılıdır. Resimler perspektiftir. Yakın çevrede gördüğü objelerin orantılarını, boyutlarını ve derinliklerini çizgileriyle yansıtmaya çalışır. Renkleri ise en iyi şekilde kullanırlar.

    Çocuk Eğitimi  --  Anasayfa  




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Konuşma Adabı:

    Her insan konuşmayı ve susmayı yerine ve zamanına göre en güzel şekilde ayarlamasını bilmelidir. Atalarımız da: “Çok söz yalansız, çok para da haramsız olmaz.” demiştir. Bir de şöyle güzel bir ifade vardır türkçemizde: “Bilirsen güzel kelam söyle ibret alsınlar, bilmezsen sükût eyle âdem sansınlar.” Allah insana bir ağız, iki kulak vermiştir. Bunun da en bariz şekildeki manası: “Bir konuş, iki dinle” demektir. “Söz gümüş ise, sükût altındır” cümlesini hemen hemen hepimiz hem çok kereler duymuşuz, hem de aynı şekilde söylemişizdir.

     Konuşma; insanın, hemcinslerine meramını anlatabilme özelliğidir. Allah (c.c.) bu müstesna özelliği canlı varlıklar içinde yalnız insanlara bahşetmiştir. İnsanı diğer yaratıklardan ayıran ve ona ayrı bir değer kazandıran konuşma, tarifi mümkün olmayan çok üstün bir meziyettir.

    Onun için her insan konuşma usul ve üslubunu yerli yerince kullanmalıdır. Konuşma; insanın kişiliğini, seviyesini ve seciyesini sergiler. Zaruret miktarı kadar konuşmalı, şayet konuşmayı gerektiren bir ortam yoksa sükût etmelidir. Dile hâkimiyet, sahibini yüceltir. Konuşma organı olan dili gelişigüzel ve uluorta kullanmak ise sahibini toplum içinde şahsiyetsiz ve seviyesiz kılar.

    Sessiz kalmak, sükûtu tercih etmek dil için en güzel ve en uygun terbiye metodudur. Allah’ın Resulü (s.a.v.) Efendimiz Ebu Zerr (r.a.)’e yapmış olduğu bir nasihatlerin da: “Sen çoğu zaman sükût etmeyi tercih et. Bu sana, dininde yardımcı olup, şeytanı kovar.” buyurmuşlardır. Başka bir mübarek sözlerinde Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Kişinin kendisini ilgilendirmeyen hususları terk etmesi kâmil imanın şanındandır.” buyurur. 

    Boş lakırdı ve gereksiz sözlerden daima uzak kalınmalı. Diline böylesine sahip olan kimseler Allah (c.c.) yanında yüksek makam ve mevki sahibi olur. “Dilim, senden çektiğim zulüm” demiş hal ehli.

    Manasız sözler, yersiz konuşmalar, dünya veya ahiret için hiçbir yararı olmayan ifadeler ile yalan ve iftiraya yönelik lakırdılar dinimizde kesinlikle yasaklanmıştır. Bütün bu gerçekleri gözler önünde bulundurması gerekli olan her Müslüman konuşmalarında doğruluğu ve ciddiyeti esas olarak ele almalıdır. “Şamatası çok olanın, hatası da o nispette çok olur.” demiş atalarımız.

    Nerede olursak olalım, şartlar neyi gerektirirse gerektirsin dilimizi kötü, çirkin ve kaba sözlere alıştırmaktan uzak kalmaya özen göstermeliyiz. Dili yüzünden başına gelen türlü felaketler karşısında: “Dilim, dilim dilim dilmeli seni.” diyen kişinin feryadı kulak ardı edilmemelidir.

    “O çok esirgeyen Allah (c.c.)’ın has kulları ki onlar, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürürler. Kendilerine beyinsizler hoşa gitmeyecek laflar attığı zaman -selametle- deyip geçerler.” (Furkan–63) “Bunlar yaramaz lakırdıları işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve (bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir.) Size. Biz cahilleri aramayız dediler.” (Kasas-55)

    Bazı insanların işi-gücü gevezeliktir. Çeneleri oldukça kuvvetli olan böyle kişiler herkesle münakaşaya ve münazaraya girer, gevezelik sanatı olan kimseler yerini, zamanını ve mekânını dahi hesap etmeden hep konuşur, daima konuşur.

    Bu konuşmalarının pek çoğu malayani cinsinden olup hiç kimseye en ufak yarar sağlamaz. Ancak kişinin günah hanesinin kabarmasına, vebalinin büyümesine sebep olur. Allah’ın son elçisi Hazreti Muhammed (s.a.v.) Efendimiz Tirmizi’de geçen bir mübarek sözlerinde: “Hidayet üzere olan bir topluluk tartışmaya girmeden dalalete (batıla yönelmeye düşmez.” buyurur.

    Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz başka bir hadisi şeriflerinde şöyle buyururlar: “Allah (c.c.) ineklerin ot yerken ağızlarını geveledikleri gibi insanlara karşı ağızlarını geveleyen bu ve bunun gibi insanları sevmez. Allah (c.c.) onların ağız ve yüzlerini cehennemde evirip çevirecektir.” Başkalarını güldürmek için acayip kılıklara girmek, insanları taklit etmek hem dini kurallara, hem de adabı muaşeret ve görgü kurallarına ters düşer. Onun için her Müslüman böylesine yasaklanmış ve çirkin fiillerden ve eylemlerden son derece sakınmalı, dilini ve diğer bütün iç ve dış organlarını yerli yerinde kullanmasını bilmelidir. İnanan insanlardan beklenen budur.

    Fuzuli konuşmalar ve gereksiz tartışmalar insanı günah yükü haline getirir. Onun için her insan Sadi’nin dediği gibi: “Konuşulacak yerde susmayı, susulacak yerde de konuşmayı” iyi ayarlaması lazımdır. Diline gereği gibi sahip olmasını bilen insanların dünya ve ahiret hayatı mamur olur. İnsanların çoğu bugün için bir tartışma hastalığına yakalanmıştır. Hiçbir dini mesele tartışmayla çözülemez. Bunun için inceleme ve araştırma esas olmalıdır.

    Bazı Sahabe-i Kiram Efendilerimizden rivayet edilen bir hadisi şeriflerinde Allah’ın Resulu şöyle buyurmuştur: “Biz dini konuların birinde tartışırken Rasulullah (s.a.v.) çıkageldi. O güne kadar görülmediği tarzda öfkelendi ve bizi azarlayarak şöyle dedi:

    (Ey Ümmeti Muhammed! Yavaş olun ve kendinize gelin, sizden önceki ümmetleri bu gibi boş tartışmaları yok etmiştir. Tartışmayı terk edin. Tartışmayın, çünkü tartışmanın zararları açık ve kesindir. Tartışmayın, çünkü kişiye kötülük olarak tartışmacı olması yeter. Tartışmayın, çünkü tartışan kimseye kıyamet gününde şefaat etmem.

    Tartışmayın, ben tartışmayanlara, biri köşede, biri ortada ve biri de en yüksekte olmak üzere cennette üç köşk vermeyi üzerime alıyorum. Bunların en yükseği haklı olduğu halde tartışmayı terk eden içindir. Tartışmayın, çünkü putlara tapmaktan sonra rabbimin beni nehyettiği ilk şey tartışmadır.” (Taberani’de geçen bu hadisi şerife riayet eden iki cihanda da selamete nail olur.)

    Hümeze Suresi’nin 1-4’ncü ayetlerinde de şöyle buyurulur: “Veyl olsun (insanları arkalarından çekiştiren) her ayıplayıcıya. Yüzlerine karşı dil uzatıcıya o ki; birçok mal toplamış ve onu sayıp durmaktadır. Sanıyor ki onun malı kendisini (dünyada) ebedileştirecektir. Hayır. (Malı onu kurtaramaz) Muhakkak ki o ateşe atılacaktır.

     

    Yalnız insanlara verilmiş olan konuşma, bir tanışma, bir anlaşma aracıdır. Bu çok önemli özelliği gayesi dışında kullanmak sahibini hem geçici olan dünyada, hem de ebedi olan ahiret hayatında zelil ve rezil eder. Böyle bir akıbete duçar olmamak için dil denilen o küçücük et parçasına ve ağzımızdan çıkan her söze, her kelimeye ve her cümleye hassasiyetle dikkat etmemiz ve kontrol altında bulundurmamız lazımdır. 

    Yaşam Yazıları 




    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Coğrafya Dersi 12. sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Coğrafya Dersi 11. sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Coğrafya Dersi 10.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Coğrafya Dersi 9.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
     .
    ...........2012 - 2013 Yılı Coğrafya Dersi Yıllık Planları


                   9.Sınıf Coğrafya Yıllık Planı
                   10.Sınıf Coğrafya Yıllık Planı
                   11.Sınıf Coğrafya Yıllık Planı
                   12.Sınıf Coğrafya Yıllık Planı
    .
               Diğer derslerin yıllık planlara git
    .



    0 Yorum - Yorum Yaz

    Çocuğun çizdiği resimlerde renklerin anlamları

    Dört - beş yaşlarındaki çocuklar genelde renk ayrımı yapmadan resmi boyarlar. Bu yaşlarda ana ve ara renkleri öğrenebilirler.

    Mutlu resimlerde genelde sarı renk, üzüntülü resimlerde genelde kahverengi renk daha ağırlıktadır.

    Unutulmamalıdır ki çocuk hangi rengi seviyorsa, resimlerde ağırlık o renge doğrudur.

    Resimlerde ağırlık kırmızı renkse  iddiacılığı ve saldırganlığı temsil eder.  

    Pembe, sarı, turuncu gibi sıcak renkleri seçen çocuklar sevecen, uyumlu, işbirlikçidir.

    Siyah, mavi, yeşil, kahverengi gibi soğuk renkleri seçen çocuklar, baskıcı aile ortamında yetişen iddiacı, çekingen, güçlükle kontrol edilen, uyumsuz, gerçek duygularını bastıran çocukları temsil edebilir.

    Psikoloji Yazıları




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Tiklerin sebepleri nelerdir? Tedavisi Nasıldır?

     Çocuğunda başlayan göz kırpma, burun çekme, boğazını temizleme gibi garip hareket ve ses çıkarmalar anne babaların kaygı duydukları durumlardan biridir. Yineleyici istem dışı, amaca yönelik olmayan, ancak baskılanabilen hareketler olarak tanımlayabileceğimiz bu durumları tik olarak adlandırıyoruz.

    Tikler sıklıkla çocuk ve ergenlerde görülmekte ve bu dönemde başlamaktadır. Çocuk ve Ergen Psikiyatrisine yapılan başvuranların önemli bir bölümü bu yakınmalardan kaynaklanmaktadır.

    Çoğu tikler, aralıkları kısa olan devreler şeklindedir. Göz kırpma, burun kıvırma, dudak oynatma ya da kaşları kaldırma gibi normal davranışın bazı bölümlerini taklit edebilirler. Tek tek ya da bir orkestra örüntüsü içinde birlikte olabilirler. Yoğunluk ve şiddetleri değişkendir. Bir çocukta birden fazla tik görülebilir. Bazen biri biter biri başlayabilir.

    Çocuklar tiklerini geçici bir süre istemli olarak engelleyebilirler. Bu yüzden başkalarının yanında görülmeyebilir. Zaman zaman sıklık ve şiddetleri değişebilir. Uykuda kaybolurlar, stresle artarlar. En fazla 6-7 yaş arasında görülürler. Çocuk ve gencin benlik saygısında, aile yaşantısında, sosyalleşmesinde, okul ya da iş başarısında güçlüklere neden olurlar.

    Tikler birçok şekillerde ortaya çıkmaktadır. Göz kırpma, baş sallama, omuz silkme, surat buruşturma ve öksürme gibi basit ve ani davranışlardan yüz hareketleri, ayağını yere vurma, koklama, kendine çeki düzen vermeye çalışır biçimde kol ve baş hareketleri gibi daha karmaşık, amaçlıymış gibi görünen davranışlara dek değişkenlik gösterebilir.

    Şiddetli durumlarda bu hareketler vurma kırma biçiminde kendini yaralayıcı davranışlar şeklinde olabilir. Bazen de başka birinin davranışlarını aynı şekilde taklit etme biçiminde ortaya çıkar.

    Bir de ses çıkarma şeklindeki tikler vardır. Bunlar boğaz temizleme şeklinde ses çıkarmadan, konu dışı belirli sözcükleri ya da deyişleri yineleme, sosyal yönden kabul edilebilir olmayan açık saçık sözcükler kullanma ya da küfür etme ve kişinin kendi söylediklerini yinelemesi ya da duyduğu son sesi, kelimeyi ya da cümleyi yinelemesi şeklinde görülebilir.

    On yaşından sonra çocuklar yaptıkları bu davranışların öncesinde gelen dürtüleri fark etmeye başlarlar. Dürtüler tiklerin çıktığı beden bölgesinde bir kaşıntı ya da gidişme hissi şeklinde bir algı olarak fark edilebilir. Bunlar tiklerin istenmeyen böyle bir uyaranı rahatlatmaya yönelik, istemli bir tepki olarak değerlendirilmelerine neden olur.

    Aslında pek çok ergen ve erişkin tiklerini istemli yönleriyle, bazen de hem istemli hem istemsiz yönleri ile tanımlamaktadırlar. Bu durumun tersine çoğu küçük çocuk, tiklerinden habersiz olup bunları istemsiz davranış ya da sesler olarak yaşamaktadır.

    Tikler arada bir ortaya çıkan geçici ya da kalıcı durumlardır.

    Geçici olarak niteleyebileceğimiz tikler çeşitli beden bölgelerinde ortaya çıkan ve bir yıldan kısa bir sürede kaybolan tiklerdir. Bu tik bozuklukları çocuklar arasında oldukça yaygındır. Sağlıklı çocukların %12-14'ünde görülmektedir. Erkek çocuklarda kızlardan daha fazla görülmektedir. Şehirlerde yaşayan çocuklarda daha sık görülmektedir. Bu tikler 3-10 yaşları arasındadır. Eğer bir çocukta bu davranışlar bir yıldan fazla sürerse buna uzun süren tik bozukluğu ismi verilmektedir.

    Genellikle tiklerin beynin çalışması ile ilgili bir düzensizlikten ya da tümüyle ruhsal bir sorundan kaynaklandığı düşünülür. Ancak tiklerin ortaya çıkması için yetersiz biyolojik gelişme ve olumsuz çevre etkenlerinin bir araya gelmesi gerektiği üzerinde durulmaktadır.

    Tik belirtileri genellikle gerginlik veren bir olay sonrasında artar. Ailenin ya da öğretmenlerin isteyerek yapıyor şeklinde çocuğu yanlış anlamaları ya da belirtileri kısıtlamak için cezalandırma, utandırma gibi yollara başvurmaları belirtilerin şiddetlenmesine ve çocuğun gerginliğinin artmasına neden olmaktadır.

    Görüldüğü gibi anne babayı ve çocuğu kaygılandıran bu ses ve hareketler kişinin elinde olmadan ortaya çıkmakta ve sürmektedir. İlk ortaya çıktığı üç ya da beş yaşlarında çocuğun çevresindekileri taklit etmeye çalışmasının bir sonucu olarak öğrenme ile ilgilidir.

     Bir göz iltihabından sonra ya da bir üst solunum yolu hastalığından sonra kalan rahatsızlık hissi de böyle bir davranışı başlatabilmektedir. Bu yaşlarda ortaya çıkan, hatta ilkokul döneminde görülen tikler kendiliğinden geçebilmekte, çocuğun karşılaştığı stres durumlarında yeniden başlamaktadır.

    Böylesi durumlarda tiklerin yerleşmesinde anne baba ya da öğretmen gibi çocukların iletişimde olduğu kişilerin rolü önemlidir.

    Yetişkinler çocukta ortaya çıkan bu davranışlar nedeniyle kaygılanmakta ve çocuğun bu tür davranışlarını görebilmek için tüm davranışlarına dikkat etmeye başlamaktadırlar.

    Hatta sürekli uyararak çocuktan bu davranışlarını kontrol etmesini istemektedirler. Bu ise şu iki şekilde etkili olarak çocukta tiklerin yerleşmesine neden olacaktır. Birincisi çocuğa anne babanın kaygısı bulaşacak, çocuk bu davranışlarını kontrol etmeye çalışacak, sonuçta çocukta ortaya çıkan gerginlik ise tikleri doğuracaktır. İkinci durum ise yine gergin, çocuğuna ayıracak zamanı kısıtlı olan ve bu kısa süre içinde onun davranışlarını değiştirmeye çalışan anne babaların tutumudur.

     Burada çocuk anne babanın azalan ilgisini bu belirti ile üzerinde tutmaya çalışır. Çünkü anne baba bu davranışları sergilediğinde ona zaman ayırmakta ve ilgilenmektedirler.

    Bu yüzden tik sorunu ile bize başvuran anne baba ve çocuğun tedavisinde öncelikle eğitimsel ve destekleyici yaklaşımlar ve gerektiğinde ilaç tedavisi önermekteyiz. Bu tedavi şekli ailenin ilişkilerini ve beklentilerini düzenlemede olumlu etkiye sahiptir.

    Özellikle aile ve çevresi çocuk ve ergendeki bu davranışları istemli ve kendilerini kızdırmak amacıyla yaptığı şeklinde yanlış olarak değerlendirmektedirler. Bu nedenle tikleri söndürme ve yok etmede aile ve öğretmen ile yapılan işbirliği büyük ölçüde yarar sağlar.

    Öğretmenin bilgilendirilmesiyle sınıfta çocuk için daha olumlu ve destekleyici bir çevre sağlanabilir. Tersine çocuğun tikleri nedeniyle sürekli azarlanması ciddi zararlar verebilir. Çocuk otorite figürlerine olumsuz tavırlar geliştirebilir. Okula devam etmek istemeyebilir. Öğretmenin tik davranışlarına olumlu yaklaşması çok önemlidir.

    Anne baba çocuğun karşısında yer alarak, sürekli onu davranışları ile eleştirmek yerine çocuğu anlamalıdır. Bu davranışlarının onun elinde olmadan ortaya çıktığını belirterek gerginliğini azaltmalı, çocuğa kaygısı bulaştırmamalıdır.

    Eğer çocuk tikleri ev dışı ortamlarda sergilemiyor, belirli durumlarda gösteriyorsa; tiklerin ortaya çıktığı durumların değerlendirilmesi gerekecektir. Bu durumlar gerginliğin arttığı, çocuğu huzursuz eden ya da yoğun ilginin gösterildiği durumlar mıdır?

    Ancak son durumda ilgi çekmek amacıyla yapıldığı düşünülerek çocuğa tümüyle kayıtsız kalmamak gerekmektedir. Burada da anne babanın birlikte geçirilecek kaliteli bir zaman ayırması tik belirtilerini söndürecektir.

    Burada sayılan olumlu tutumlar tiklerin hemen tamamının yerleşmeden sönmesini ve bitmesini sağlayabilecektir. Tiklerin bir kısmı ise burada belirtilen olumsuz tutumlar ile ya da çocuk ve ergenin önerilen söndürme çabalarına karşın yerleşmekte ve uzun süre devam etmektedir.

    Çocuğu ve çevresini rahatsız eden tikler zaman zaman yeniden ortaya çıkıyor ve bu süre bir yılı aşıyorsa ilaç tedavilerinin bu çabaya eklenmesi önerilmektedir.

    Anne baba ve öğretmenler çocuklarda ortaya çıkan tik bozukluklarında başlangıçta ya da burada önerilen çabalarının fayda etmediği durumlarda bir Çocuk ve Ergen Psikiyatri uzmanına başvurarak gerekli beceri ve desteği alabileceklerdir.

     




    0 Yorum - Yorum Yaz

     Müziğin gücü

    İnsanlık tarihi kadar uzun bir geçmişe sahip olan ve zamanla değişik boyutlar kazanan müziğin, insanlar üzerine çok çeşitli etkileri vardır. Bu etkiler hem olumsuz hem de olumlu olabilmektedir.

    Müzik, halk arasındaki anlayışa göre ekseriyette bir eğlence aracı olarak görülmesine karşın, esasen duygu ve düşünceleri seslerle anlatma veya sesi düzenli ve estetik maksatlara uygun şekilde kullanma sanatıdır. J.J. Rousseau'ya göre müzik, sesleri kulağa hoş gelecek şekilde terkip etmektir. Örneğin; bülbül sesi, yağmur ve suların sesleri, deniz dalgalarının nağmeleri....

    Müziğin sadece bir eğlence aracı olmadığının, insan ruhunun ve vicdanının derinliklerinden zihin ve düşünce dünyasına kadar uzanan bir iletişim yolu olduğunun anlaşılmasıyla, müziğin bu özelliğinden nasıl yararlanabiliriz düşüncesi, çok sayıda bilimsel araştırmaya örnek oluşturmuştur.

    Müzik dinlemenin ve müzikle uğraşmanın faydaları çok boyutludur: Öğrencilerin kendini ifade etme kabiliyetlerini geliştirir, estetik ve yapıcı düşünme kapasitelerini artırır. Müzik ile disiplin gibi konular öğrencinin kafasında yavaş yavaş yer eder. Müzik ile daha yüksek akademik performans sağlanır. Okul çağındaki çocukların daha hızlı okumaları; yazma, anlama ve düşünmede öğrenme güçlüğü çeken çocukların eğitimleri, stresin ve sıkıntının azaltılması yine müzik ile başarılabilir.

    İnsan beyni, bilim ve teknikteki baş döndürücü ilerlemelere rağmen, hâlâ birçok yönüyle anlaşılamamış, çok kompleks bir sistemdir. Niçin bazı insanlar aynı şartlardaki insanlara göre öğrenim hayatında daha başarılıdırlar? Niçin bazı çocuklar daha hızlı öğrenirler? Araştırmacılar şu an bu soruların cevaplarını arıyorlar. Bununla birlikte psikologlar, çocukların öğrenmelerini ve başarılarını artıran faktörlerle ilgili yeni bir keşif yaptılar. Bu yeni tespite göre müzik, öğrenme sürecinin bir parçasıdır.

      Eski bir çalışmada, Hurwitz, Wolf, Bortnicle ve Kokos adlı dört psikolog, müziğin okuma performansını artırıp artırmadığını araştırırlar. Bunun için öğrenciler iki gruba ayrılır. Birinci gruba haftanın beş günü müzik ile ilgili dersler verilir. Diğer gruba ise bu tip dersler verilmez.

    Bir yıl sonra iki grup karşılaştırıldığında, ders almayan grubun başarısı % 72 iken, diğer grupta bu başarı % 88'dir. Bu % 16'lık farka göre müzik, öğrenme istidadını artırmaktadır. Yeni bir çalışmaya göre daha iyi bir müzik kulağı olanların, daha erken okumaya başladıkları anlaşılmıştır.

    Aklınıza şöyle bir soru gelebilir: Müzik dışında aynı etkiye sahip başka faaliyetler de yok mudur? Mohanty ve Hejmadi adlarında iki psikolog bu soruyu araştırırlar. Müzikten başka faaliyetlerin eğitim ve öğrenime katkılarını incelerler. Neticede en başarılı olan grup müzik grubu olur. Müziğin şuurla alâkalı kabiliyetleri artırdığı da bu çalışmada gösterilmiştir.

    Harward ve Oxford üniversitelerince yapılan bir çalışmada daha enteresan bir neticeyle karşılaşılır. Müziğe meraklı ve müzik kulağı olanların üniversite burslarını öncelikli olarak kazandığı ve akademik hayatlarında daha başarılı oldukları gözlenmiştir. Bu yüzden bazı üniversiteler öğrenci alırlarken başvuranların müziğe olan ilgilerini de araştırmaktadır.

    California Üniversitesi'nden G. Shaw'a göre müzik eğitimi verilen çocuklar, verilmeyenlere göre daha başarılıdırlar. 1993 yılında 12-13 yaşları arasında çocuklar üzerine bir araştırma yapılır. Bu çocuklara müzik ile ilgili çeşitli dersler verilir (piyano çalma, ses kontrolü) ve çocukların başarılarının % 46 arttığı görülür.

    Müzik, soyut düşünme kabiliyetini de artırmaktadır. Soyut düşünme ile müzik arasında güçlü bir ilişki olduğundan, müzik ile uğraşanlarda veya sık müzik dinleyenlerde beyin aktivitesi artmaktadır.

    G. Shaw, 36 lise öğrencisine Mozart'ın piyano sonatı K-448 isimli eserini sessiz bir ortamda dinlettirir. Bu çocukların IQ'larında (zekâ katsayısı) bir artış gözlemlenmiştir. Müzik ile mücerret zekâ arasında güçlü bir münasebet olduğu böylece bir kere daha ispatlanmıştır. Shaw'ın çalışma arkadaşlarından F. Rauscher'e göre müzik eğlenceden öte bir şeydir.

    Müziğin, öğrenme ve akademik başarıya olan tesirinin yanında bir de tıbbî bir metot olarak hastalıkları tedavi etme yönü vardır. Bu da araştırmacıların ilgisini çeken ayrı bir konudur. Birçok üniversite bu konuyla ilgili çalışmalarını sürdürmektedir. Müzikle tedavi (Music Therapy -MT) birçok sahada kullanılmaktadır. Şuur ve zekâ yönünden öğrenme güçlüğü çeken çocuklar müzikle tedavi edilebilmektedir.

    C.L. Edgerton, müziğin otistik çocuklar üzerine tıbbî tesirlerini incelemiştir. 6-9 yaş arası 11 otistik çocuk müzikle tedaviye alınır. Değerlendirme Checklist of Communicative Responses/Acts Score Sheet (CRASS) ile yapılır. Burada çocukların müzikal ve müzikal olmayan iletişim davranışları ölçülür. Bu ölçüm neticelerine göre de müziğin tedavide olumlu tesirler gösterdiği ortaya çıkmıştır.

    Müzik, stresi azaltan önemli bir vasıta olarak da kullanılmaktadır. Eğer stres devam ederse, hipertansiyon, ülser, deri hastalıkları baş ağrısı, arterosklerosis (damar sertliği) gibi hayatı tehdit eden problemler ortaya çıkabilir. Amerikan Psikoloji Derneği'nin yaptığı bir ankete göre müzik, stresi azaltmak için kullanılan en yaygın metottur.

    Wilkes Üniversitesi'nden Carl Charnetski ve Francis Brennan'ın çalışmalarına göre her müziğin, her nağmenin, her tonun kendine has özellikleri vardır ve ona göre insan vücuduna tesir etmektedir. Mikroplarla savaşan tükürük, ter ve göz yaşı gibi sıvılarda bulunan IgA antikoru (İmmünglobulin A), müziğin çeşidine göre farklı miktarlarda ve tiplerde salgılanmaktadır. Çalışmada dört grup öğrenci ayrılmış ve her gruba farklı müzik dinlettirilip, 30 dakika sonra tükürüklerindeki IgA seviyeleri ölçülmüştür.

    Grup Müzik türü IgA
    1.Sessizlik % 1 azalma
    2. Yüksek sesli gürültülü müzik % 19,7 azalma

    Bu çalışmaya göre disko müziği dediğimiz yüksek sesli, hattâ gürültülü müzik, mikroplarla savaşan askerlerimizin sayısını azaltmaktadır. Buna karşılık bazı müzik türleri de sayıyı artırmaktadır. Ancak bu çalışma tamamen Batı müziğinin nağmeleri ve kültür standartları içinde yapıldığından, bizim immünologlarımız ve müzisyenlerimizin Türk müziğinin değişik makamları açısından bu tip deneyleri insanımızın hizmetine sunulmak üzere tekrarlamasında büyük fayda vardır.

    1937 yılında Sir James Jeans'ın kaleme aldığı The Science of Music'de müzik; ilmî olarak ele alınmış, müzik nağmelerinin farklı tonlarının insan ruhuna tesir ettiği, Lydian modu denilen bir makamın insanı karamsarlığa ve acıya ittiği tespit edilmiştir.

    Osmanlı İmparatorluğu'na bir dönem pâyitahtlık yapmış Edirne'de müzikle tedavi için Dar'uş-Şifa adında özel bir hastahane kurulmuştur. Aynı dönemde, Orta Çağ Avrupa'sında akıl hastaları, içlerinde şeytan var diye diri diri yakılırken, Edirne'deki bu merkezde akıl ve sinir hastaları, psikolojik rahatsızlıkları olanlar, kuş sesleri, su şırıltıları ve ilâhiler ile tedavi ediliyordu.

    Müzikle Tedavi Ne Sağlar?
    1) Müzik ruhta değişiklikler meydana getirir,
    2) Sosyal ilişkilerimizi güçlendirir,
    3) Bazı yönleri bilimsel olarak bilinen, bazılarının da açıklanmayı beklediği, müziğin vücuda fizikî tesirleri vardır (IgA örneği),
    4) Psikolojik tesirleri vardır,
    5) Koruyucu hekimlik alanında kullanılır.
    6) Doğumda, stres azaltma ve ağrı giderici olarak faydalanılır,
    7) Nörolojik hastalıklarda, motor sinir sistemi hastalıklarında, fizik tedavi metodu olarak yararlanılır.

    Tedavi Türleri

    Sözlerle ifade: Konuşma güçlüğü çekenlerde kullanılır. Nefes kontrolünün nasıl sağlandığı öğrenilir. Yaşlılarda hafıza kayıplarının tedavisinde kullanılır.

    Enstrümanla meşguliyet: Motor sinir sistemi bozukluklarının tedavisinde başvurulur. Bir âlet çalma ve grupla çalışma, kendine güven duygusunu artırır.

    Ritm: Kas katılığı, eklem rahatsızlığı, denge bozuklukları, motivasyon eksikliği gibi rahatsızlıklara iyi gelmektedir.
    Dinleme: Zihnî kabiliyetlerimizden olan dikkat ve hafızayı artırır. Kendimizi ve kültürü anlamamıza yardımcı olur. Kendine güven duygusu kazandırır.

    Kaynaklar
    - "Power of Music", Early Childhood News, by F. Ruscher.
    - Reader's Digest Magazine, 1999.
    - Music Therapy. ca-Kanada Müzikle Tedavi Merkezi.
    - tampamusic. com - misci Academi.
    - www.newsweek.com

     

    Yaşam Yazıları




    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
         2012 - 2013 Yılı 11.Sınıf İnkılap Tarihi Dersi Yıllık Planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
     2012 - 2013 Yılı Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi Dersi 12.sınıf yıllık planı(4 saatlik)

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi Dersi 12.sınıf yıllık planı(4 saatlik)

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
    2012 - 2013 Yılı Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi Dersi 12.sınıf yıllık planı (2 saatlik)

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Tarih Dersi 10.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Tarih Dersi 9.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   


     .
    ...........2012 - 2013 Yılı Tarih Dersi Yıllık Planları


                   9.Sınıf Tarih Yıllık Planı
                   10.Sınıf Tarih Yıllık Planı
                   11.Sınıf İnkılap Tarihi Yıllık Planı
                   12.Sınıf Çağd. Türk ve Dünya Tar. Yıllık Planı (2 saat)
                   12.Sınıf Çağd. Türk ve Dünya Tar. Yıllık Planı (4 saat)
     
               Diğer derslerin yıllık planlara git
    .



    0 Yorum - Yorum Yaz

    Çocuğuma yazı yazmayı nasıl sevdirebilirim

    "Yazmayı onlara çile haline getirmeyin, eğlenmelerini sağlayın, teşvik edici olun, ellerine tam oturan ve yumuşak kavrayan kalemler seçin, renkli kalem ve boyama kitaplarıyla ilgilerini çekin!"

    Çocukların yazı yazmayı öğrenmelerini hızlandırmak ve onları teşvik etmek için öncelikle yazmayı eğlenceli bir hale getirmek gerektiğine dikkat çeken İnce Motor Becerileri Uzmanı Dr. Christian Marquardt, ebeveynlere "Yazmak çocuklar için bir çile haline gelirse buna hevesli olmazlar" uyarısı yaptı.

    Çocuklarına yazmayı öğrenirken nasıl destek olabilecekleri konusunda ebeveynlere pratik önerilerde de bulunan Marquardt, öğrenme sürecinin eğlenceli olması gerektiğini, eğlenceli olan her şeyin kendiliğinden öğrenildiğini ifade etti.

    Stabilo easy ergonomi serisi yazı gereçlerinin geliştirilmesinde danışmanlık yapan Dr. Christian Dr. Christian Marquardt ebeveynlere pratik önerilerde bulundu:

    - Şekil sınıflandırma ve el işi faaliyetleri, yazmayı öğrenirken yardımcı olacak kasları eğitir bu yüzden çocuklarınızın ince motor becerilerini erken yaştan itibaren destekleyin. Onlara renkli kalemler ve boyama kitapları alarak yazmaya olan ilgilerini artırın.

    - Çocuklarınıza kendi kendilerine geliştirme özgürlüğü verin, yaratıcılıklarını kısıtlamayın. Örneğin halkalar çizmelerini sağlayın bu sayede akıcı yazma hareketlerini destekleyin.

    - Çocuklarınızdan çizmesi zor olan şekiller isteyerek, başarısız olurlarsa hayal kırıklığına uğramalarına neden olmayın, keyiflerini kaçırmayın. Keyfi kaçan çocukların motivasyonu azalır. Kalem kullanmaktan zevk almayan çocuğa yazmayı öğretmek zorlaşır.

    - Çocuğunuza pratik, eline tam oturan, rahat bir tutuşu destekleyen, yumuşak bir kavrama alanına sahip uygun kalemler seçin. Seçimi çocuğunuzla beraber yapın ve onun seveceği bir kalem tercihi edin.

    Yazmanın da melodisi var

    - Çizmeye ya da yazmaya başlayan çocukların kalemi tutuş biçimlerini, kavrama kabiliyetlerini sürekli izleyin. Kalemin çocuğun elinde rahat durmasına, onu zorlamamasına dikkat edin. Yazma ve çizme ritmik oldukça çocuğunuzun eli daha rahat hale gelir ve bu işten daha çok zevk alır.

    - Yazı alıştırması yaparken harfleri tekrar etmesinin yanı sıra yazma hareketlerinin ritmik olmasına dikkat edin. Akıcı yazmada şekilleri meydana getiren ritimdir. Örneğin yetişkinlerin yaptığı akıcı yazma hareketlerinin belli bir 'melodisi' vardır. Ebeveynler ve çocuklar hareketlerin ritmini birlikte aramalı ve bunların alıştırmasını yapmalıdır.

    - Çocuklarınızın yazmayı öğrenirken ders alabilmeleri için hata yapmalarına izin verin. Örneğin doğru harf boyutu alıştırması yapmak için, ebeveynler çocuklarıyla birlikte bilinçli olarak farklı boyutlar kullanabilirler. Sonra beraber bunun hakkında konuşup doğru yazı boyutunu bulabilirler. Bu, çocuğun farkı çok iyi anlamasına yardımcı olur.

    - Yazı alıştırması yaptırırken sadece zorlandıkları konularda alıştırma yaptırmayın, iyi yapabildikleri harf ve şekillerle ilgili de alıştırma yaptırın. Bu sayede becerilerini geliştirirken bunları problem yaşadıkları alanlarda uygulamalarını da sağlarsınız.

    - Tanıdık şekillerle harf alıştırmaları yaptırın. Örneğin "O" harfi bir yumurta ile aynı şekle sahiptir ve "P" harfi bir çizgi ve yarım bir top olabilir. Harfler, bunun gibi resme dayalı açıklamalarla daha az soyut görünür ve daha kolay anlaşılır.

    - Okuldaki yaşamları konusunda çocuklarınıza baskı yapmadan ve açık ifadelerle konuşun. Bu sayede problemlerini erken fark etme imkanına sahip olursunuz. Bunlara rağmen çocuğunuzda yazma ve öğrenme zorlukları yaşarsanız rehberlik öğretmenlerinden veya çocuk psikologlarından profesyonel yardım isteyin.

    SERDA KIVILCIM

    http://www.rehberlikportal.com

    Çocuk Eğitimi  --  Anasayfa  




    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Matematik Dersi 12.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   


    ............
                  2012 - 2013 Yılı Matematik Dersi 11.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Matematik Dersi 10.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Matematik Dersi 9.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   


     .
    ...........2012 - 2013 Yılı Matematik Dersi Yıllık Planları


                   9.Sınıf Matematik Yıllık Planı
                   10.Sınıf Matematik Yıllık Planı
                   11.Sınıf Matematik Yıllık Planı
                   12.Sınıf Matematik Yıllık Planı
    .
               Diğer derslerin yıllık planlara git
    .



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Fizik Dersi 12.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Fizik Dersi 11.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Fizik Dersi 10.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
     .
    ...........2012 - 2013 Yılı Fizik Dersi Yıllık Planları


                   9.Sınıf Fizik Yıllık Planı
                   10.Sınıf Fizik Yıllık Planı
                   11.Sınıf Fizik Yıllık Planı
                   12.Sınıf Fizik Yıllık Planı
    .
               Diğer derslerin yıllık planlara git
    .



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Fizik Dersi 9.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   


    Okul Öncesi Çocuklarda İnat Dönemi
     
    “Her şey değişti artık rahatız, çocuğumuz büyüdü, abi/abla oldu” derken şimdi de yeni bir dönem çaldı kapınızı…
         3-5 yaş döneminde ki çocuklar, “Hayır!”ın en sevdikleri kelime olduğu bir dönem geçirirler. Bu dönemde sizin çocuğunuza ne söylediğiniz önemli değildir. Çoğu zaman, çocuğunuzdan alacağınız yanıt vurgulu bir “Hayır!” olacaktır.
    Bu dönemdeki çocuklar büyüklerinin isteklerine karşılık inatçılık gösterirler ve olaylar karşısında olumsuz bir davranış, tutum sergilerler. “Boya yapmak ister misin?” diye sorduğunuzda, “Hayır!” yanıtını verir. Sizden su ister, verirsiniz “Hayır, süt istiyorum! ” der.

    “Elimi yüzümü yıkayacağım, o pantolonu giymeyeceğim! ” Bu tarz inatlaşmalar, çocuğunuzun 3 yaşından itibaren sadece yürümek ya da konuşmakla yetinmeyip, kendi bildiğini okuyarak, öfke nöbetlerine girerek size karşı “kişilik savaşı” verdiğini göstermektedir.

    Çocuğun amacı, sizi kızdırmak ya da sabrınızı ölçmek değildir. Niyeti, koyduğunuz kuralların, sunduğunuz seçeneklerin veya istemediğiniz davranışın ne kadar önemli olduğunu test etmektir.Bu dönemdeki çocuklar, istediğinin anında gerçekleşmesini ister.
    Küçük bir kral/kraliçe gibi emir vermek çok hoşlarına gider. Her şeyi reddederler, kendi bildiklerini yapmak isterler, anne-babanın isteklerine öfke ile karşı koyarlar. Kimi zaman gelişimin zor bir aşaması olan bu dönemi geçirmek, çok sabır ve iyi bir mizah anlayışı gerektirir. Ama unutmayın ki; çocuğunuzun bu davranışı, duygusal gelişiminin bir sonucudur.
    Kızlarda biraz daha erken olmak üzere; 2-5 yaşları arasında ortaya çıkan inatçılık dönemi, aslında normal bir gelişim olarak kabul edilir. Bu yaşta çocuk, ilk defa kendini yetişkinlerden “özellikle annesinden” ayrı bir varlık olarak görmeye başlar. Bu süreç içinde olan çocuk, her şeyi tek başına yapmak ister. Kendi başına yaptığı şeyler hoşuna gider, ona güven ve haz verir. Kendi varlığını hissettirmeye, kabul ettirmeye çalışır.
    Kendince o hep haklıdır. İstediği gibi davranmasına engel olunmamasını ister. Bunun sağlanmaması halinde, çocuğunuzun inatçı davranışı süreklilik gösterebilir. Bu dönemi, bağımsızlığa giden uzun yolun bir adım öncesi olarak düşünebilirsiniz.
    Anne babalar bu dönemde ne yapacaklarını bilemezler. Sizin de bu dönemdeki tutumunuz, çocuğunuzun gelecekteki karakterinin yapı taşlarını oluşturabilir. Bu nedenle anne-babaları olarak sizler; onların inatlaştığı konularda onlar gibi davranıp onlarla sürekli inatlaşırsanız, çocuğunuzun ileriki yaşlarındaki karakterinde olumsuz etkiler bırakabileceğinizi unutmamanız gerekir. 
    İnat döneminde çocuklara nasıl davranmalıyız?
    • Bu dönemde anne babalar çocuklarına karşı anlayış göstermelidir. Anne babanın tutarlı ve sabırlı olması, çocuğun bu dönemi daha rahat geçirmesine yardımcı olacaktır. Korkutmak, cezalandırmak, zıtlaşmak bu davranışların artmasına veya yerleşmesine yol açabilir. O halde çocukların isteklerine nasıl cevap vermeliyiz?
     
    • Öncelikle çocuğunuzun her dediğini yapmayın. Gereksiz konularda fazla kural ve yasaklama getirirseniz, bir süre sonra çocuğunuza çok fazla “Hayır” demek zorunda kalırsınız. Çocuğa ne kadar çok “Hayır” derseniz onun bu mücadelesini körüklemiş,  “Hayır” demesine zemin hazırlamış olursunuz.
    • Çocuğa hayır demeden önce dikkatlice düşünün, “gerçekten hayır mı?” buna karar verin. “Hayır” dediğinizde; bu, gerçekten “Hayır” olmalıdır. ”Evet” ya da “hayır”a tam olarak karar veremiyorsanız, çocuktan düşünme süresi isteyin. “Bilemiyorum, düşünmem lazım, biraz bekler misin? ” diyerek tekrar düşünün. Eğer düşünmeden söylediğiniz ”Hayır”lar çocuğun inatçılık mücadelesi(küsmek, ağlamak, tepinmek ve bağırmak) sonucunda “Evet” e dönüşürse, çocuk bunu mücadelesiyle kazandığını düşünecek ve bu eylem muhtemelen kronikleşecektir. Bu nedenle; esneklik sağlayabileceğiniz durumlarda, krizler ortaya çıkmadan alternatifleri değerlendirin. Böylece, çocuğunuz sadece inat ettiği için bir hak elde ettiğini düşünmeyecektir.
     
    • Çocuktan bir şey yapmasını istediğinizde sözlerinizi “Hayır” cevabı almayacağınız şekilde ayarlayın. “sütünü iç” diye dayatmak yerine; “Sütünü cam bardakla mı yoksa fincanla mı içmek istersin?” diye seçenek sunmak, daha yerinde olacaktır.
      
    • 3–3,5 yaş arasındaki çocuklar, yapılan açıklamaları anlamakta zorlanabilirler. Örneğin; bir başka çocuğun oyuncağını isteyip ağlayan çocuğa, siz istediğiniz kadar “bu oyuncak senin değil” deyip durun, bunu çocuğa anlatamazsınız. 
    • Henüz mülkiyet duygusunu kavrayamadıklarından, onlar için bir oyuncağa sahip olmak demek, eline almak demektir. Eline aldıkları andan itibaren oyuncak onların malıdır. Böylesi durumlarda çocuğa uzun uzun “Bak o senin değil, arkadaşının!” , “Çok ayıp!”, gibi açıklamalar hiçbir işe yaramayacaktır. Bu sebeple açıklama yapmak yerine, böylesi durumlarda çocuğun dikkatini başka şeye çekin ya da onu başka şeylerle oyalayıp unutturun.
      UZM.PSK.PINAR GÜLGEN

     

     Çocuk Eğitimi  --  Anasayfa  




    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Geometri Dersi 12.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Geometri Dersi 11.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Geometri Dersi 10.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
    ............
                  2012 - 2013 Yılı Geometri Dersi 9.sınıf yıllık planı

    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklamalısınız.)

    .
                      Bu derse ait diğer yıllık planlara git
                                                 &
                       Diğer derslerin yıllık planlara git
    .
                                                   



    0 Yorum - Yorum Yaz
     .
    ...........2012 - 2013 Yılı Geometri Dersi Yıllık Planları


                   9.Sınıf Geometri Yıllık Planı
                   10.Sınıf Geometri Yıllık Planı
                   11.Sınıf Geometri Yıllık Planı
                   12.Sınıf Geometri Yıllık Planı
    .
               Diğer derslerin yıllık planlara git
    .



    0 Yorum - Yorum Yaz
    .

    2012 - 2013 Yılı 9.Sınıf Türk Edebiyatı Dersi Yıllık Planı


    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklayarak dosyayı indirin)

                                   

                                     Bu derse ait diğer yıllık planlara git

                                                                 &

                                      Diğer derslerin yıllık planlara git

    .





    0 Yorum - Yorum Yaz
    ...................

         

    2012 - 2013 Yılı 12.Sınıf Türk Edebiyatı Yıllık Planı



    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklayarak dosyayı indirin)



    Bu yıla ait diğer derslerin yıllık planlarına git


    .

    Sitemize katkı için aşağıdaki reklama (kitapyurdu) tıklayınız.

    .

    kitaba ula�man�n en kolay yolu



    0 Yorum - Yorum Yaz
    2012-2013 Yılı Türk Dili ve Edebiyatı Yıllık Planları
    .
    9.sınıf Türk Edebiyatı Yıllık Planı
                    11.sınıf Türk Edebiyatı Yıllık Planı
                    12.sınıf Türk Edebiyatı Yıllık Planı



    0 Yorum - Yorum Yaz

    ...................

         

    2012 - 2013 Yılı 11.Sınıf Türk Edebiyatı Yıllık Planı



    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklayarak dosyayı indirin)



    Bu yıla ait diğer derslerin yıllık planlarına git


    .

    Sitemize katkı için aşağıdaki reklama (kitapyurdu) tıklayınız.

    .

    kitaba ula�man�n en kolay yolu



    0 Yorum - Yorum Yaz
    .
    12. Sınıf Pdr Etkinlik Kitapçığı
    Diğer sınıflara ait kitapçıklara git
    .



    0 Yorum - Yorum Yaz
    .
    11. Sınıf Pdr Etkinlik Kitapçığı
    Diğer sınıflara ait kitapçıklara git
    .



    0 Yorum - Yorum Yaz
    10. Sınıf Pdr Etkinlik Kitapçığı
    Diğer sınıflara ait kitapçıklara git
    .



    0 Yorum - Yorum Yaz
    9. Sınıf Pdr Etkinlik Kitapçığı
    Diğer sınıflara ait kitapçıklara git
    .



    0 Yorum - Yorum Yaz

     

    .

    ..................................

    LİSE PDR ETKİNLİK KİTAPÇIKLARI
    9. Sınıf Pdr Etkinlik Kitapçığı
    10. Sınıf Pdr Etkinlik Kitapçığı
    11. Sınıf Pdr Etkinlik Kitapçığı
    12. Sınıf Pdr Etkinlik Kitapçığı
    Rehberlik Dökümanlarına git


    .





    0 Yorum - Yorum Yaz

    İLKÖĞRETİM ÇAĞINDAKİ ÇOCUKLARIN KRİTİK YAŞLARI

     ALTI YAŞ

     Sun çocukluk dönemine giren çocuk. 6 yaşına geldiğinde, 2,5 yaşında görülen olumsuz evrenin belirtilerini göstermeye başlar. Dengesiz, kurala karşı olan, isyankar bir tutum ve davranış içine girer.

    6 yaş çocuğu değişmekte olan bir çocuktur. Anneler. çocuklarındaki bu ani değişiklikleri: «Bu çocuğa ne oldu, bilmiyorum, çok değişti . » şeklindeki sözcükleriyle dile getirirler.

    6 yaşında çocuk. tembel ve kararsız bir görünümdedir. Ço­cuk bir kez daha 2,5 yaşında yaşamış olduğu karar verme güçlüklerine uğrar. yine, bir şeyin olumlu ve olumsuz iki yüzü arasında hızla gelir gider.

    Gesell, çocuğun eylemlerinde bir tür çift motivasyondan oluşmuş görünen iki kutupluluktan söz eder, Örneğin, çocuk bir an annesini sever, biraz sonra ona nefret duyar.

    Bir geçiş dönemini oluşturan bu yaşta, bedensel ve psiko­lojik kaynaklı bazı temel değişiklikler dikkati çeker. Bu yaşta süt dişleri dökülürken, kalıcı ilk azı dişi çıkmaya başlar. Orta kulak iltihabına en sık bu yaşta rastlanmakta burun ve boğaz hastalıkları yine bu yaşta daha sık görülmektedir.

    Çocuğun okula başlamasıyla birlikte, okul öncesine oranla, daha çok sayıda arkadaşla ilişki kurduğu. bunun yanında aile ilişkilerinin zayıfladığı, bireysel oyunun yerini, grup  oyununun aldığı görülür. Başka bir deyişle, çocuğun okul çağıyla birlikte grup çağına girdiği ve sosyal bilincin arttığı dikkatimizi çeker.

    Çocuğun davranışını sınırlayan ‘ burada’  ve ‘ şimdi’ Orta­mı, yerini yakın çevreye bırakmaya başlar.

     ON YAŞ

     10 yaş; düzenli, huzurlu ve elde edilen bilgilerin özümlen­diği; toplandığı ve dengelendiği bir ara evredir. Tipik bir 10 yaş çocuğu, çocukluğun gerek kendine özgü, gerekse genel tüm özelliklerini kendinde toplamıştır. Gelecekteki ergenlik döneminin gerilim ve huzursuzlukları onun için henüz söz konusu değildir Bu yaş, gelişimin dengelendiği altın bir çağdır.

    10 yaşındaki bir çocuğun olgunluğunu 9 yaşındakiyle karşılaştırırsak, 10 yaş çocuğunun 9 yaşındakinden yalnız be­dence daha büyük, daha güçlü değil. aynı zamanda tüm bedensel ve ruhsal sistemlerin dinamiği ve olgunluğu açısından da ondan daha çok gelişmiş olduğunu görürüz. İlgileri 9 yaşın­dakine göre daha çeşitlidir. Çok çabuk değişebilir ve farklı konulara yöneliktir.

    9 yaşındaki çocuğun gerginlik içinde olmasına karşılık. 10 yaşında bu gerginlik tümüyle gitmiş. onun yerine uysallık ve uyumluluk geçmiş. bu da 10 yaş çocuğunu daha hoşgörülü yapmıştır.

    • Duygusal Yaşam: Ana babanın gözünde 10 yaş Çocuğu açık sözlü tarafsız,  kolay anlaşılır ve çocuksudur. Genellikle sorunlar üzerinde fazla durmaz, bir denge içindedir. Bazı korkuları hala vardır, ancak bu yaşta 9 yaşında olduğundan daha az tedirgin ve huzursuzdur. Ender olarak ağlar, sık sık da «gerçekten mutlu olduğunu» söyler .Duygusal patlamaları sık de­ğildir, olduğunda da şiddetli ve anidir, fakat çabuk geçer.

    Bu yaştaki çocukların kendileri hakkında endişeleri yok­tur, benliklerini ve hayatı olduğu gibi kabul etme eğilimindedirler. Olayların üzerinde fazla durmazlar, kesin yargı gibi genellemeler yapmazlar.

    Bu yaş. öfkenin en az görüldüğü dönemdir. 10 yaşındaki­lerin çoğu «bazı huylarıyla mücadele etmeyi denediklerini, kız­mamak için uğraştıklarını» söylerler.

    Psikoloji Yazıları



    TOPLUMSAL GELİŞİMİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER

    2.2.1.1. Kalıtsal Etkenler
    Sosyal gelişimde kalıtsal etkenler, bireyin bedensel yapısını oluşturan kromozomlar üzerindeki genlerdir. Genler, aracılığıyla, kalıtsal olan beden özellikleri geçerken toplumsal gelişimle ilgili olarak da kişinin içe ve dışa dönüklük gibi yaratılış (mizac) hallerinde geçtiğine inanılıyor. Kimi ailelerin genellikle şen ve şakrak, kimi ailelerin de genellikle içine kapalı yaratılışta oluşu, bu görüşü destekler niteliktedir (Binbaşıoğlu, 1990, s.169).

    Kişinin devinimsel gelişimi, geniş ölçüde biyolojik yapıya dayanır. Bunun da kalıtsal etkenler belirler. Devinimsel gelişim yönünden ileri olan bir kimse de toplumsal uyumun daha fazla olduğu görülür. Zeka da sosyal gelişimi etkiler. Zeka bakımından üstün olan kişilerin genellikle toplumsal yönden de üstün oldukları kabul edilir (Binbaşıoğlu, 1990, s.169).

    2.2.1.2. Çevresel Etkenler:
    Çevresel etkenlerin başında aile ve okul gelir. Aile ve okulda bulunan bireyler, çocuk üzerindeki çeşitli etkileriyle "toplumsal gelişimi" ya hızlandırır ya da yavaşlatırlar. Okul ödevlerinden biri de çocuğun ailede kazandığı toplumsal özellikleri daha bilinçli bir biçimde geliştirmektir. Ailenin toplumsal-ekonomik durumu da çocuğun sosyal gelişimini şu ya da bu şekilde etkiler. Yoksul çevrenin çocukları, toplumsal yönden geri kalabilirler. Bunların, toplumsal görgü ve yaşantıları az olabilir (Binbaşıoğlu, 1990, s.170).

    Aile ve okul çevresinden sonra, toplum çevresi de çocuğun toplumsal gelişimini etkiler. Radyo ve televizyonda yapılan bir konuşma, görülen bir olay çocuğun toplumsal gelişimini etkileyebilir (Binbaşıoğlu, 1990, s.170).

    2.2.2. Okul Öncesi Çocuğunun Yaşlarına Göre Sosyal Gelişimi:
    Okul öncesi çocuğunun sosyal gelişimi yaşlarına göre şu şekilde açıklanır. Arnold Gessel'in yaptığı incelemelere göre toplumsallaşmanın ilk 10 ay içindeki gelişimi şöyledir:
    Birinci Ayda:
    Çocuğun karşısına geçilip el, kol e yüz hareketleri ile konuşulursa, çocuk, konuşanın yüzüne bakar ve hareketlerinde "kısa bir süre için"1 azalma olur.
    İkinci Ayda:
    Kendisi ile meşgul olanlara gülümser, elleri ve parmakları ile oynar.
    Yedinci Ayda:
    Çocuk, çevresindeki tanıdıkları, yabancılardan ayrılır. Aynanın önüne oturduğu zaman, hayaline güler; onunla konuşma hareketleri yapar ve elleri ile oynaya vurur.
    Onuncu Ayda:
    Giydirilirken, kolunu aldırır ve başını uzatır. Aynanın önünde oturtulup eline birşeyler verilirse, onu aynaya doğru uzatır ve aynadaki hayli üzerinde uygulamaya başlar. Bu toplumsal gelişimin temelidir. Sosyal gelişim gerçekte onuncu aydan sonra başlamaktadır (Yavuzer,1996, s.84).

    2.2.2.1. ( 0-2) Yaş Çocuğunun Sosyal Gelişimi:
    Sosyalleşme, bebeğin 3 ay dolaylarında insanla objeler arasındaki farkı görerek ,değişik tepkiler göstermesiyle başlar. Bebekler üçüncü ayda, insan sesi duyduklarında o yöne çevirirler, gülümsemeye gülümsemeyle yanıt verirler, çevrelerindekilerin varlığından duydukları zevkleri gülümseme, tekmeleme ya da el hareketleriyle belirtirler (Yavuzer, 1996, s.84).
    Bebekler, ilk 3 ay içinde çevrelerini gözleriyle, kulaklarıyla ve emzirilirken ağızları aracılığıyla tanırlar (Dodson, 1990, s.45).

    Diğer bebekleri fark etme, onlara gülme ve ağladıklarında onlara ilgi gösterme 4-5 aylıkken başlar. Bu aylarda bebekler gülümseme ve azarlamalara değişik tepkiler gösterirler, farklı uyarımları kolayca ayırt edebilirler (Yavuzer, 1996, s.84).
    Bakma ve dokunma şeklinde başlayan arkadaşlık ilişkileri, altıncı aydan itibaren, giderek daha saldırgan bir biçim almaya başlar.

    9.ve 13. Aylar arasındaki sosyal davranış belirtileri içinde, diğerlerinin ses ve davranışlarını taklit etme ve oyuncaklarla birlikte oynama sayılabilir. Oyuncağın başkası tarafından alınması halinde sinirlenme, kavga ve ağlama gibi davranışlar tipik sosyal tepkiler arasındadır. 8-9 aylık olduğunda çocuk başkalarında gözlediği konuşma seslerini, basit davranışları ve jestleri taklit etmeye çabalar. 10.-12. Aylar arasında, aynadaki kendi görüntüsüyle oynar ve görüntüsünü sanki başka bir insanmış gibi öper. 1 yaşına kadar çocuk diğer insanlara, özelikle annesine bağımlıdır. 1 yaşına geldiğinde, çevresini yalnız başına keşfedebildiği halde, çocuk bu dönemde "güven" temeline dayalı anne desteğine gereksinim duyar.

    9-13 aylık çocukların oyuncak konusunda birbirleriyle kavga ettikleri görülmektedir. 14-18 aylık çocuklar ise, birbirleriyle dostça ilişkiler kurabilmekte iken, 1,5-2 yaşındaki çocuklar ise, birbirleriyle görüşebilmek olanakları aramaktadır (Binbaşıoğlu, 1990, s.172).

    Bebeğin temel güven duygusu; beslenme ve bakım sürecinde anne ile kurduğu yakın ilişki sonucu oluşur. Bu gelişimi olumlu yönde etkileyen sevgi ve yakın temas ihtiyacının karşılanmasıdır. Bu duygu onun birçok istendik davranışlara yönelmesinde etkili olur. Araştırmalar, bebeklerin de temel güven duygusu geliştirmemiş çocukların ileride ruhsal bozukluklar, aşırı korkular, aşırı kıskançlık, bencillik, sabırsızlık, saldır - ganlık gibi anti-sosyal davranışlar gösterme olasılıklarının fazla olduğunu ortaya koymaktadır (Tan, 1964, s.13).

    Temel güven duygusundan yoksun olarak yetişmiş olan çocuklar, ileriki hayatlarında, sosyal ilişki kurmaktan çekinen, kendine güvensiz kişiler olabilirler (Selçuk, 1996, s.48).
    Çevresindeki bireylerle giriştiği sosyal etkileşim sonucu, benlik kavramının temelleri atılır. Sosyal çevresi tarafından algılanış biçimi, fiziksel gücünün sınırlamalarının farkına varış, benlik kavramını geliştirir (Geçtan, 1674, s.78).

    2.2.2.2. (3 Yaş) Çocuğunun Sosyal Gelişimi:
    Bu dönem, sosyal gelişim açısından kritik bir dönmemdir. Çocukta işbirliği anlayışı gelişerek "biz" zamiri kullanılmaya çalışır. Çocuğun dünyasında oyun önemlidir. Oyuncaklarını zihninde sembolleştirip, onlara kızar, bağırır, okşar ve dakikalarca konuşur. Bu yaştaki çocuk, hem yaşıtlarıyla oynamak ister hem de onlarla oyun esnasında problemler yaşar.
    Bu yaştaki çocuklar için, kendine güven duygusu ve kendi işini yapmak önem kazanır. 3-6 yaşlarındaki çocuklar, motor becerileri geliştiği için sosyal ilişkilere daha fazla katılırlar (Selçuk, 1996, s.50).

    2-3 yaş arası, çocuk açısından zorlu bir dönem niteliğindedir. Çocuk,, dengeli değil, genelde isyankardır. Söz dinlemediği gibi, çevresinden yardım da kabul etmez (Yakut, 1997, s.18).

    Bu yaştaki çocukta kelime hazinesi zenginleşir ve bu kelimeleri kullanmaya başlar. Bu yaştaki çocuklarda görülen konuşamamanın temel nedeni duygusal baskıdır. Bu yaştaki çocuklara, konuşmasında ortaya çıkan tekrar ve tereddütlere elden geldiği kadarıyla olumlu yaklaşılmalıdır.
    Bu yaştaki önemli olaylardan birisi de, çocukta oluşan merak ve öğrenme dürtüsüdür. Bu dürtü çocuğu ulaşabileceği her şeyi incelemeye yöneltir. Annesine, babasına ve çevresindekilere sürekli olarak, "nedir bu ?" merak giderici sorular sorar. Bu dönemde çocuk, diğerlerin varlığını daha kolayca kabul etmekle beraber onlarla işbirliği yapma konusunda büyük güçlükler içindedir. Çocuk daha önceki dönemde ben merkezci bir anlayış içindeyken bu kez, biz merkezli bir anlayış içindedir (Tuncel, 1977, s.78-80).

    4 yaşındaki çocuklar, konuk karışlamayı, az-çok öğrenir. "Hoş geldin" derler, akraba ve komşu çocuklarıyla ahbap olurlar. Bu yaşta çocuklar, oyuncaklarını diğer arkadaşlarıyla paylaşırlar; fakat bu arkadaşlıklar da hep çıkarcılığa dayanır (Binbaşıoğlu, 1990, s.172).

    4 yaşındaki çocuk, arkadaşlarıyla pek iyi geçinemezse bile, arkadaşlık etmek onun için en önemli olaylardan biridir. Arkadaşlarıyla geçimsizliğinde, 2,5 yaşındaki tutumunu andıran olaylar görülür. Tıpkı, o dönemdeki duygusal aşırılıklardadır: Bu, bakarsızınız, son derece utangaç, çekingendir, bir an sonra değişir ve kurum satmaya başlar.

    Çocukların çoğu, bu dönemde de 2,5 yaşlarında olduğu gibi belirli alışkanlıklara saplanırlar. Yemek, giyinmek, uyumak gibi konularda sürekli olarak aynı düzenin kollanmasını isterler. Bu düzen, bozulduğu zaman anlayış gösteremez, tam tersine ağlayarak, bağırarak, sorular sorarak tedirginliklerini ortaya koyarlar (Dodson, 1990, s.120-121).

    4 yaşındaki çocuklar, arkadaşlık etmeyi, birlikte oyun oynamayı severler. Ne var ki, bu beraberlik hiç de güllük gülistanlık bir ortamda gelişmez. Bu yaşlardaki çocuklar, sürekli olarak birbirleriyle dalaşır, kavga ederler, dövüşürler, birbirlerine ad takarlar, küfür etmeye başlarlar. Hele, kendi aralarında bir grup kurdular mı, başka çocukları yanlarına yaklaştırmazlar. 4 yaş kabalık ve sakınmasızlık çağıdır. Başkalarının duyguları hiç hesaba katılmaz. Çocuk, istediğini, düşündüğünü yapar ve söyler.

     2.2.2.2. ( 4 Yaş) Çocuğunun Sosyal Gelişimi:

    4 yaşına gelen çocuk, artık 3 yaşında olduğundan daha sakin, daha uyumlu ve hareketlerini daha kolaylıkla kontrol edebilecek durumdadır. Dört yaş çocuğu sürekli olarak çevresini tanıma çabası içindedir. Be çabasını devamlı olarak sorduğu sorularla açıkça ortaya koyar. Ne, nerede, kim vb sorular sorar. Sorularıyla ilgili olarak kendisine verilen açıklamaları dikkatle izler. Burada yetişkinin vereceği cevapların doğru, onun anlayabileceği açıklıkta olmasının önemi büyüktür. Sorulan sorular, çocuğun ilgilerini, isteğini göstermesi açısından önemlidir. Bu nedenle, "büyünce öğrenirsin" ya da "bana sor, o anlatsın" türünden geçiştirmeler, çocuğun öğrenme isteğini azaltabileceği gibi, onun yetişkine olan güven duygusunu da azaltarak kırıklığa uğramasına neden olabilir.

    Toplumsal gelişim yönünden yetişkinleri izleyerek, onların davranışlarını taklit eden, 4 yaş çocuğu, bir yandan yetişkinle olumlu ilişkilerini sürdürürken, diğer yandan kendi yaşıtı olan çocuklarla da daha uzun süre birlikte olmaya başlar. Ancak gruplar henüz çok kolaylıkla dağılabilir niteliktedir. Bu yaş çocuğunda zaman zaman uzmanların paralel oyun adı verdikleri (aynı mekan içinde herkesin kendi oyununu sürdürmesi) oyun türü görülebilir. Oyun sırasında ortaya çıkan çatışmalar, onun için sosyal birer deneyim yerine geçerler. Çocuğun arkadaşlarının isteklerine uymayı öğrenmeye başlaması ve bunun için de kendi isteklerinden fedakarlıkta bulunabilmesi, sosyal gelişim yönünden son derece önemli bir adım olarak nitelenebilir.

    2-3 hatta 4 yaşındaki çocuklar, ancak bir kişi ile arkadaşlık kurabilirler. 2-3 yaşındaki çocuklarda "sen, ben" kavramı gelişmiştir. Bu kişinin, kendisini başkalarından iyice ayırdığının bir belirtisidir. Toplumsal gelişim, bundan sonra, hızla artar (Binbaşıoğlu, 1990, s.172).
    3 yaşına giren çocuğun, giderek daha olumlu ve dengeli bir birey haline dönüştüğü görülür. Bu evrede rastlanan ani öfke nöbetleri çoğunlukla eşyaya yönelmiştir. Örneğin, yetişkinin "niçin koşuyorsun" sorusuna, çocuk, olayı rasyonalize ederek: "çünkü merdiven koş koş diyor" yanıtını verebilir (Yavuzer, 1996, s.109-110). 1,5-3 yaş çocukları tamamen başkalarına bağımlı olmak istemezler. Teşebbüs ettikleri işleri yaparak, kendilerine olan güvenlerini artırmaya çalışırlar. Yetişkinlerin yaptıkları işe karışmalarını ve müdahale etmelerini istemezler. Eğer, yaptıkları iş, engellenirse, öfkelenip, hırçınlaşırlar.

    Buna karşılık yetişkinler, çocukları 2 yaşından itibaren toplumun istediği şekilde davranmaya zorlarlar. Çünkü çocuklarının toplum kurallarına uyum sağlayabilen bireyler olarak yetişmelerini ister. Bu kültür aktarımının bir gereğidir. Ancak, ana-babalar, çocuklarına toplumun maddi ve manevi değerlerini sevdirerek ve onların kişiliklerini rencide etmeden aktarmalıdır (Selçuk, 1996, s.49).

    Bu yaştaki çocuklarda Piaget'nin de işaret ettiği gibi, toplumsallaşmış dil" çok yavaş oluşan, yavaş yavaş evrimlenen bir olaydır (Tuncel, 1977, s.80).
    Çocuk, üç yaşına gelince, oyun arkadaşı aramaya başlar. Annesinden uzaklaşmak, daha bir bağımsız daha bir başına buyruk olmak ister. Bunu sağlamanın en kolay yolu, çocuğu yuvaya yollamaktır (Dodson, 1990, s.130).

    2 yaşında başlayan sorgulama ve sorma dönemi, 4 yaşında en üst düzeye çıkar. Bu çağdaki tipik sorunların başında, "ben nereden, nasıl geldim?" sorusu gelir. Çocuğun yaşına uygun olarak kısa, öz ve doğru cevaplar verilmelidir. Bu soruya çocuğun anlayıp, kavrayabileceği bir sadelik ve yalınlıkta karşılık verilmesi en uygun olanıdır. Kesinlikle çocuğu susturmak ve gerçeği yansıtmayan karşılıklar vermek, doğru değildir. Bu konuda anne-babaya önemli görevler düşmektedir (Yakut, 1994, s.18-19).

    4 yaş çocuğu son derece açık sözlüdür. Hoşlandığı ve hoşlanmadıklarını rahatlıkla söyleyebilir. 4 yaş çocuğu, somut düşünür. Kelimeleri öğrendiği basit anlamlara göre değerlendirir. Örneğin, "yüzsüz" den,ildiğinde, yüzü olmayan bir insanı anlamaktadır. Bu da yetişkinlerin 4 yaş çocuğu ile konuşmalarında kullandıkları sözcükleri onun anlayabileceği şekilde olmasını ve 4 yaş çocuğunun bulunduğu sırada aralarında yapacakları konuşmalarda dikkatli olmaları gerekli kılmaktadır.

    Bu yaştaki çocuk, oyunlarını bir konu çevresinde örmeye başlar. Bebekleriyle, arabalarıyla, trenleriyle, öteki oyuncaklarıyla uzun süreli ve belirli olayların canlandıran oyunlar kurar. Güçlü hareket itisi ve kafasının içindeki belirsizlikler, onu çeşitli yönlere çeker, ne yapmak istediğini, nereye gittiğini kestiremez. Bu tavrı en iyi belirleyecek örnek, kendisine ne resmi yaptığını soran annesine "daha bitirmedim ki, nereden bileyim" diye cevap veren çocuğun yaşadığı olaydır.

    2.2.2.4. ( 5 Yaş) Çocuğunun Sosyal Gelişimi:
    5 yaş genellikle canlı, neşeli, hareketli bir görünüm içindedir. Konuşmayı, soru sormayı, hareketli oyunlar oynamayı, masal dinlemeyi ve anlatmayı sever. O, artık daha çabuk karar verir. Kas hakimiyeti gelişmiştir. Düzenli cümleler ile insanlarla olan kişisel ve sosyal ilişkileri artmıştır (Yavuzer, 1996, s.111).

    Bu yaştaki çocuk artık arkadaşlarıyla oynamaya ve bir grup içinde kendi yerini bulmaya başlar. Grup yaşantıları yoluyla bilgi edinir.
    Bu beş yaş çocuğu annesine ve evine bağlı olmasına rağmen ev onun için pek yeterli değildir. Çevresini genişletmek ihtiyacındadır. Kendi başına hareket etmesi artar ve bu anne-baba tarafından engellenirse, aşırı baskılı bir eğitim uygulanırsa, çocuk bağımsız ve dengeli bir kişilik geliştiremez. Bu nedenle çocuğun kendi başına yapabileceği işlerde yardım etmemeli, yapabileceği işlerde büyüklere yardımcı olmasına fırsat verilmelidir.5 yaşındaki kızlar, bebekle oynar, resim yapar ve hatta ip atlayabilirler. Bu yaştaki erkek çocuklar ise, daha çok, trencilik, koşma ve yakalama oyunları gibi oynar oynarlar. Oyunlarda birbirlerini taklit ederler (Binbaşıoğlu, 1990, s.172).
    Bu dönemde çocuklar gruplar halinde oyunlara girişirler. Çocuklardan biri doktor olur ve hasta olan kız veya erkek çocuğu muayene eder. Gruptaki çocuklar sırayla hasta ve doktor olurlar. Bu oyuna yol açan temeldeki merak bir kez giderildikten sonra oyun, çekiciliğini kaybeder ve artık oynanmaz olur.
    5 yaşına gelen bir çocuğu şahsi ve sosyal ilişkileri artmıştır. Olaylar karşısında soğukkanlıdır. Dikkatli ve kararlı bir tutumu vardır (Yakut, 1997, s.19).5 yaşındaki çocuk, her yönden denge içindedir. Kendi kendine yeterliliği ve çevre ile uyumu vardır. Kendine güvenir, aynı zamanda karşısındakilerle de başkaldırmadan uzlaşabilir. Dikkatli, anlayışlı, sezgi ve algılarında güçlüdür. Nazik, düşünceli, cana yakındır (Dodson, 1990, s.124).
    5 yaş çocuğunun belirginleşen kişilik özelliğini de dikkate almak gerekir. İçinde bulunduğu yer ve zamanla sınırlanan dünyası ona yeterlidir. Düş gücünü kullanmaz. Nesneleri kullanılışlık açısından tanımlar: "kuyu, kazmak içindir" "dondurma yemek içindir" kendisi ve çevresiyle çatışma halinde değildir. Resim yapmaya başlamadan önce, kafasına belirgin bir şey vardır. Yaptığı şeyin içeriği mantıklıdır. Kendi kendini kritik eder. "Bir at resmi çizmek istiyorum ama bilmiyorum" diyebilir. İster oyunda olsun, ister kendisine verilen bir ite olsun, 5 yaş çocuğu başladığı işi bitirmeyi sever, gösterişe meraklı değildir. O, artık daha çabuk karar verir. İnsanlarla olan kişisel ve sosyal ilişkileri artmıştır. Bunun yanısıra kendisine ilişkin düşünceleriyle ailesine, okula ve topluma uyumu belirgin bir biçimde artmıştır. Kritik durumlarda soğukkanlı olmayı başarır. Sokakta kaybolmaz, adresini bilir. Çocuk, gelişimin tüm basamaklarını tamamlamış ve hafif eğilimli bir düzlüğe ulaşmıştır.5 yaş çocuğu kendi kendine yeter, sosyaldir, kendinden emindir. Şekilci ve uyumludur. Rahat ve ciddidir, dikkatli ve kararlıdır. Nazik bir dosttur. Üstün bir kişi değilse bile, üstün bir çocuktur. 3 yaşın ilerlemiş bir biçimidir.5 yaşın sonlarına doru, çocuklarda düşünerek hareket etme davranışları görülür. Çocuk, zaman zaman ciddileşir; artık toplum düzeninin ayrımına varmıştır. Bu zamanda çocuk, toplumdan aileye doğru bir kaçış gösterir. Onun için, aile en güvenilir bir yerdir. Bu durum, adeta bir "toplumsal bunalım"dır. Oyun çağında aile bireylerinin çocuğa gösterecekleri ilgi, çocuğun oyuncak durumu, özellikle kendi yaşındakilerle oluşan ilişkileri, çocuğun toplumsal gelişiminin biçimini belirler. Buna çocuğun toplumsal gelişiminin biçimini belirler, çocuğun karıştırdığı resimli kitaplar da yardım eder.

    2.2.2.5. 6 Yaş Çocuğunun Sosyal Gelişimi:
    Bu yaş çocuğu etkin, atılgan, coşkulu, amaca yönelik davranışlar sergileyen, zaman zaman düşünceli kararsız, bir kişilik yapısına ve bağımsız bir ruh yapısına sahiptir. Hala annesinin ona verebileceği bakım, rahatlık ve güvene büyük ölçüde ihtiyaç duyar. Akıllı bir anne çocuğunun sıkıntılı durumlarında; mutluluğunu paylaşmada; güven vermede; meraklarını gidermede; rehberlikte onun yanında hazır bulunmalıdır. Onun perişan, utangaç ve bozgun olduğu durumlarda çoğu kez yalnız anne ona cesaret vererek ona yardım ederek olaylardan olumsuz bir biçimde etkilenmesini önleyebilir.4-6 yaşlarındaki çocuk, "soru çağı"ndadır. Bu zamanda çocuk, her şeyin "neden" ve "niçin"ini öğrenmek ister. Bu davranış, çocuğun zihin gelişimi kadar toplumsal gelişimini de etkiler. Soru sormanın iki nedeni vardır:
    1. Gerçek bir merak ve öğrenme isteği,
    2. "Dikkati çekmek" düzenleşimi
    Birincisi, "zihin gelişimi"1 ile, ikincisi de "toplumsal gelişim"le ilgilidir. Dikkat çekme isteği, benliğin geliştiğini gösterir (Binbaşıoğlu, 1990, s.173).
    3-6 yaşlarındaki çocuklar, motor becerileri geliştiği için sosyal ilişkilere daha fazla katılırlar. Bunun yanısıra araştırma be merak duygularını tatmin etmek için çeşitli faaliyetlerde bulunurlar. Bu faaliyetlerde başarısız olurlarsa suçluluk duygusu geliştirebilirler. Çocuğun yaptığı işlerin yetişkinler tarafından engellenmesi, ana-babanın yanlış eğitim yöntemleri kullanması da suçluluk duygusuna yönelten etkenler arasındadır (Seçuk, 1996, s.50).6 yaşındaki çocuk, kararsız ve tembel bir kişilik sergiler. Bu davranışlar, bir geçiş dönemini oluşturur. Artık, okul çağı başlamıştır. Bu dönemin belirgin özelliği, grup oyunlarıdır. Daha önceleri tek başına sürdürülen oyunlar, grup oyunlarına yerini bırakmıştır (Yakut, 1997, s.19):Somut düşünce biçiminin giderek elde edilmesiyle birlikte dikkat süresi uzayan iyi bir dinleyici olmaya başlar. Çevredeki tehlikelerin daha çok farkında olan bu yaş çocuğu uzun süre evden uzak kalmaya hazırdır. Bu yaşta ilköğretim için gerekli gelişim düzeyine, genellikle ulaşılmış ve ön yaşantılar kazanılmıştır.Çocuğun eğitiminde önemli olan ana-baba ve ona bakan eğitim ile ilgilenen yetişkinlerin onu sevmesi gelişimini rahatça sağlayabilecek şekilde özgürlük ve güven vermesi her türlü yapıcı yardımı sağlaması, anlayış göstermesidir.Bu devrede çocuğun hayal gücü çok gelişmiştir ve ruhsal durum içinde sık sık yalan söyler, haşarı ve yaramaz olur. Ebeveynlerine çok az düşkün olurlar ve daha az bağımlı olurlar. Oyunlarında rekabet havası eser ve diğerlerinden daha üstün olma çabası içindedir. Bu durum bağımsızlık ve kendine güven yönünden önemli bir aşamadır (Öztürk, 1983, s.4-8).4-6 yaş arası çocukların oyunları, 2-3 kişilik küme oyunlarıdır. İlk çocukluk yılarında çocuğun çevresini ana-baba ve eğer varsa, kardeşler oluşturur. İlk sosyalleşme belirtileri aile çevresinde atılırken, ilkokul çağına doğru aileye olan ilgi çevreye kaymaya başlar. Bu dönemdeki çocuğun sosyalleşmesini etkileyen en önemli faktör, çocuğun arkadaş çevresidir. Aile, çocuğu, ilkokul çağına kadar olan dönemde sıkı bir denetim altında tutmuşsa, çocuğun sosyalleşmesi biraz daha zor olur. Çocuklarda sosyalleşmeyi sağlayan en büyük etkenlerden biri de akranlarıyla birlikte oyun oynamasıdır.

    SONUÇ
    Çocuk yetiştirmek oldukça meşakkatli, ancak bir o kadar da zevkli bir iştir. Çocuk gelişimi, ilk adımla başlayıp, konuşmayı öğrenme ve oyunla dünyayı kavramayı içeren uzun bir süreçtir. Ana-babalara düşen görev, bu sürecin her aşamasında aynı dikkati ve sabrı göstermektir.
    Okul öncesi çocuğunun gelişimsel özellikleri evrenseldir. Ancak, çocuk, sadece doğuştan getirdiği yatkınlıklar ve gelişimsel özellikler doğrultusunda, gelişimini sürdürmez. Yaşadığı sosyal ve kültürel çevre, bazen olumlu, bazen de olumsuz yönde onun gelişimini etkiler. Dolayısıyla çocuklar, hemen hemen aynı yaşam diliminde olsalar bile, bireysel farklılıklar ve çevrenin donanımıyla ilişkili olarak farklı gereksinimleri olan çocuklar olabilirler. Bu noktada çocukların yaşamlarını yönlendirmede çok kritik bir dönem olan okul öncesi eğitim kapsamındaki programların önemini göz ardı etmek mümkün değildir Merkezi bir programda çocukların bu gereksinimlerinin ideal öçlüde karşılanması, söz konusu olmayabilir. Çocukların çevreye uyumu, öğrenme ortamına ilgisi ve öğrenme başarısı açısından, kendi gereksinimleriyle uyumlu, bütünleşen bir programdan yararlanmaları önemlidir.
    Okul öncesi eğitim aşamasında çocuklara sunulan program, çocuğun gelişimini tüm alanlarıyla destekleyen ve geliştiren hedefleri kapsamak durumundadır.
    Çocuklar, değişen ve gelişen toplumun gereksinimleri doğrultusunda, her gün başka bilgi kaynaklarıyla karşılaşmaktadır. Programlar, çocuğa güncel ve entelektüel bilgiye ulaşma şansını vermelidir. Program, çocukların gelişim özelliklerini, ilgi ve gereksinimlerini karşılamayı başarır ise, beklenen ideal hedeflerine ulaşabilir.
    Çocukların gelişimlerinde en önemli görev, ebeveynlere düşmektedir. Doğumdan itibaren çocuk, etrafını saran fizik ve sosyal çevreye uyum savaşını verirken, bu çabasında en büyük desteği, anne ve babasından alır. Çocuk, kendin,i ifade etmeyi, kendi kendini yöneten bir birey olabilmeyi ailesinden öğrenir. Özellikle anne- baba, çocuğun kişiliğinin oluşumunda temel rolü olan özdeşim modelleridirler. Çocuk, bu özdeşim modellerini kendilerine örnek alır ve adeta onların yaşam biçimlerini taklit yoluyla öğrenir.
    Bu öğrenme süreci içinde onun sevgiye, güvene yani çevresindekilere inanmaya, bağımsızlığa ihtiyacı vardır. Anne ve babaların, çocukların ihtiyaçlarını dikkate alabilmeleri için doğumdan başlayarak onlarla iletişim kurmaları gerekir. Bu iletişim, doğumdan sonraki ilk olan duygusal doyumla kurulur.
    Çocuk yetiştirmede ana-babanın eğitim seviyesi de son derece önemlidir. Ebeveynler, bilgisiz yetersiz oldukları ve çocuklarına karşı yanlış tutumlar sergiledikleri sürece çocukların özbakım becerileri gibi en temel becerilerden bile yoksun olabildikleri ve kardeşler arasında çatışmaların yaşandığı görülmektedir. Çocuk yetiştirme konusunda bilgisiz olan anne, yeni doğan bebeğine nasıl müdahale edeceğini, ihtiyaçları konusunda neler yapacağı, yapsa bile yanlış yapacağı ihtimali yüksektir. Bebeğini, sıkı sıkıya kundaklayarak onun bedensel gelişimine zarar verecektir. Kundak, bebeğin yürüme ve oturma gibi hareketlerini geciktiriyor. Kalça çıkığı gibi fiziksel bazı bozukluklara yol açabiliyor. Bebeği kundak yapmak yerine mümkün olduğunca serbest giyindirip, daha fazla hareket etmesinin sağlanması, bebeğin ruhsal sağlığı açısından da önem taşıyor.
    Çocuk gelişiminde çocuğu uzaktan belirli bir kontrol yaparak hareketlerinde serbest bırakmak, önemlidir. Aksi halde çocuğun bedensel ve ruhsal yönden baskı hissetmesi, gelişimini olumsuz yönde etkiler.
    Çocukların eğitimlerinde bu gelişim özellikleri dikkate alınarak, sevgiye uygun eğitim verilmeye çalışılırsa, daha başarılı olunacaktır. Ayrıca kişilik özelliklerinin5-6 yaş civarında belirlendiği konusunda, psikologlar arasında genel bir kanı vardır. Bu bakımdan, çocuk yuvaları ve anaokulları, çocuk gelişiminin ilk yıllarında iyi bir denetim altında tutulursa yararlıdır. Çocuğun, aile çevresiyle ilgisini kesmemek, bu bakımdan yapılacak işlerin başında gelir.

    Psikoloji Yazıları




    1 Yorum - Yorum Yaz

    GELİŞİMLE İLGİLİ KAVRAMLAR

     1.1.BÜYÜME :

    Bedenin ya da herhangi bir organın "bir durumdan başka bir duruma geçişinde görülen "değişiklikler dizisi" anlamına gelir (Binbaşıoğlu, 1990, s.28).Örneğin, boyun 50 cm'den 55 cm'ye geçişi bir büyüme belirtisidir. Kalp, ciğer ve diğer iç organların büyümesinde de durum aynıdır. Büyüme, gelişimin her yönüyle ilgilidir.


    1.2.OLGUNLAŞMA :
    Genetik yapı ve çevre etkileşimi sonucu bireylerde görülen biyolojik değişikliklere olgunlaşma denilir (Selçuk, 1996, s.14).Organizma, fizyolojik olarak bir davranışı, bir iş yapabilecek hale geldiğinde, olgunlaşma gerçekleşmiştir. Olgunlaşma, bir "süre"nin geçmesi sonucunda bireyin ya da bir organın, fiziksel güç ve kuvvet bakımlarından, yaşama uyumda belli bir durumu karşılayabilecek (başarı ile bir uyum yapabilecek) bir "düzey"e erişmesidir (Binbaşıoğlu, 1990, s.29).Olgunlaşma, öğrenme için şarttır. Örneğin, ayak ve bacaklarımız yürüme için yetere derecede "olgunlaşmamış" ise, "yürüme" öğrenilemez.Olgunlaşma, bireyin bir işi yapabilecek düzeye ulaşmasıdır. Canlı varlığın daha çok kalıtımdan getirdikleri ile, zorunlu olarak, çevreden kazandıklarının etkileşimi sonucu ortaya çıkar.


    1.3.HAZIRBULUNUŞLUK :
    Kişinin olgunlaşma ve öğrenme sonucu belli davranışları yapmaya hazır olmasıdır (Selçuk, 1996, s.14). Örneğin, dört işlemi öğrenecek olan bir çocuğun hem dört işlemi kavrayabilecek bir olgunluğa ulaşması, hem de bunun için gerekli olan sayma, toplama, çıkarma vs ile ilgili bilgi ve becerilere sahip olması gerekir. Hazırbulunuşluk, canlı varlığın herhangi bir şeyi öğrenebilecek duruma gelmesini anlatan bir terimdir (Binbaşıoğlu, 1990, s.30).


    1.4.GELİŞİM :
    Canlı varlığın bütün yaşamı boyunca geçirdiği ileriye ve geriye yönelik bütün değişiklikleri kapsar (Binbaşıoğlu, 1990, s.28).Gelişim; öğrenme, yaşantı ve olgunlaşma sonucunda bireyde görülen düzenli ve sürekli değişiklikler olarak tanımlanabilir (Selçuk, 1996, s.13).

    1.4.1.Fiziksel (Bedensel) Gelişim :
    Kişinin döllenmeden ölüme kadar geçirdiği, büyüme, durguluk ve çöküş evrelerindeki bütün değişiklikler demektir (Binbaşıoğlu, 1990, s.28).Bedensel gelişim, bebeklerin doğumdaki büyüklükleri ve doğumdan sonraki büyüme hızları, onların genel gelişimleri hakkında bize bilgi verir (Yavuzer, 1996, s.55).
    Fiziksel gelişimi içinde kişinin, boy ve ağırlık, iskelet, kas, sinir, bez (iç salgı beleri), sindirim, kan ve solunum sistemleri incelenir.

    1.4.2.Sosyal (Toplumsal) Gelişim:
    Kişinin doğumdan yetişkinliğe kadar başka insanlarla olan ilişkilerinin ve onlara karşı geliştirdiği ilgi ve duygularının tümüdür (Binbaşıoğlu, 1990, s.165).Toplumsallaşma, kişinin yetişkin çevresinde geçerli olan "norm" ve değer yargılarına bir "davranış geliştirme" sürecidir.

    Sosyal gelişme; kişinin sosyal uyarıcıya, özellikle grup yaşamının baskı ve zorunluluklarına karşı duyarlık geliştirmesi, grubunda ya da kültüründe başkalarıyla geçinebilmesi, onlar gibi davranabilmesidir (Yavuzer, 18996, s.49).

    Sosyalleşme, en başarılı şekliyle insan organizmasının çaresizlik ve tam bir bencillikle nitelenen bebeklik çağından bağımsız bir yaratıcılıkla nitelenen yetişkinlik dönemine geçmesiyle sonuçlanan bir öğrenme ve öğretme işlemidir. Sosyalleşme, kişinin belirli bir toplumun davranış kalıplarının kişiliğe mal ederek o topluma ait bir kişi durumuna gelmesidir (Selçuk, 1996, s.56).

    Psikolojik Sorunlar




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Piaget’e Göre Zihinsel Gelişim Dönemleri :


    Duyusal Devinim (Motor) Dönemi  (0-2 Yaş)  : 

    Çocuğa duyular ve duyu organları yolu ile ulaşanlar önemlidir.Çevresindeki nesnelere dokununca etkileşimde bulunur, bu dönemde çocuğun özgür hareketlerine engel olmamak gerekir. Bu dönemde çevresi ile ilişkili olarak bazı kavramlar gelişir.

    İşlem Öncesi Dönem (2-7 Yaş)  : 

    Bu dönemde nesnelerin yerini simge alır. Deneyimlerine göre akıl yürütür. Nesneleri sınıflandırır, oyunlarda simgesel işlem görülür.

    Somut İşlem Dönemi (7-11 Yaş) : 

    Bu dönemde maddenin korunması, ağırlıkların korunması ilkeleri gerçekleşir. Yani; geniş bir kapta bulunan suyu, uzun bir cam şişeye doldurduğumuzda, miktarının değişmediğini söylemektedir. 

    Daha önceki dönemlerde bunu başaramamaktadır. İlkokul yıllarına rastlayan bu dönemde öğrencinin derslere ilişkin faaliyetlerinin deney, ders levhası, maketler, modellerle gerçekleştirmesi, ağırlık, alan ve hacim ölçülerinin somut olarak sınıfa getirilmesi gerekir.

    Soyut İşlem Dönemi (11-...)  : 

    Bu dönemde çocuk yetişkin gibi soyut düşünebilir. Ergen bu dönemde tümevarım ve tümden gelim yolları ile düşünebilme yeteneğini kazanır. Somut işlem döneminden soyut işlem dönemine geçişin nasıl olduğu kesin olarak bilinmemektedir.

    Piaget bunu ergenlik çağının başlarında görülen nörofizyolojik yapı değişikliğine bağlamaktadır. Bunun yanısıra, bireyin içinde yaşadığı toplumun toplumsal ve kültürel yapı ve özelliklerinin de bunda rol oynadığı kabul edilmektedir.

    Psikoloji Yazıları




    0 Yorum - Yorum Yaz

    1.1. Çevresel Etkenler :

    Rahim İçi çevrenin normal olarak yüksek kararlığı talihliktir. Çünkü gebeliğin başlarında en küçük kesilme bile 1950'lerdeki tolidomit ilacı trajedisinin gösterdiği gibi embriyoya zarar verebilir. Tolidomit bütün Avrupa'da her yerde bulunabilen ve gebe kadınların sabah rahatsızlıklarını hafifletmek için aldıkları bir trankilizandır.

    Bu, zaman içinde birçok bebek eksik ya da biçimi bozum kol ve bacaklarla, kalp kusurlarıyla ve araştırmacıları annelerin gebeliğini izlemeye sevk eden başka sorunlarla doğmuştu. Araştırmacılar bütün kadınların tolidomit kullandıklarını buldular.
    O zamana kadar doğum öncesi dönemin önemi bugünkü kadar anlaşılamamıştı. Sözü edilen trajedi doğum öncesi dönem ve yardım edici ya da hasar verici çevresel etkenler üzerine bir araştırma akımını harekete geçirdi.

    Kritik Dönemler :

    Kritik dönem kavramı, çevresel etkenlerin gelişime nasıl etki ettiğini anlamakta çok önemlidir. İnsan yavrusunu meydana getiren olaylar sıralamasında her organ-organ sistemi ve anatomik yapı ve bebeğin belirli yönleri sabit zamanlarda geliştirir. Bu sabit zamanlar kritik dönemlerdir. Eğer bir takım çevresel etmenler bir organın büyümesine onun kritik döneminde müdahale ederse, o organ uygun biçimde gelişmez. Hasar sürekli olur. Çünkü organın oluşum zamanı geçer ve ikinci bir şans da yoktur.

     Çoğu organ ve beden bölümü için kritik dönemler ilk üç ay sırasında ortaya çıkar. Örneğin gebeliğin ilk üç ayı içinde tolidomit alan kadınlar, biçimi bozulmuş bebekler dünyaya getirdiler; Tolidomiti ilk üç aydan sonra alan kadınların bebekleri normal olmuştur. İlk üç aydan sonra fetüsün temel yapısı kurulur ve fetüs zamanın öncelikle büyümeye harcar. Çevresel etkenler bundan sonra büyümeye karışabilir, ama organların temel yapısına etki edemez.

     1.2. Doğum Öncesi Etkiler: 

    İlaçlar ve kimyasal maddeler : Plasenta, embriyonun ve gebe annenin dolaşım sistemleri arasında bir filtre gibi çalışıyor olsa da, bütün maddeler bu süzgeçten geçmez. Bugünkü pek çok araştırma hangi ilaçların ve kimyasal maddelerim plesentadan embriyoya geçtiğini ve geçen varsa hangi durumlarda hangi hasara yol açtığını belirlemeye yöneliktir İşin içine bir çok değişken girdiği için böyle araştırmalar yapmak zordur. Örneğin biçimi bozuk bebekler doğuran bir grup kadının gebelikleri sırasında özel bir ilaç aldıkları keşfedilebilir.

    Ama ilaçla kusurlu doğum arasında zorunlu bir neden-sonuç ilişkisi kurulamaz; çünkü bir çok kadın yoksul bir çevrede uygun besinden yoksun olarak, başka ilaçlar alarak, kronik sağlık sorunlarıyla ya da çevrelerindeki kimyasal maddelerle yaşabiliyorlar.

     Araştırma türleri : temel olarak üç tür araştırma özel ilaçlarla kusurlu doğum arasındaki ilişkileri keşfetmeye çalışmaktadır. n Geriye dönük araştırmalarda araştırmacılar aynı kusuru taşıyan bebekler doğuran kadınların gebeliklerinde ortak bir öğe aramaktadırlar. n İleriye yönelik araştırmalarda kadınlar gebelikleri sırasında aldıkları ilaçların günlüğünü tutmaktadırlar. Bu veriler, ilaçla ile bebeklerindeki kusurlar arsındaki olası ilişkileri çözümlemekte kullanılmaktadır.

    Böyle bir araştırmada (Nelson ve Forger, 1971), günlükler 1369 kadının kendi başına ya a doktorun önerisiyle ilaç aldığını göstermiştir; bu kadınların kusurlu doğan bebekleri ilaç almamış benzer bir kadın grubunun bebeklerinden anlamlı biçimde daha fazladır.

    Her iki yöntemde de ilişkisel (corelational)dir ve bu nedenle yalnızca fikir verebilir. İlaç kullanma ile kusurlu doğum arasındaki olumlu bir korelasyon tek başına nedeni ve sonucu kanıtlayamaz. Bununla birlikte eğer bir etken varsa-ilaç,diğer etkenin-, kusur- olma olasılığının daha fazla olduğunu göstermektedir.
    Bir ilacın doğum öncesi gelişim üzerindeki gelişim etkilerini büyük ölçüde gebe kadının o ilacı ne zaman aldığına bağlıdır. İlk üç ayda temel yapı hasarı vardır büyük olasılıkla. Daha sonra fetüs evresinde ilaç, sürekli ama daha az kapsamlı zarar verebilir, çünkü bu etki organların temel yapısına yaptığı etkiye benzemez.

    Embriyo evresinde bir çok organın kritik dönemleri çıkabilir. Böylece, hepsi etkilenebilir. Beyin ve genital organların gelişimiyle ilgili kritik dönem bu organların yaralanabilir olduğu fetüs evresinde genişleyebilir.

     
    Bir toksit maddenin başlangıçta çok hızlı biçimlenen ya da büyüyen bir anatomik yapıya çoğunlukla zarar vermesinin temel nedeni hücre metabolizmasını ve bölünmesini etkilemektir. Örneğin; eğer bu tür bir madde damak katmanlarının-ağzın tavanı-birlikte büyüdüğü sırada hücre bölünmesine müdahale ederse, baş, çok çabuk büyüdüğü için, katmanlar hiç bir zaman orta çizgide kaynaşmayacaktır. Sonuçta bebek, yarık bir damakla doğar. Yani ağız tavanı genize geçişte açık kalır.

    Hala yeterince anlaşılamayan nedenlerle bazı ilaçlar yalnızca belirli organlara zarar verebiliyor görünmektedir ve kusurlar her zaman görünür ya da derin olmayabilmektedir; Etkiler, böbrekte hafif biçim bozukluğu gibi içsel olabilir ya da hafif zihin bozukluğu gibi yıllarca kendini göstermeyebilir.

    Özetle gebelikte alınan bir ilacın doğum öncesi gelişimi etkileyip etkilememesi ve eğer etkiliyorsa etkinin türü birçok etkene bağlıdır: annedeki ve babadaki genetik duyarlılık, ilacın alındığı zaman, miktar, annenin fiziksel durumu, ilacın etkisini artıracak diğer maddelerin varlığı. Bazı özel ilaç ve kimyasal madde türlerinin doğum öncesi gelişim üzerinde yapabilecekleri olası etkileri ele alalım:

    Trankilizanlar ve hipnotikler: Az önce okuduğumuz gibi, tolidomit yetişkinleri yalnızca hafifçe yatıştırdığı halde bir embriyo üzerinde yıkıcı etkiler yapabilmektedir. Böylece, bir ilacın yetişkin üzerinde ne yaptığını gözleyerek bir embriyoya ne yapacağını kestiremeyiz. Barbitüratların plesantaya hızla ulaştığı, karaciğerde ve beyinde biriktiği bilinmektedir.

    İlkel böbrekler süzemediği için barbitüratların fetüsteki birikimi anneninkinden daha fazla olduğu da bilinmektedir. Gebelikte barbitürat almakla bağlantılı olası kusurlar tartışmalıdır, ama bağımlı annelerin bebeklerinde bunlara bağımlılık gözlenmektedir; bu bebekler,titremelerden acı çekmekte, hiperaktivite göstermekte ve çığlık patlamaları sergilemektedirler.

    Hallüsinojenler, özellikle LSD (lisejik asit diyetilamid), son 10 yılda çok dikkat çekmektedir. Hayvan araştırmaları, gebelik sırasında LSD alındığında büyük bir ölü doğum,büyüme gecikmesi, biçim bozukluğu ve kromozom anormallikleri olduğunu haber vermektedir (Berber, 1967).

    Birçok araştırma gebelik sırasında LSD alan annelerin bebeklerinde omurilik ve kemik anormallikleri olduğunu bildirmektedir (Evans ve Glass, 1976). LSD'nin plesantaya geçtiği ve beyinde biriktiği bilinmektedir. Ama bunun etkileri konusunda daha fazla veriye gereksinme vardır. Aynı şekilde gebe bir kadının içtiği mariuananın etkisi de çok az bilinmektedir.

    Anestezi ilaçları, plesentaya hızla geçer ve embriyoda ya da fetüste uzun bir süre kalırlar. Bunlar dar yüksek düşük riski ve doğum kusurlarıyla bağlantılıdır (Amerikan Anestezistler Derneği, 1974).
    Eroin gibi narkotikler, doğum öncesi büyümenin gecikmesiyle, doğum sancısıyla doğum sırasındaki artan komplikasyonlarla bağlantılıdır. Eroin bağımlılarının doğurduğu bebeklerin %70'i çekilme semptomları gösterir (Stone ve ark. 1971). Semptomlar-ishal, aşırı uyarılabilirlik, çığlık atma- tedavi edilmezlerse, bayılmalara, komaya ve ölüme yol açarlar.
    Gebeliği sırasında çok fazla içki içen kadınların bebeklerinde görülen zihinsel, fiziksel ve davranışsal anormallikler örüntüsüne 1973'te feokol alkol sendromu (FAS) adı verilmiştir. Ciddi biçimde etkilenen bebeklerde,
    1. Doğumdan önce ve sonra büyüme yetersizlikleri,
    2. Yüzde düzensizlikler, küçük başlar, kalp,, eklem, kol ve bacak kusurları.
    3. Zihinsel gerilik görülür.

    Alkol plesantaya hızla geçer ve fetüste annede olduğundan daha fazla kalır. Çünkü fetüsün gelişmemiş karaciğeri alkolü çözmede ancak yarı yarıya etkilidir. Günde ortaklama altı içki, bebeklerin çoğunda tam sendromu ortaya çıkarır. Bazı kadınlar aynı etkiyi çok az içkiyle duysa da bireysel farklılıklar daima vardır. Günde 1-4 bile kendiliğinden kürtaj, düşük doğum ağırlığı ve merkezi sinir sistemi hasarı riskini artırır. Arada bir kutlama içkisi, kritik bir dönemde, özellikle erken gebelikte olursa tehlikelidir ve beynin bozuk oluşumlarıyla bağlantılarıdır (Claren ve Smith, 1978).

    Uyarıcılar (stimulants), amfetaminmlerin ve diğer uyarıcıların, kalp damar ve merkezi sinir sisteminin bozuk oluşumları gibi doğum kusurlarıyla bağlantı kurulmuştur (Nora ve Ark, 1970). Bilindiği gibi kahvede, çayda ve bazı hafif yiyeceklerde ve bazı baş ağrısı ilaçlarında bulunan kafeinin yaygın kullanımına karşın gebe kadın tarafından alındığındaki olası etkileri konusunda çok az şey bilinmektedir. Kafein, plesentaya geçmektedir ve hayvan araştırmalarında doğum kusurlarında bağlantılı bulunmuştur.

    Gebelik sırasında nikotinin ve sigara içmeye bağlı gazların zararlı etkileri çok iyi saptanmıştır. Bunların içinde gecikmiş doğum öncesi büyüme, düşük doğum ağırlığı, yüksek ölü doğum riski, kalp-damar kusurları bulunmaktadır (Himmelbenger ve ark., 1978).

    Ağrı kesiciler (analgesis), aspirin gibi ağrı kesicilerin doğum öncesi dönemdeki etkileri ancak yakın zamanlarda araştırılmıştır. Aspirinin tek başına insan embriyosunda hasara neden olduğu konusunda kesin bir kanıt yoktur. Bununla birlikte, hayvan araştırmaları diğer maddeler de yanında olduğunda aspirinin tehlikeli olabileceğini düşündürmektedir.

    Örneğin; fareler üzerinde yapılan araştırmalarda, yaygın bir besin koruma maddeleri olan benzoik asitle birlikte verildiğinde toksik gücü artmaktadır (Kimmel ve ark., 1971). Aspirin kanın pıhtılaşmasına da müdahale etmektedir. Aspirin türünden ilaçlarla ilgili araştırmalar sonuçsuz kaldığı için gebe kadınların aspirini olabildiğince az kullanmaları önerilmektedir.

    Ağızdan alınan gebelik önleyici ve hormonlar gebeliği önleyici stereoitler (doğum kontrol hapları) üzerinde çok yaygın araştırmalar yürütülmektedir. Kadınlar ağızdan alınan gebelik önleyici ilaçları kestiklerinde ve daha sonra gebe kaldıklarında dölde artan bir anormallik riski olmadığı belirlenmiştir. Eğer kadınlar hap almayı, ay hali dönemlerini düzenleyecek kadar, gebe olmadan uzun bir süre önce ihmal ederlerse kendiliğinden kürtaj (düşük) riski vardır.

    Kadınların ilaç almayı unuttuktan sonra kazara gebe kaldıkları ve hap almayı gebe olduklarını fark edinceye kadar sürdürdükleri durumlarda doğacak çocukta kusur olacağı kesin değildir.

    Bir zamanlar bunun yetisinin cinsel gelişimine müdahale edeceği düşünülmüştü; ama ağızdan alınan gebelik önleyici ilacın dozu bu tür etkiler yaratmayacak kadar küçük görünmektedir. Başka bir olası açıklama, genital gelişim için kritik dönemin geç (yaklaşık sekiz hafta) olması nedeniyle, çoğu kadının gebe olduğunu fark etmesi ve hap almayı durdurmasıdır.

    Gebeliği sırasında düşüğü önlemek için "stilbestrol" ile tedavi görmüş kadınların genç kızlarında vajina kanseri geliştirme olasılığı çok yüksektir (Friedman, 1978). Yaygın olarak DES (dietilstilbestrol) diye bilinen bu ilaç meme kanserinin gelişmesinde de etkilidir (Auclair, 1979).
    Binlerce ilaç reçeteyle alınabilmektedir ve her yıl ilaç pazarına yenileri katılmaktadır. Tezgahtan yüzlerce ilaç sağlanabilmektedir; ama pek azı gebe kadına verebileceği zararlar açısından araştırılmaktadır.

    Bizler, soğuk algınlığı belirtileri için, uyuyabilmek için, kabızlığı azaltmak için, alerjiler, sivilce, mide asidi için ilaç almaya alışığız; ama bunları gebelik sırasında kullanmanın iyi bir düşünce olmadığını görmekten çoğu zaman kaçınırız.

    Gebe kadın, bir ilacın ya da ilaçlar bileşiminin bir embriyo üzerindeki etkilerinin kimyasal yapısından ya da bir yetişkin üzerindeki görünür etkilerinden tahmin edilemeyeceğini unutmamalıdır. Ayrıca, yetişkin bir kadın için yeterince güvenilir olan bir doz, gelişmemiş böbrekleri ve karaciğeri ilaçları bir yetişkin kadar hızla ya da etkili biçimde zehirden çözemeyen ve dışarı atamayan gelişmekte olan embriyo için toksit olabilir. Gebe kadınlar - özellikle ilk üç ayda - ve gebe kalmayı planlayan kadınlar olabildiğince az ilaç almalıdırlar.
    Diğer kimyasal maddeler .

    Biz her gün sanayi artıklarına, böcek öldürücü, ot öldürücü, mantar öldürücü ilaçlara, arabalardan ve kamyonlardan çıkan hidrokarbonlara ve diğer hava su kirliliği türlerine maruz kalıyoruz; temizlik sıvılarının, boya ürünlerinin, havaya tazelik veren ilaçların gazlarını soluyoruz; bedenimize kozmetikler ve deodorantlar sürüyoruz; besinlerimizde ek maddeler ve koruyucular kullanıyoruz.

    Bu tür kimyasal maddelerin insan embriyosu üzerindeki gizil tehlikeleri hakkında çok az araştırma yapıldı. Bununla birlikte, doğum kusurları bazı kimyasal maddelerle doğrudan ilişkili bulundu. Örneğin; gebe kadınlar tarafından sindirilen civa, bebeklerinde merkezi sinir sistemi hasarına, bazen de beyin felcine yol açmıştır (Casarett ve Doutl, 1975).

    Bu kadınlar, sınai civa artıklarıyla kirlenmiş sulardan tutulan balıkları ya da böceklere ve mantarlara karşı korunmak için organik civa tuzlarıyla işlenmiş tahılla beslenen hayvanların etine yemişler ya da bu kadınlar katkı boyalardan çıkan fenil civa gazlarını solumuşlar.

    Merkezi sinir sistemini etkileyen diğer kirleticiler içinde asbest ve kuşunda vardır. Ne yazık ki bazı kimyasal maddelerin yarattığı etkiler, çoğu zaman, maruz kalındıktan aylarca bazen yıllarca sonrasına kadar fark edilmemekte ve kadınlar gibi erkeklerde bundan zarar görmektedir. Örneğin; Vietman Savaşı sırasında kullanılan yaprak dökücü bir kimyasal madde olan "agent orange" in çeşitli doğum kusurlarına yol açtığı yeni yeni saptanmaktadır.

     1.3.Diğer Doğum Öncesi Etkiler :

    Beslenme: Yeni araştırmalar beslenmenin doğum öncesi gelişim üzerinde yaratabileceği dramatik etkiyi ortaya çıkarmaktadır. Hem hayvan hem de insan araştırmaları, eğer kötü beslenme bir çok organın hücrelerinin ilk kez bölündüğü ve sayısının arttığı embriyo evresi sırasında ortaya çıkarsa, bir ya da daha fazla organın büyümesinin geriye dönülmez biçimde gecikebileceğini göstermektedir. Daha sonraki fetüs evresindeki kötü beslenme de büyümeyi yavaşlatacaktır. Ama beslenme daha sonra uygun hale getirilirse bu etki düzeltilebilmektedir (Weinwer- Irvıng- Wiley, 1982; Winick, 1970).

    Hayvan araştırmaları, gebe bir dişi, beyin gelişimi açısından kritik dönemde sınırlı protein diyetiyle beslendiğinde yavrusunun önemli ölçüde azalmış betin hücreleriyle doğduğunu göstermektedir. Bu hasar yalnızca sürekli olmakla kalmamakta (Zamenhof ve ark.,1971), aynı zamanda bir "büyük anne etkisi" taşımaktadır; yani, dişi döl kendi gebelikleri sırasında uygun besinleri olduğu zaman bile yavruları hala bir ölçüde kusurlu olmaktadır.

    Bunun olası bir açıklaması, diğer organların da beyin gibi kusurlu olduğu, dolayısıyla annelerin zayıf bir rahim çevresi sunduğu biçiminde olabilir. Bununla birlikte eğer beslenme uygun olursa, doğum öncesi kötü beslenmenin etkileri ikinci kuşaktan sonra ortaya çıkmaktadır.

    Beyin gelişimindeki kritik dönemin kesin zamanı ve uzunluğu konusunda bazı görüş farklılıkları vardır. Otorite olan bir kaynak (Hipton, 1976), beyin gelişiminin önemli yönlerinin embriyo evresinde başladığını ve doğumdan sonraki birinci yıl boyunca sürdüğünü belirtmektedir. Böylece eğer, bebeğin birinci yaşında ortaya çıkarsa, beslenme yetersizlikleri geri dönülmez bir hasar yaratabilmekte, bu yaştan sonra ise bu etkiler düzeltilebilir görülmektedir.

    Vitamin yetersizliklerine ilişkin araştırmalar, bazı vitaminlerin yeterli miktarda olmasının -protein sentezi de dahil metabolik süreçler için özellikle önemli olduğunu, bazı vitaminlerin aşırı miktarlarının zararlı olabileceğini düşündürmektedir. Gebe kadınlar diyetlerine herhangi bir ek maddeyi katmadan önce doktorlarına danışmalıdırlar.

    Temel olarak, araştırmalar, doğum öncesi beslenmenin genlerin kopyalama ve hücre bölünmesi sırasındaki çalışmasını etkileyebildiğini göstermektedir. Anımsayacağımız gibi, genler gerçekte insan yapısı için kopya kağıdı görevi görürler; ama beslenme tarzında uygun yapı maddeleri sağlanmıyorsa tamamlanan iş tasarıma uymayacaktır.

    Gebe bir kadının uygunsuz beslenmesi, yoksulluktan, bilgisizlikten, bir sağlık sorunundan, abartılı bir inceliğini koruma düşüncesiyle diyetini bile bile sınırlamaktan ya da bunların herhangi bir bileşiminden kaynaklanabilir.

    Gebe kadınların ne kadar kilo alması gerektiği tartışmalı bir konudur; çünkü kilo almanın gebe Amerikan kadınlarının yaklaşık %5'ini etkileyen gizemli bir düzensizlik olan kan zehirlenmesinin (toxemia) nedeni olduğundan kuşkulanılmalıdır.

    Semptomları yüksek olan kan basıncı hızlı ve aşırı kilo artışı sıvı birikimi olan kan zehirlenmesi hem annenin hem fetüsün yaşamını tehdit edebilir; dolayısıyla, kadınlar 15 pounttan (yaklaşık 7 kilo) almaları için uyarılmışlardır. Bugün, bazı kadınlar için 22 kilo (50 pound) bazıları içinde yalnızca 5 kilo (12 pound) olmanın doğal ve sağlıklı olduğunu biliyoruz. Her vakanın bireysel olarak değerlendirilmesi gerekir.

    Hastalık : Embriyoya zarar verebilecek bir başka gizil etken annedeki hastalıktır. Birleşik Devletler' de 1964-1965 tarihlerinde salgın olan kızamıkçıktan (rubella) sonra bebeklerin çoğu sağır, kör, zeka gerisi olarak ya da kalp bozukluklarıyla doğmuştur. Annedeki semptomlar o kadar hafiftir ki, birçok gebe kadın hasta olduğunun farkında bile değildi. Rubellanın yol açtığı doğum kusurları önlenebilir.

    Eğer bir kadın kızamıkçık geçirmişse, kanındaki antikorlar onu ve fetüsü hastalığa karşı koruyacaktır. Eğer kızamıkçık geçirmemişse, gebe kalmadan en az 3 ay önce aşılanması gerekir. Rubellaya bir virüs yol açmaktadır. Gribin, çiçek hastalığının, su çiçeği hastalığının da içinde bulunduğu pek çok virüs doğum kusurlarına ve doğum öncesi ölümlere neden olmaktadır.

    Frengi, zührevi bir hastalıktır, yani cinsel ilişkiyle bulaşır. Frensi bulaşmış bir kadın gebeliğinin başlangıcında henüz doğmamış çocuğunu zarar görmekten koruyabilir; çünkü frengi bakterisi genellikle gebeliğin 8. Haftasına kadar fetüse geçmez. Frengi, zihinsel gerilik, katarakt, kalp kusurları, sağırlık ve fetüs ölümüyle bağlantılıdır.

    Şeker hastalığı, yüksek tansiyon, şişmanlık, kan zehirlenmesi gibi kronik metabolik bozukluklar çeken kadınların gebelikleri, ilaç gibi diğer çevresel etkenlerin gizil olarak zarar verici etkilerine yüksek bir duyarlık gösterirler (Fuchmann-Duplessis, 1975). İstatistikler, şeker hastası olan annelerin düşük yapma, doğum öncesi ve doğum sorunları riskinin fazla olduğunu göstermektedir.

    Gebe Kadının duygusal durumu : Anne ve fetüsün sinir sistemleri bağlantılı değilse de, annenin duygularının fetüsü etkilemesi son derece olasıdır (Johntag, 1941, Lieberman, 1973). Örneğin; anne kaybı yaşadığında annenin kan dolaşımına çeşitli maddeler salgılanır, bunlar bedenin bölümlerinde etki gösterir.

    Plasentadan geçebilir ve fetüse ulaşabilir, sonuçta fetüs aynı duyguyu "duyabilir mi?" Bunu henüz kimse bilmemektedir; ama gebelik sırasındaki uzun sürmüş, ciddi duygusal stresler bebekteki düşük doğum kilosu, sinirlilik ve sindirim sorunlarıyla bağlantılıdır.
    Kan uyuşmazlığı : Bazı bireylerin kanlarında RH faktörü adı verilen etken bulunmakta ve kanları RH (+) olarak tanımlanmaktadır. RH faktörü bulunmuyorsa kan RH (-)tir ("Rh" harfleri etkenin ilk kez Rhesus maymunlarında keşfedilmesinden gelmektedir).

    RH faktörüne sahip olup olmamanız genetik mirasınız tarafından belirlenmektedir. RH (+) kan, miras alınan, başat bir özelliktir. Rh negatif kanı olan biri Rh(+) birine kan verebilir ama Rh pozitif biri Rh negatif birine kan verirse, uyuşmazlık ortaya çıkar. Rh pozitif kan Rh negatif kan için yabancı bir madde gibidir.
    Eğer bir kadın Rh pozitif, kocası da Rh pozitif ise fetüsün kanı Rh pozitif olabilir.

    Normal olarak annenin ve fetüsün kanı Plasentanın yapısı nedeniyle birbirine karışmaz, ama kılcal damarlardaki küçük çatlaklar bu karmaşaya yol açabilir. Sonra annenin sistemi yabancı organizmalar olarak fetüsün kanına tepki gösterir, bunu Rh pozitif kan hücrelerine saldıran ve onları öldüren antikorlar üreterek yapar.

    Antikorlar plasentayı geçince karışıklık başlar. Bu antıkorlar fetüse oksijen taşımasında çok önemli olan kırmızı kan hücrelerine saldırırlar. Sonuçta, düşük ortaya çıkar, düşük olmasa da yavru, anemik ve geri olabilir.
    Henüz anlaşılmayan nedenlerle kan uyuşmazlığı daima böyle kötü sonuçlar vermemektedir. Ayrıca annenin bedeni genellikle antikorları yavaş ürettiği için ilk gebelikte çoğu zaman tehlike ortaya çıkmaz ama sonraki gebeliklerde tehlike artabilir.

    Rh uyuşmazlığına bağlı sorunlar kocanın ve karının kan türlerini belirleyen gebelik öncesi kan testleriyle engellenebilir. Eğer gizil bir uyuşmazlık varsa, kadın Rh antikorlarının üretimini önleyen iğneler vurdurabilir. Eğer fetüs tehlikedeyse doğumdan önce kanı tümüyle değiştirebilir.
    Yaş : anne-babanın yaşı gebe kalmada e doğum öncesi gelişimde bir etken olabilir.

    Örneğin, düşüklerin, doğum kusurlarının, gebelik ve doğum sırasındaki sorunların yüzdesi, özellikle ilk doğumlarda 20 yaşın altındaki ve 35 yaşın üstündeki kadınlarda biraz daha yüksektir. Bunun nedenleri üzerinde fikir yürütebiliriz. Büyük olasılıkla, ergen kızın üretim sistemleri henüz tam olarak gelişmemiştir; birçok ergen gebeliklerinde bulunan duygusal baskılar da rol oynayabilir. 35 yaşın üstündeki kadınların fiziksel durumu-belki bugün eskisi kadar doğru olmamakla beraber-daha genç kadınların durumu kadar iyi olabilir.
    Down sendromlu çocukların önemli bir yüzdesi yaşlı kadınlardan doğmadır. 20-30 yaşlar arasındaki bir kadının down sendromlu bir bebek doğurma olasılığı yaklaşık 1500 / 1, 30-35 arasındakilerin 300 / 1, 40'ın üstündekilerin 70 / 1 . Yaş ile down sendromu arasındaki korelasyon bir neden sonuç ilişkisi kurmayı garanti etmez.

    Çoğu zaman yaşa eşlik eden bazı etkenlerin down sendromuna yol açtığı büyük olasılıkla doğrudur. Bununla birlikte kalıtım gibi, her bir kadın için çevresel farklılıklar da işe karışabilir. Kadınlarda yaşa eşlik edebilecek 2 etkenin katkısından söz edilebilir : (1) Ovumun yumurtalıktayken bozulması ya da hasara uğraması. Bir kadın yumurtalıklarında sahip olacağı bütün yumurtalarla dünyaya gelir. Bunlar, yumurtlamada yer alıncaya kadar yumurtalıkta yıllarca kalır.

    Bu zaman içinde virüs iltihabıyla, radyasyonlar ya da başka herhangi bir şeyle hasara uğrayabilir, erkekler daima yeni sperm üretirler. (2) Cinsel ilişkinin sıklığı yaşla ilgilidir. Bu nedenle, gebe kalma yeteneğinin sonuna gelmiş bir ovumun döllenme şansı daha büyük olabilir (Mc Millan, 1977).

    Çoklu Gebelik : yumurtlama sırasında rastlantısal olarak bir, yerine iki ovum salınır. Eğer her ikisi de döllenirse, kardeş yumurta ikizleri ya da çift yumurta ikizleri ortaya çıkar. Böyle ikizler farklı kardeşlerden birbirlerine genetik olarak daha fazla benzemezler. Erkek ve kız kardeş ikizler her zaman çift yumurta ikizleridir.

    Raslantısal olarak, döllenmiş bir yumurta uzunluğuna bölünür ve iki aynı embriyo gelişir. Bunlar kökenlerini aynı zigottan aldıkları için aynı genetik yapıya sahiptirler ve özdeş ya da tek yumurta ikizleri olarak adlandırılırlar. Üçüzler, dördüzler ve beşizler özdeş ikiz, kardeş yumurta ikizi yada bileşim olabilirler. Bir sefer de birden fazla doğuma ilişkin istatistiksel olasılıklar şöyledir:
    İkizler 96'da 1 üçüzler 9216'da 1, dördüzler 900 bin'de 1, beşizler 85 milyon'da 1. Çoklu gebelikte prematüre olma, fetüs ölümü, gelişim anormalleri riskleri artmaktadır. Kuşkusuz, rahim içi kalabalıklaşmakta ve ikizlerden biri diğerine göre rahimde daha iyi bir konuma sahip olmakta ya da besin stoklarını daha iyi almaktadır.

    Kardeş yumurta ikizi doğurma olasılığı annenin yaşı ve önceki çocukların sayısıyla büyük ölçüde artmaktadır (Scheinfeld, 1973). Kısırlığa karşı ilaçlar olan kadınlarda çoklu gebelik şansına daha sahiptir.

    Radyasyon: Ciddi doğum öncesi biçim bozukluğuna ve ölüme neden olabilir. İlk 3 ay sırasında küçük bir doz bile embriyoya ciddi biçimde hasar verebilir. Nagazaki ve Hiroşima'da atomik radyasyon patlaması sırasında gebe olan Japon kadınlarının çoğu düşük yapmış, bebeklerinin çoğu ilk yılda ölmüş ve birçok bebek doğuştan kusurlarla.

    Özellikle zihin geriliği taşımıştı (Miller, 1968; Plummer, 1952). Doğum öncesi gelişim sırasındaki radyasyon dölde artan kanser riskiyle ve sonraki kuşaklara geçebilen genetik kusurlarla da ilişkilidir.

    Tanımda kullanılan X ışınlarının gebe kadınlar için tehlikesi tartışmalıdır. Birçok yazar gebe kadınların özellikle ilk üç ay sırasında -ender durumlar dışında- X ışınlarına maruz bırakılmamasının ve çocuk doğurma çağındaki kadınların- gebe olmadıklarından emin olduklarında-yalnızca ay hali sırasında ya da hemen sonra tanı için X ışını alabileceğini güçlü biçimde savunmaktadır (bk.Mole, 1979).

    Turgay Değirmenci

    Çocuk Eğitimi  --  Anasayfa  




    0 Yorum - Yorum Yaz

    *Gençlerle şakalaşın, espri yapın, ama sakın alay etmeyin.

    *Onları anlamaya ve empati kurmaya çalışın ama sakın yaşadıklarını küçümsemeyin.

    *Onlara kuralları açıklayın ve uymalarını isteyin ama bunu otoritenizi kanıtlama yolu olarak kullanmayın.

    *Gençleri kabul edin, değer verin ancak bu durum onların her davranışını onaylayın demek değildir. Yanlış davranışlarını onaylamadığınızı gösterin, elbette uygun bir şekilde.

    *Gençlere görev ve sorumluluk verin ama onu baştan yenilgi ve başarısızlığa mahkum edecek görevler yüklemeyin.

    *Gençlerin olumlu davranışlarına projektör tutunuz. Ama bunu abartmaktan kaçının.

    *Gencin sizinle paylaştığı sırlarına saygılı olun, başkalarıyla paylaşmayın.

    *Gençler yetişkinlerin ‘her şeyi bilen, çok anlayışlı, mükemmel’ görünmesinden hoşlanmazlar. Onlara uzun nutuklar çekmekten kaçının.

    *Gençlerin kendilerini ve sorunlarını ifade etmelerine fırsat verin.  

    Ergenlik Yazıları




    0 Yorum - Yorum Yaz

    ***insan, kelimelerle düşünür. İnsan, ne radar çok kelime bilirse düşünme ufku o kadar genişler, zeka seviyesi o nispette artar. İnsan zekasını ölçen en keskin kriter; KELİME HAZİNESİDİR.

    Zeka, aynen kaslara benzer. Ne kadar çok çalıştırılırsa, o nispette güçlenir. Egzersiz yaptırmanın yolu da; problem çözme, kitap okuma, dinlediğini  okuduğunu yorumlama ve kelime ezberlemedir.

    Kelime ezberlemenin en kolay yolu da; ÇOK KİTAP OKUMADIR. Shenkapear yazdığı eserlerinde; 80.000, Goethe 50.000 kelime kullanmıştır. Ve bugün, herhangi bir İngiliz, Alman talebesi bu kitapları çok rahat anlayabilmektedir. Bu, bu talebelerin bu kadar kelimeyi bilmesi manasına gelir.

    Ama bizim memleketimizde bir üniversite mezunu; 3.000-4.000 kelime bilmektedir. Bu kadar az bilinmesinin sebebi de kitap okuma alışkanlığı kazanmaması, kitap okumamasıdır.

    Bizim millet olarak en büyük eksikliğimiz kitap okumak. Ama bu durumda, netice de ortada. Avrupa ilimde, teknolojide ileri giderken, bir hala yerimizde sayıyoruz.

    A.B.D.’ de bir okulda, ZEKAYLA alakalı bir deney yapılmış. 2 ayrı sınıftaki öğrencilerin sene başında, zeka seviyeleri ölçülmüş. Ve bir yere kaydedilmiş, daha sonra 1. Dönem boyunca, her iki sınıfa da matematik anlatılmış. 1. Dönemin sonunda, her iki sınıftaki öğrencilerin zeka seviyeleri, aynı oranda artmış.

    2. Dönem bir sınıfa yine sadece matematik anlatılırken, diğer sınıfa matematikle beraber, kitap okutulmuş. 2. Dönemin sonunda görülmüş ki; sadece matematik görenlere nazaran, hem matematik öğrenen, hem de kitap okuyanların zeka seviyeleri, 2 misli artmış.

    Bundan şunu çıkarmamız gerekir ki; BİZİM KİTAP OKUMAMIZ sadece Türkçe’yi değil, matematik ve fen derslerini de iyi öğrenmemize tesir edecektir.

    İmtihanda, sözel sorularda en çok soru Türkçe’den geliyor. Bu Türkçe sorularının da 2-3 tanesi dil bilgisi çalışılmasa dahi, okulda görüldüğü kadarıyla, dil bilgisi soruları yapılabilir. Geriye kalan Türkçe soruları da 3 çeşide ayrılıyor.

    a) PARAĞRAF SORULARI : Yarım sayfa yada tam sayfa paragraf verilip bununla ilgili  7-8 tane soru soruluyor. Kitap okuma alışkanlığı olmayan, okuduğunu fotoğraf gibi hemen hafızasına kaydedemeyen birisi paragrafı okur, sorulara geçer ama okuduğunu unuttuğu için tekrar okumak zorundadır. Her bir soru için koskoca sayfayı tekrar okur. Bu da, zaman kaybına neden olur.

    b) KELİMEYLE ALAKALI SORULAR : Kelimelerin eş anlamlarını ya da zıt anlamlarını soruyorlar. Yani kelime hazinesini ölçüyorlar. Kelime hazinesini geliştirmenin tek yolu da KİTAP OKUMAKTIR.

    c) OKUDUĞUNU ANLAYIP, YORUMLAYABİLME SORULARI : Yani, düşünce kabiliyetini ölçen sorular. Bunu geliştirmenin tek yolu yine çok kitap okumaktır.

    Bu gibi tavsiyelerle, her şeyden önce KİTAP okumayı bir ihtiyaç haline getirmeliyiz.

    Ben, imtihanlara hazırlanma da kitap okumayı, matematik – fen çalışmakla eşit tutuyorum. Hatta daha üstün tutuyorum. Çünkü kitap okumak, sadece Türkçe’ye değil, zekamı artırdığı için hem Fen’e hem de Matematiğe tesir ediyor.

    O yüzden, Matematik-Fen’den ödev vereceğim gibi, kitap okumayı da ödev olarak vereceğim. Ve senin kitap okuma alışkanlığını kazanabilmen için, kendi başına kitap okuduğun gibi, benim yanıma geldiğinde de kitap okuyacaksın hatta bazen karşılıklı kitap okuyacağız.

    Vereceğimiz kitapların reklamını çok iyi yapmalı, çok güzel sunmalı, merak uyarmalı, kitabı bizden istemesini, okumak için arzu etmesini temin etmeliyiz.

    Bunun içinde her şeyden önce vereceğimiz kitapları öncelikle biz okumalı ve içindeki çarpıcı pasajları ezberden anlatarak ilgisini çekmeliyiz. Daha sonra da; içindeki enteresan yerlerinden 1-2 paragraf okuyarak iştirak uyarmalıyız.

     

    Yaşam Yazıları




    0 Yorum - Yorum Yaz
    İlköğretim 8.sınıf rehberlik etkinlikleri kitapçığını indir
    .
     İlköğretim için diğer sınıf etkinliklerine git
    .



    1 Yorum - Yorum Yaz
    İlköğretim 7.sınıf rehberlik etkinlikleri kitapçığını indir
    .
     İlköğretim için diğer sınıf etkinliklerine git
    .



    0 Yorum - Yorum Yaz
    İlköğretim 6.sınıf rehberlik etkinlikleri kitapçığını indir
    .
     İlköğretim için diğer sınıf etkinliklerine git
    .


    İlköğretim 5.sınıf rehberlik etkinlikleri kitapçığını indir
    .
                 İlköğretim için diğer sınıf etkinliklerine git
    .


    .............................İlköğretim 4.sınıf rehberlik etkinlikleri kitapçığını indir
    .
    İlköğretim için diğer sınıf etkinliklerine git
    .



    0 Yorum - Yorum Yaz
    .............................İlköğretim 3.sınıf rehberlik etkinlikleri kitapçığını indir
    .
    İlköğretim için diğer sınıf etkinliklerine git
    .



    0 Yorum - Yorum Yaz
    .............................İlköğretim 2.sınıf rehberlik etkinlikleri kitapçığını indir
    .
    İlköğretim için diğer sınıf etkinliklerine git
    .



    0 Yorum - Yorum Yaz
    .............................İlköğretim 1.sınıf rehberlik etkinlikleri kitapçığını indir
    .
    İlköğretim için diğer sınıf etkinliklerine git
    .


     

    İLKÖĞRETİM REHB. ETKİNLİKLERİ

         1.sınıf rehberlik etkinlikleri
         2.sınıf rehberlik etkinlikleri
         3.sınıf rehberlik etkinlikleri
         4.sınıf rehberlik etkinlikleri
         5.sınıf rehberlik etkinlikleri
         6.sınıf rehberlik etkinlikleri
         7.sınıf rehberlik etkinlikleri
         8.sınıf rehberlik etkinlikleri

     

    .

    Rehberlik Dökümanlarına git
    .



    0 Yorum - Yorum Yaz


    Yeni eğitim sistemi 4+4+4, okula yeni adım atan çocuklara bilgiyi oyunlarla öğretmeyi hedefliyor. Çocuklar eğitici oyunlarla hem okulu sevecek hem de bedensel, zihinsel ve duygusal gelişimlerini geliştirebilecek.

    Çocukların bu dönemde yaşına ve gelişimine uygun oyuncaklarla vakit geçirmesi gerekiyor. Eğitim yayınlarıyla bilinen Zambak Yayınları'nın yeni eğitici oyuncak markası PAL, Avrupa Birliği Oyuncak Güvenliği ve çocuk sağlığı standartlarına uygun oyuncaklarıyla çocuk eğitimine katkı sağlamaya hazırlanıyor.

    Oyuncak konusunda çocuktan önce anne-babayı eğitmek gerektiğine işaret eden PAL Eğitici Oyuncak Ürün Müdürü Murat Üstünbaş, "Ebeveynlerin oyuncak seçimindeki ilk tercihi çocuklarının yaşına uygun oyuncaklar olmalı.

    Bazen çocuğu mutlu etmek için alınan bir oyuncak, yaş grubu ve gelişim evreleri için uygun olmadığında, çocuğun sonraki gelişim evrelerinde de problem oluşturur." şeklinde konuşuyor.

    Üstünbaş, çocuklarda kısa ve uzun bellek çalışmasına yardımcı olacak oyuncakların, eğitim hayatında sınavlardaki uzun paragraf sorularının çözümünde önemli rol oynadığını belirtiyor. Üstünbaş, oyuncağın yaşa uygun olması kadar ürün kalitesinin de önemli olduğunu kaydediyor.

    Anne-babanın bilinen markaları tercih etmesi gerektiğini dile getiren Üstünbaş, kaliteli ürünlerde sağlık şartlarının da göz önünde bulundurulduğunu belirterek, "Ucuz olduğu için 1 liralık markasız ve sağlıksız oyuncaklar alınmamalı. Ayrıca kesinlikle oyuncakların kutularında hangi yaş için olduğunu göstermesi gerekiyor." diyor. 

     

    ZAMAN

    Çocuk Eğitimi  --  Anasayfa  




    0 Yorum - Yorum Yaz
    ...................

         

    2012 - 2013 Yılı Pdr Yıllık Planı ( Lise )






    Bu yıla ait diğer derslerin yıllık planlarına git


    .

    Sitemize katkı için aşağıdaki reklama (kitapyurdu) tıklayınız.

    .




    0 Yorum - Yorum Yaz
    ...................

         

    2012 - 2013 Yılı Pdr Yıllık Planı ( Lise )



    ( Tıkladığınızda açılan dosyada iki tane "Download" ibaresi var. Alttaki küçük "Download" linkini tıklayarak dosyayı indirin)



    Bu yıla ait diğer derslerin yıllık planlarına git


    .

    .

    .




    0 Yorum - Yorum Yaz
    CV'nizi İngiltere'de Eğitim ile Güçlendirin

    İngiltere’de eğitim almak, profesyonel yaşamda pek çok fırsatı beraberinde getiriyor. Şimdi British Council’ın eğitim sitesi Education UK ile İngiltere’de eğitim olanaklarının tüm püf noktalarını öğrenebilirsiniz.

    Kariyerinize önde başlamak için Birleşik Krallık okullarında eğitim almayı düşünüyorsanız, bakacağınız ilk yer www.educationuk.org/turkey adresi olmalı. İngiltere’de yaşam ve eğitim konusunda detaylı bilgi veren web sitesinde eğitim alanlarından okul seçeneklerine, burslardan sosyal yaşama kadar pek çok alanda püf noktalarına ulaşabilirsiniz.



    Hangi seviyede olursa olsun, İngiltere’de eğitim ve yaşamınızı ihtiyaçlarınız ve hedefleriniz doğrultusunda şekillendirmenize yardımcı olan Education UK, hem İngilizce hem de Türkçe dillerinde hizmet veriyor. Eğitim ile ilgili bilgilerin yanı sıra güncel yaşam, festivaller, hatta İngiltere’de yaşamınızı kurmanızı kolaylaştıracak ipuçları da web sitesinde yer alıyor.

    Bütçe planlamasından festivallere

    İngiltere’yi ilk kez ziyaret edecekseniz, hangi ulaşım araçlarını kullanacağınızdan nerelerde kalabileceğinize, okulunuzun size sunduğu fırsatlardan nerede eğlenebileceğinize kadar pek çok noktayı merak edebilirsiniz. Education UK, keşif turlarınızın başlangıç noktası olacak.



    Seyahat öncesi yapılması gereken hazırlıklar, İngiltere öğrenci vizeleri, alışveriş, yeme içme, seyahat ve İngiltere’de yaşam ile ilgili her türlü bilginin sunulduğu web sitesinde temel harcamalarınızın belirtildiği bütçe planlama bölümü de yer alıyor. Kutlamaları, festivalleri ve heyecan verici kültürüyle İngiltere’nin oldukça şaşırtıcı bir yer olduğu da verilen bilgiler arasında.



    Facebook’ta takip edin

    Education UK web sitesi içeriği beş ana başlıkta toplanıyor. İngiltere’de Eğitim Seçenekleri, Kurs ve Eğitim Kurumu Arama, Burslar, Güncel Bilgiler ve İngiltere’de Yaşam başlıkları altında, İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’yı keşfe çıkıyorsunuz. Ayrıca British Council Turkey Facebook sayfasından da EducationUK ile ilgili en güncel bilgileri takip etmeniz ve ödüllü yarışmalara katılmanız mümkün.

    Bir bumads advertorial içeriğidir.



    Diğer Kitap Özetleri

    Bu Ülke / Cemil Meriç

    Eser Hakkında:

    Bu eser,Yazarın düşüncelerinden, izlenimlerinden, duygularından, anılanndan oluşan, kendini anlamak ve anlat­mak için kaleme aldığı, yayımlanmış ya da yayımlanmamış yazılarının kronolojik bir sıra içinde derlenmesinden oluşmuş­tur. Bu Ülke adlı eser, Ülkemizin trajedisini anlatan önemli bir denemedir.

    Özet

    Yazar o dönemin problemlerine kimsenin kafa yormadığından yakınıyor. Sağı inzivaya çekilmiş mazlum ve mustarip, solu da manasını anlamadığı bir reçeteyi kekelerken buluyor. Düşmanlık ve diyalogsuzluğun kırılamayan fasit daire olduğunu belirtiyor.

    Bu memleketin ona göre cüzzamlılar ülkesi olmasının sebebi ise, her düşünceye ve her düşünene saldırmak. Yazara göre düşünce tezatlarıyla bir bütündür. Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendimizi hataya mahkum etmektir.

    Düşünmek, özellikle insan üzerinde düşünmek, mutlaka yasak bölgelerden bir kaçına dalıp çıkmakla olur. Demokrasi ve liberalizmde bu yasak bölgeleri kaldırmak demektir. 
    Yazar buraya kadar yaptığımız tasvirlerle herhangi bir tarikatın sözcüsü olmadığını, reçete yazacak bir formülünün olmadığını da belirtiyor. Dar ağacına da gitse tekrarlayacağı tek hakikatin her düşünceye saygı olduğunu ifade ediyor. 

    Yazar bu ülkede düşüncenin değil ideolojinin ön planda olmasından duyduğu yakınmaları sık sık dile getiriyor. Dört yıl Hindistan’ın Ganj kıyılarında vecitle dolaşıp sağcı olarak nitelenmesine, 20.yy onunla başlamasına rağmen iki yıl Saint-Simon’la uğraşmasına da solcu etiketi yapıştırılmasına şaşıyor.

    Halbuki yazar araştırmalarını etiket için değil ideal uğruna yapıyordu. Hint’i yazarken amacı Asya’nın büyüklüğünü haykırmak, kuruntuları ve iftiraları yok etmek idi. Fakat her iki kitap peşin hükümlerin rahatını kaçırdı. Ne sol memnun oldu ne sağın hoşuna gitti. 
    Yazar sağcı dergi ve yayınevlerinde çalışmasını şöyle açıklıyor. Solun kadirbilmez tutumları onu gericilerin kucağına değil sadece yanına itmiştir. Fakat yazar kitaplarını okuyunca anlaşılacağı üzere, bu yakınlığın fikri iffeti açısından bir tehlike oluşturmadığını belirtiyor. 

    Yazar o dönemin rüzgarına neden kapılmadığına şöyle sebep gösteriyor: sağ okumuyor,bağırmak gereksiz çünkü ortada. Sol diyalogtan kaçıyor, küskün, Ötüken’in bastığı kitap okunmazmış, neden okunmasın, bahane bulunamaz. “O halde siz basın” diye çözüm gösteriyor yazar. Bu çözümsüzlük çemberini kırmak mümkün olmuyor. Sol,sağın gösterdiği dostluğu göstermiyor.

    Sebep ise kime olduğu belirsiz ihanet. Düşünce birliği rüzgarda yanan kandil misali çünkü birlik düşünen insanlar arsında olmaktadır yazara göre. Hedef düşünen insan olmaksa, yazara göre düşünülmeyenlerin toplandığı herhangi bir tarafta olmak da anlamsız.

    Yazara göre kaleminin kuvveti mümkün olduğu kadar tarafsız oluşundan kaynaklanmaktadır. Onun hükümlerini tayin eden ihtirasları değil... Tek kurtuluş imkanı da izahların dünyasına yolculuk ve fetih. 
    Yazarın İstanbul’da çıkan ilk yazıları ancak tercüme bürosunun kepazeliklerini ortaya çıkarmıştır. O edebiyata sürünerek değil, prens olarak girmiştir. Ondaki ilerleme ağacın dal-budak salıp büyümesinden başka izah edilemez. Dolayısıyla ilk yazılarıyla son yazıları arasında büyük bir fark beklenmez Cemil Meriç’ten. 
    Üslupta ilk üstad gördüğü Sinan Paşa’dır, sonra Süleyman Nazif, Cenap ve Haşim. Cemil Meriç’in amacı okuyucuyla yazarı ayıran engellerin hepsini yok etmektir. Yazar öyle bir ifade yaratmak istiyor ki sesini bütün hiziplere duyursun, attığı bir alev Türk insanının uyuşuk şuuruna mızrak gibi saplansın.

    Yazara göre gerçek entellektüel sesini sadece hiziplere haykırmakla kalmamalı, ülkesinin haklarını düşman dünyaya haykırmakta görevi olmalıdır. O ya da bu sınıfın ideolog veya demagogu olmak değil, ülkesinin bütününü, bütün ülkelere karşı müdafaa etmek önemli. Tabi böyle bir düşünce şairane bir ütopya kalabilir “Bu Ülke”de. İnsan kucağında yaşadığı toplumdan kopamaz, kopsa da okunmaz veya anlaşılmaz. 
    Bu ütopyadan öteye gidebilmek için en mükemmel bir silah mevcuttur. O da kalemdir. O silahla karanlıkları devirip, aydınlık çağlara ulaşmak mümkündür. Tarihe mal olacak, ebediyete yol açacak fetihler, kalemle yapılanlardır yazara göre. 
    Yazarın ilginç bir yönünü de tespit ediyoruz yazılarında. Hakikatte kendilerini konuşturduğu düşünce adamları, bir yönüyle yazarın tercümanlarıdır.

    Yazar, bir Balzac’ın bir İbn Haldun’un bir Machiavelli’nin arkasına gizlenmekte ve kendini bulmaktadır onlarda. Onları seçme nedeni kendini sahneye çıkarmak istememesi, bir şöhretin arkasına gizlenme ihtiyatından, bazen de onlarla boy ölçüşebileceğini kanıtlamak gibi bencillikten gelmektedir kendince. 
    Cemil Meriç’e göre bir aydın yabancı dil bilmese de olur, çok kitap okumasına da gerek yoktur. Fakat bu eksikliği telafi edecek ölçüde dilini gerçekten bilsin. Kelimeleri, hakkında ansiklopedi yazacak kadar tanısın. Asillerini adilerinden ayırsın.

    Hiçbir düşünce taşımayan, kimse tarafından anlaşılmayan karanlık kelimeler vardır. Ama yine de onlar için yaşayıp ölen herkesin ağzındadırlar. Her dilden lügatlar elinizde bulunmalı ki okuduğunuz metinde hiçbir karanlık kelime kalmasın. 
    Avrupa’nın tahlilci zekası bilgiyi dini ve dünyevi diye ikiye böler. O’na göre dini kültürle dini olmayan kültür farklı kavramlardır. Dünyevi diyerek kültürü toprağa zincirleyen anlayış da bir ideoloji yani bir aldatmaca değil midir?

    Batının dünyevi dediği kültür, yazara göre Batı’nın hakimiyetini sağlamlaştırmak için düşman ülkelere ihraç ettiği sefil bir ideolojidir. Haçlı seferlerinden beri saldırının amacı tektir. Kılıçla kazanılmayan zaferi yalanla kazanmak. Tahrip edeceklerinin yerine sahtelerini yerleştirmek için kullandıkları araçlar ise ideolojilerdir. 

    Cemil Meriç’e göre Avrupa’nın tanzimattan beri emeli de Türk aydınındaki mukaddesi öldürmek, onun yerine kendi mukaddesini aşılamak olmuştur. Avrupa’nın bir mukaddesi zaten yoktu, amacı düşmanını istediği kalıba sokacağı şuursuz ve iradesiz “etnik” bir toz yığını haline getirmekti. 

    Diğer Kitap Özetleri




    0 Yorum - Yorum Yaz

     

      
    "Kitap okumanın önemi" Sunusunu indir

    ........


                 Kariyer Sunularına git

     

     

     




     

      
    "Ekip Çalışması" Sunusunu indir

    ........


             Kariyer Sunularına git

     

     

     





    0 Yorum - Yorum Yaz

     

      
    Sınırsız Güç Sunusunu indir

    ........


         Kariyer Sunularına git

     

     

     




     

      
    Olumlu ve büyük düşünmenin önemi Sunusunu indir

    ........


    Eğitim ve Kariyer Sunularına git

     

     

     





    0 Yorum - Yorum Yaz

     

      
    ......................................................

         Ergenlerde en sık görülen psikopatolojiler

    ........

     

                    

     

     

     

     




    0 Yorum - Yorum Yaz

     

      

    Etkili İnsanların Özellikleri Nelerdir? Sunusunu indir

    ........


    Kariyer Sunularına git

     

     

     





    2 Yorum - Yorum Yaz

     

      
    Etkili bir sunuş nasıl yapılır? Sunusunu indir

    ........


    Eğitim ve Kariyer Sunularına git

     

     

     





    0 Yorum - Yorum Yaz

     

      
    Vizyon geliştirme Sunusunu indir

    ........


    Eğitim ve Kariyer Sunularına git

     

     

     





    0 Yorum - Yorum Yaz

     

      

    İşyerinizde Sorun Çözme Şeması 

    ........


    Eğitim ve Kariyer Sunularına git

     

     

     





    0 Yorum - Yorum Yaz

     

      
    İnsanları değerlendirme kriterlerimiz neler olmalı?

    ........


    Kariyer Sunularına git

     

     

     





    0 Yorum - Yorum Yaz

     

      
    İdeal bir eğitim yöneticisi nasıl olmalı? sunusunu indir

    ........


    Kariyer Sunularına git

     

     

     




     

      
    Etkili Öğretmenlik Sunusunu indir

    ........


    Eğitim ve Kariyer Sunularına git

     

     

     





    0 Yorum - Yorum Yaz

     

      
    Eğitimsel Liderlik Sunusunu indir

    ........


    Eğitim ve Kariyer Sunularına git

     

     

     





    0 Yorum - Yorum Yaz

    Kitap: Doğu Ekspresinde Cinayet

    Yazar: Agatha Christie

    1)KİTABIN KONUSU:

    Trende yaşanan bir cinayetin çözebilmek için Hercule Poirot’un karşılaştığı zorluklar anlatılmaktadır

     2)KİTABIN ÖZETİ :

    Cinayete kurban olan kişi, Bay Rachett adıyla anılmaktadır. Ve daha sonra gerçek adının Cassetti olduğu ortaya çıkacaktır. Kendisinin öldürüleceğinin farkına varmış ve korunması için aynı trende bulunan dedektif Poirot’a yirmibin dolar teklif etmiş, fakat Bay Poirot adamın tehlikeli biri olabileceğini dedektiflik içgüdüsünün de yardımıyla sezinleyerek kabul etmemiştir.

    Cassetti’nin öldürülme sebebi, daha önce çocuk kaçırma olaylarına karışmış olmasıdır. En son ise Amerika’nın tanınmış ailelerinden Armstrong’ların kızını kaçırmış ve fidye istemiş, daha sonra ise de çocuğu öldürmüştür.

    Cinayetin aydınlatılma işini Ekspresin müdürlerinden olan Bay Bouc, Poirat’a teklif eder, o da bunu kabul eder ve ipuçlarını o anda trende bulunan doktoru da yanlarına alarak, üçü araştırmaya başlarlar. Cinayeti ortaya çıkarabilecek dört ipucu bulunur;

    Bunlar bir kondüktör elbisesi düğmesi, bir pipo temizleyici, üzerinde H harfi bulunan değerli bir mendil ve cinayetin saatini bulmalarına yardımcı olabilecek 01:15’i gösteren durmuş saat, doktor da yaptığı incelemeler sonucunda cinayetin 00:00 ile 02:00 arasında işlenmiş olduğunu ortaya koyar.

    Şimdi bir de trende bulunan yolculara göz atalım: Albay Arbuthnot Hindistan’daki görevini bitirerek İngiltere’ye dönmekte, daha sonra aralarında bir ilişki anlaşılan Mary Debenham ise, 25 yaşlarında mürebbiyelik yapan biridir.

    Mac Queen Rachett’in sekreteri, Prenses Natalia Dragomiroff, yaşlı, soğukkanlı ve son derece çirkin olmasına rağmen güçlü bir kişiliğe sahiptir. Caroline Hubbard, hep kızından bahseden orta yaşlı geveze bir kadın, Masterman ise Rachett’ın uşağıdır.

    Michel yıllardan beri aynı hatta çalışan kondüktördür. Trende seyahat eden 13 yolcudan diğer altısının isimleri ise, Greta Ohlsson, Kont ve Kontes Andrenyi, Cyrus Hardman, Foscarelli, ve Hildegarde Schmidt’tir.

    Delilleri incelemeye ve tanıkları dinlemeye başlayan üçlü, ipuçlarını yavaş yavaş çözerek sonuca ulaşmaya başlarlar. Bu süreçte İstanbul Calais vagonundaki yolcuları tek tek sorgular, cinayetin işlendiği gece koridorlarda gezen kırmızı kimonolu bir kadın saptanır. Cinayeti iki kişinin işlediği kanısına varırlar.

    Bunun sebebi cesedin üzerindeki bıçak yaralarının fasılalarla açıldığıdır. Tariflere göre cinayeti işleyen esmer, kısa boylu, zayıf ve ince kadın sesli biridir. Bu da cinayeti biri kadın biri erkek iki kişinin işlediği kanısını ortaya koyar.

    Cesette on iki adet yara bulunmakta, vagondaki tek pipo içicisinin Albay Arbuthnot olduğu anlaşılır. Düğmelerin bulunduğu üniformayı ise sadece kondüktör giymektedir.

    Trende H harfiyle başlayan isme sahip biri de bulunmamakta, tüm kapıları kilitli olan trene dışarıdan yolcu binmediğine göre, katil vagonun içerisindedir. İçerideki on üç kişiden biridir ama hangisi?

    Kitabın bundan sonraki bölümleri daha da ilginç ve sürükleyicidir. Hercule Poirot hemen her yolcunun bu cinayeti işleyebileceği ihtimaline karşın olanca titizliğiyle onları dinlemeye devam eder.

    Her birinin cinayeti nasıl ve ne amaçla yapabileceklerini kurgular; ancak hiçbirinin bu işi yapmamış olduklarına dair veriler de mevcuttur. Dışarıdan biri de vagona binmediğine göre bu cinayeti kim planlanmış ve yapmıştır?

    Kitap oldukça ilginç ve akla gelmeyecek bir biçimde sonlanır. Poirot ince zekası sayesinde cinayeti çözmüş, en son vagondaki tüm yolcuları yemek salonuna toplar ve cinayeti açıklar.

    İki ihtimal vardır, birincisini salondakilere anlattığında yolcular bunu fazla inandırıcı bulmaz. İkinci ihtimal ise doğru senaryodur. Fakat bu da yolculardan hiçbirinin işine gelmez.Birinci ihtimalin tüm yolcular, dedektif, ekspresin müdürü ve doktor tarafından kabul edilmiş olmasının sebebi budur.

    3)KİTABIN ANAFİKRİ:Her zaman gerçekler doğru olanı ya da olması gerekeni ortaya koymaz veya bazı işler öyle olması gerekriği için öyle olmuştur.

     Diğer Kitap Özetleri




    0 Yorum - Yorum Yaz

    DON KİŞOT KİTAP ÖZETİ 

    YAZAR: CERVANTES

    İspanya, Meça Kenti’nin köylerinden biride elli yaşlarında soylu bir adam yaşardı. Bu adam boş zamanlarını şövalye romanları okuyarak geçirirdi. Bu onda öyle bir tutku haline gelmişti ki kendini okuduğu romanlarda anlatılan “gezici şövalye” olarak görmeye başlamıştı.

    Artık o, evinde oturamazdı, Romanlarda olduğu gibi zırhını ve silahlarını alıp serüvenden serüvene koşmalıydı. Fakat bir eksiği vardı, okuduğu romanlarda her şövalyenin yaptığı kahramanlıkları adadığı bir prensesi olurdu. Prenses olarak kendi köyünde yaşayan ve çok güzel bir kız olan Aldonz Lorence’yi seçtikten sonra yola koyuldu yolda kendisinin şövalye ilan ettirmediğini hatırladı, bu yüzden yolda gördüğü ilk kişiye kendini şövalye ilan ettirecekti.

    Biraz daha yol aldıktan sonra bir han gördü, bu hanı bir şatoya benzetti, içindede kendini şövalye ilan edecek bir soylunun yaşadığını düşündü. Hancı Don Kişot’u ilk gördüğünde onun nasıl bir insan olduğunu ve onun suyuna gitmeyi kendisi için uygun olacağını düşündü ve Don Kişot’un isteğini geri çevirmedi.

    Sabaha karşı uydurma bir tören düzenleyip Don Kişot’u şövalye ilan ettiler. Hancı şövalyeye iyi bir şövalyenin parasının ve bir seyisinin olmasını gerektiğini söyler. Buna inan Don Kişot köyüne dünüp biraz para ve birde seyis bulmaya karar verir.

    Dönüş yolunda bir grup tüccarla karşılaşır ve onları duelloya davet eder, düello esnasında atından düşen sövalye birde dayak yer. Olaydan sonra oradan geçmekte olan bir köylü tarafından bulunur ve köyüne getirilir. Köye döndüğünde ailesi onu bu işten vaz geçirmeye çalışsada o gezici şövalye olmaya kararlıdır.

    Yanına kendi köyünde yaşayan Sanşo Panza bir delikanlıyı seyis olarak almak ister. Delikanlıyı ikna ettikten sonra sabah erkenden yola koyulurlar. Bir süre yol aldıktan sonra bir ovaya vardılar. Burada birçok yel değirmeni vardır ve Don Kişot bunları dev sanarak üzerlerine yürümeye başlar, seyisinin tüm engellemelerine rağmen vazgeçmez atını tüm gücüyle en yakındaki yel değirmenine sürmeye başlar.

    Hayali bir deve saldıran şövalye yel değirmenin kanadına takılarak yirmi metre ileri fırladı. Don Kişot kendine geldikten sonra tekrar yola Lapice limanına doğru yola çıkarlar. Yolculuk sırasında kendileri yorgun hisseden çift biraz mola verirler.

    Bu sırada bir grup katırcının Don Kişot’un atının eğerini ve Sanşo Panza’nın eşeğinin yüklerini çalmaya çalıştığını geçte olsa fark ederler ve katırcılarla kavga eden Don ve Sanço kavgadan bir hayli kötü durumda çıkarlar. 

    Zor da olsa kendilerini bir hana atarlar, içeriye perişan halde girdiklerini gören hancı, karısı ve kızı onlara yardım ederler yaralarını sararlar. Birkaç gün sonra handan ayrılı ve yeniden yola koyulurlar. 

    Yolculuk sırasında yolun karşısından kendilerine doğru gelen bir atlı görürler. Atlının başındaki gümüş tası Mambrrinin büyülü miğferi sanır ve adama saldırır adam canını kurtarmak için her şeyini bırakır ve kaçar. Aslında adam bir berber ve kafasındaki tasta yağmurdan korumak için taktığı bir traş tasıydı. Sonra yeniden yola koyulurlar. 

    Yine yolculuk sırasında bir kalabalık gördüler ve bu kişiler zincirlerle birlerine bağlı idiler Sanço bunların birer şuçlu olduklarını anladı ve efendisini bu adamlardan uzak durması konusunda uyardı fakat Don Kişot gezici şövalyenin görevleri arsında bu durumdaki kişileri kurtarmak ta olduğunu savunarak onların yanlarına gitti.

    Onlara eşlik eden şövalyelere saldırarak suçluların serbest kalmasını sağladı. Buna karşılık olarak Don Kişot suçluları prensesi ilan ettiği Aldonz Lorence’ya göndermek isteyince mahkumlar Don Kişotu taşlarlar ve hepsi kendi yoluna gider. 

    Kara Dağa doğru yola koyulan kahramanlarımız oraya vardıkların birkaç gün dinlemeye karara veriler. Burada Don Kişot’un aklına dünya şövalyelerinin en kahramanı olan Aamadis de Gaules’ün yaptığını yapıp, tuhaf delilikler yapıp, çile çekecek ve onları prensesine adayacaktı.

    Prensesin bunlardan haberdar olması içinde seyisiyle bir mektup yazıp ona gönderdi. Seyis bir hanın yanından geçerken köylüsü olan papaz ve berberi gördü, papaz ve berber Don Kişotu gezici şövalyelikten vaz geçirmek istiyorlardı. Sançodan Don Kişotun yerini öğrenip bir plan yaparak Don Kişotu yeniden köyüne götürdüler.

    Fakat Don Kişot ve seyisinin bu işten vazgeçmeye niyetleri yoktur. Bir plan yaparak evden kaçmayı başarırlar. Bu kaçışa sinirlenen Don Kişotun ailesi ve arkadaşlar berber ve papaz bu kaçıştan Sançoyu sorumlu tutmaktadırlar. Don Kişotu eve getire bilmek için tekrar plan yaparlar.

    Bu sefer berber bir gezici şövalye kılığına girip Don Kiştu yenicek ve şartlarını ona kabul ettirecektir. Fakat işler umduğu gibi gitmez ve dövüşü kayıp eder, bunun sonucunda berber Don Kişotun şartlarını kabule etmek zorunda kalır. 

    Don Kişot Saragosa doğru yola çıkar. Saragos yolunda kocaman ve üzerinde renk renk bayraklar olan bir yük arabasını durduran Don Kişot onun krala altın götürdüğünü sanmaktadır. Abracıyı sorgular.

    Abracı arabadaki kafesin içinde iki Afrika aslanı bulunduğunu söyler. Don Kişot a göre bu Fresto adında bir büyücünü işidir ve bu yüzden aslanlar savaşma ister. Abracıya zorla aslan kafeslerinin kapısını açtırır. Arabanın etrafında aslan bakıcısından başka kimse kalmamıştır. Bakıcının kapıları açmasına rağmen aslanlar dışarı çıkmak istemez. Don Kişot asların kendiden korktuğunu düşünür ve kapıların kapatılmasına izin verir. 

    Aslan serüveninden sonra Don Kişot bir köy düğününe katılır. Düğünde ters giden olayları düzeltir. İki sevenin birbirine kavuşmasını sağlar. Daha sonra Saragosa doğru yola koyulurlar. 

    Saragosa doğru ilerlerken yolları Dük ve Düşeşle kesişir. Dük ve Düşeş onların komik öykülerini duymuşlar, şakayı ve eğlenceyi seven bu insanlar. Bunları ağırlamak bu soyluların tek düze yaşantısında bir değişiklik yaratacaktır diye düşünürler.

    Onlara gerçek Şövalye ve dünyanın en üstün seyisi muamelesi göstererek eğleneceklerdi. Don Kişot ve Sanço şato da misafir edildi şato halkı da bu eğlencelere katıldı.

    Sanço bir yere vali olmayı çok isteyen biriydi. Bunu öğrenen Dük Sançoya bir oyun oynayarak onu bir yere vali olarak atadı. Don Kişot ve Sançonun yolları burada ayrılmıştı. Sanço’nun geçici valiliğinden hemen herkes memnundu .

    Etrafındakiler bir köylünün bu kadar akıllı, sağ duyu sahibi olmasına hayrandı, emir ve önlemler çok akıllıca idi. Dük bile valinin ipe sapa gelmez işlerine gülsede çoğu zaman Sanço’yu övmek durumunda kalıyordu. Bazıları ise artık bu oyununu bitmesini istiyordu. Bu geclerden birinde vali Sanço dinlenmeye çekildiğinde, olağan dışı sesler duyan Sanço yaşadığı olaylı geceden sonra, işiden iğrendi. Oyunu tertipleyenler. İşi bu kadar ileri götürdüklerinden dolayı pişman olmuşlardı.

    Sanço olaylı gecenin sonunda eşeğini alarak valilikten vazgeçip köyünün yolunu tuttu. 
    Valiliğin sorunlarının eşeğinin yanında Don Kişot’un dostluğunun yanında kıymeti olmadığını anlamıştı. Şuanda efendisi ne yapıyordu acaba? 
    Sanço sonunda şatoda yaşadıklarının hatırladıkça Dük ve çevresindekilerin onlarla alay ettiklerini fark ediyordu. 
    Don Kişot’tan ayrıldığına çok pişmandı. Onu dünya zenginliklerine feda ettiğini düşündü.

    Onun yüzüne nasıl bakacaktı. Bu düşüncelerle ilerlerken eşeği ile beraber bir kuyuya düştü. Akşama kadar uğraştı kuyudan çıkamadı. Dışarıdan bir gürültü işitti, yardım istedi. Gelen Don Kişot’tu. Epey uğraştıktan sonra Don Kişot Sanço’yu kuyudan çıkarttı. İkisi birlikte uğraşıp Sanço’nun eşeğini de çıkartılar. 

    Don Kişot’ta Dük’ün kendisi ile alay ettiğinin fark edip şatodan ayrılmıştı. Beraber yeni serüvenlere doğru kucak açarak Barselona’ya doğru yöneldiler. Sonunda Barselona’nın surlarına vardılar.

    Bir sabah sahilde seyisi ile gezinen Don Kişot kendi gibi zırhlı bir şövalye ile karşılaştı. Adam beyaz ay şövalyesi olduğunu söyledi ve çarpışmaya karar verdiler.

    Bu sırada oradan geçen Barcelon’a valisi onları en doğrusu cirit oyunu düzenlemek olduğunu söyledi. Beyaz Ay şövalyesi Don Kişot’u yenerek, Don Kişot’tan 1 yıl boyunca şatosuna çekilmesini istedi. Don Kişot kabul etti. Beyaz Ay şovalyesi aslında Don Kişotun dostu berber idi. 
    Köylerine dönerler iken Don Kişot şatosunu gördüğünde “Bütün yaptıklarımın delilik olduğunu anladım. Benimle alay ettiklerini şimdi anlıyorum.” Dedi ve özür diledi.

    Don Kişot şatosunu döndüğü günden beri hasta idi ve günden güne eriyordu. Don Kişot bir gün papaz ve berberle konuşup Allah’ın ona aklını yeniden bağışladığını ve artık Don Kişot olmadığını söyledi. şövalye öykülerine inanmadığını belirtti. Bir süre sonra herkesi toplayıp notere son arzularını yazdırdı.

    Bu günün akşam saatlerinde huzurlu ve sakindi. Şatonun yakınındaki bir çalılıkta karatavukların sesi, gürgen dalında öten güvercinin sesi duyuluyordu. Don Kişot dünyadan gelen bu selama gülümsedi sonra temiz ve günahsız ruhunu Allah’a teslim etti.

    Diğer Kitap Özetleri




    0 Yorum - Yorum Yaz

    KİTABIN ADI : Suç ve Ceza 

    KİTABIN YAZARI : F.M. DOSTOYEVSKİ 

    KİTABIN YAYIM MAKSADI : Hayattaki Bazı Acı Ve Sıra Dışı Olayları İnsanlara Aktarmak 

    KİTABIN ÖZETİ :

    Dört aydır evin kirasını verememişti. Evin sahibi onu mahkemeye verecekti. Uzun süreden beri hasta olmasına rağmen yaşlı Teteri kadının evine gidebilirdi. Daha önceki yüksüğe 1.5 Ruble veren kadın yeni getirdiği saate baktı ve “1.5 Ruble” dedi.

    Raskonikov kabul etmek zorundaydı çünkü kata çıkana kadar kimseyle karşılaşmamıştı. Yaşlı kadın, kız kardeşi ile beraber kalıyordu evde.

    Çok zengin olmasına rağmen, kız kardeşi hiç miras bırakmayacaktı. Kız kardeşini çoğu zaman döver, onun her işini takip etmesi gerektiğini düşünürdü.

    Raskolnikov 1.5 Rubleyi aldı ve dışarı çıkıp bir meyhaneye gitti. Marmeladov yan masada oturuyor olmasına rağmen taşınıp sohbet etmekten kendini almamıştı. Marmeladov eşini çok seviyordu ve üç çocuğunu da; ama çok içyordu.

    O kadar ki ailenin geçimi için Sonya fahişelik yapmak zorunda kalmıştı. “Ne kadar fedakar bir kız bu Sonya” diye düşünmekten kendini almamıştı. Raskolnikov Marmeladov ‘un evine gittiklerinde eşi haykırışla onları yumruklamaya başladı. Hep içiyordu ve evdeki 20 Rubleyi götürüp içkiye vermişti.

    Marmeladov Raskolnikov cebindeki 50 Kapik’i oraya bırakarak uzaklaştı. Eve geldi, yorgundu. Nastasya bir mektup getirdi. Raskolnikov heyecanla okumaya başladı mektubu. Annesinden gelmişti mektup.

    Annesi kız kardeşi Dunya’dan bahsediyordu. Dunya, Luzhin adında çift memurluğu olan 45 yaşındaki biriyle evlenecekti.

    Hem Luzhin onların eşyalarıyla beraber Petersbur’ga gelmesi için yardım edecek, gelmelerini sağlayacaktı. Annesi, 60 mil ötedeki tren yoluna gitmek için bir araba ayarladığını, trende ise 3 ncü sınıfta güzel bir yolculuk yaptıktan sonra Petersburg’a gideceklerini ve onu çok özlediğini yazıyordu. 

    Raskolnikov “Bu evlilik olmayacak” diye düşündü. Dışarı çıktı ve birkaç saat dolaştıktan sonra yorgun düşüp bir yerde uyukladı. Kötü bir rüya gördükten sonra uyandı.

    Eve gitti. Saat 7’ye yaklaşıyordu. Saat uygundu. Aşağıdaki baltayı alacak kimseye gözükmeden yaşlı tefeci kadının evine gitti. İçeri girerken onu kimse görmemişti. 2 nci katta boya yapan adamlarda onu yukarı çıkarken görmemişlerdi.

    Tefeci kadının evine girdi ve ona bir kültablası uzattı. Kadın kültablasına bakarken baltayı kafasına indirmişti. Kadının ölü bedeni yerde yatıyordu. İçeri daldı ve dolaptan sadece rehin verilmiş, birkaç parça altını cebine aldı. Yaşlı kadının kız kardeşiyle içeride karşılaştı. Kızın şaşkın bakışları altında baltayla onu da öldürdü.

    Doğrusu bir kişinin toplumdaki binlerce kişinin refahı ve mutluluğu için ölmesinin bir zararı yoktu. Üstelik bu tefeci kadın çok kötü biriydi. Kapıda birkaç kişi kapıyı vuruyorlardı. Hiç evden çıkmayan tefeci kadının, çıkacağı tutmuştu.

    Raskolnikov titriyor, dışarı çıkıp her şeyi itiraf etmek istiyordu ama yapmadı. Dışardakilerden biri kapının içeriden sürgülü olduğunu fark etti. Yaşlı kadına bir şey olduğunun farkına vardılar. İki kişi Kapıcıyı çağırmak için aşağı indi.

    Bu kaçmak için tam fırsattı, Raskolnikov kapıyı açtı, hızla merdivenlerden inmeye başladı, aşağıdan gürültü gelmeye başlayınca Raskolnikov boyacıların dairesinin kapısının arkasına saklandı ve kapıcı ile üç adam yukarı çıkınca o da dışarı çıkıp değişik bir yoldan eve gitti. Baltayı aldığı yere bıraktı. Çok korkmuştu ve titriyordu. Aldığı mücevherleri ve kıymetli takıları dışarıda bir yerde saklamayı ihmal etmedi.

    “2 gün geçti hala uyanmadı” diye düşünüyordu Üniversite arkadaşı Razumikin. Doktor Zozimov hastalığı atıp kendisine geleceğini söylüyordu. Ama Raskolnikov uyanınca arkadaşını ve doktoru isteksiz bir vaziyette evden kovdu ve dışarı gidip bir bara oturdu.

    Eski gazeteleri okurken yanına gelen bir polis memuru melenkolik ve deli bir ruh haliyle cinayetten bahsedip, üstü kapalı her şeyi anlattı. Korktuğunu, endişelendiğini hiç hissettirmedi.

    Ertesi gün eve geldiğinde annesi ve kız kardeşi Dünya’ nın kendisini beklediklerini gördü. Çocuğun halini gören anne şaşkınlıkla titriyordu. Onu ertesi gün bay Luzbinin geleceği görüşmeye çağırırken korkmuştu. Ertesi gün bay Luzbin onları ziyaret etttiğinde, Raskolnikov haklı çıkmanın gururu ile gülüyordu.

    Bay Luzbin kız kardeşi çok aşağılamış, onların fakir bir aile olduğunu değerlendirerek fazla istekte bulununca evden kovulmuştu. Hemen ardından Raskolnikov “elveda” diyerek evden ayrıldı. İnanamıyordum.

    Annesi oğlunun bu tavırla doğrusu ağlamaktan başka yapacak bir şeyleri yoktu. Raskolnikov melenkolik halde evi terkederken her nasılsa arkadaşı Ramuskin’e onları emanet etmeyi de ihmal etmemişti.

    Bay Marmeledov’un cenazesi için evine gittiğinde Sonya’da oradaydı Sonya’ya karşı inanılmaz bir his içindeydi. Ailesi için Sonya’nın yaptığı fedekarlık onun gözlerini büyülemişti. Birkaç gün boyunca Sonya’yı düşündü ve fırsat buldukça onunla konuşmaya çalışarak geçirdi vaktini.

    Polis memuru porifiri Raskolnikov’un (Mihailovis adında genç biri cinayeti işlediğini itiraf etmiş olmasına rağmen) cinayet işlediğini biliyor ve onun psikolojik durumunu bildiği için, itiraf etmesi için onu sıkıştırıyor ama tutuklamayacağını söylüyordu.

    Cinayeti işlediğini Sonya’ya itiraf etmişti. Sonya’da Raskolnikov’a “gidip teslim olmasını, yere kapanıp Allah’tan ve insanlardan özür dilemesini” istiyordu.

    Sonuç olarak Raskolnikov vicdanının verdiği acıya dayanamayıp suçunu polise itiraf etti. 1.5 yıldır Sibirya’daydı Raskolnikov. Petersburg’ a, Razumukin ve kardeşi Dunya evlenmişlerdi.

    Mahkeme Raskolnikov’un iyi hali, parayı kullanmadığı, daha önceki yaşamında verimli bir üniversite öğrenimi yaptığı, fedakar kişiliği ve kendi kendine teslim olmasından dolayı, çok az bir cezayla 8 yıl kürek mahkumiyetine çarptırıldı. Raskolnikov’u Sonya her gün ziyaret ediyordu.

    Sibirya da ailesi ile sürekli mektuplaşan Sonya, Ramuzkin ve Dunya’nın tek haber kaynağıydı. Raskolnikov,Sonya’nın sevgisi ile hayata bağlandı ve geleceğin planlarını beraber hayal etmeye başladılar. 

    Diğer Kitap Özetleri




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Kitabın adı: Ana

    Yazar: Maksim Gorki

     Özet

    “Ana”, devrim öncesi Rusya’nın içinde bulunduğu bu durumu ve yaşanan toplumsal gelişmeleri gerçekçi bir biçimde gözler önüne seren, işçi sınıfını gerçek anlamda roman konusu yapan bir başyapıttır. Kitap, savaşım içinde bilinçlenen işçi sınıfının verdiği mücadeleyi anlatmaktadır.

    Kitabın yazarı Gorki bu kitapta, yaşamında edindiği tecrübeleri ve siyasi görüşlerini ortaya koyma fırsatı bulmuştur. Oldukça zor koşullar altında yaşamış olan Gorki, sürdürdüğü bu hayatın etkisiyle, kendisini işçi sınıfının sınıf bilinci kazanmasına adamıştır.

    Ana, bu çabanın en önemli örneğidir. “Ana”da Gorki 1850’ li yıllardan itibaren yaşanan toplumsal çalkantıların önüne geçemeyen Çarlık rejiminin yıkılmaya yüz tuttuğunu ve yerine gelecek rejimin proleter bir nitelik taşıması gerektiğini oldukça çarpıcı bir üslupla dile getirmiştir. Yazara göre emeği sömüren, ona gereken değeri vermeyen yönetimler halka zulmetmekte olup bir an önce ortadan kaldırılması gerekir.

    Ancak emeği sömüren mevcut iktidarların tasfiyesi kendiliğinden olmayacak, bunu işçi sınıfı devrim yoluyla kendisi sağlayacaktır. İşçi sınıfının devrimi gerçekleştirebilmesi sınıf bilincini kazanmasına ve proleter hareketi yönlendirecek önder bir kadronun varlığına bağlıdır.

    Romanda yazar, işçilere sınıf bilincini aşılayan önder kadronun bu hayati işlevini Pavel ve arkadaşları aracılığı ile vurgulamaktadır.

    Bu kadro liderlik görevini yerine getirirken o kadar başarılı olmuştur ki, arkadaşlarını bu davaya inandırmanın yanı sıra, çevresindeki gelişmelerden bihaber, kendi halinde ve dindar bir kadın olan Pavel’ in annesi Pelage ‘ yi bile etkileyerek onun da bu mücadeleye katılımını sağlamıştır.

    Bununla yazar, haklı ve örgütlü mücadelenin toplumun her kesimini etkileyebileceğini gözler önüne sermektedir.

    Sosyalist gerçekliğin yansıtıldığı ilk örneklerden biri olan bu roman, yayımlandığı dönemin koşulları göz önünde bulundurulduğunda oldukça cesurca bir çıkış olarak değerlendirilebilir.

    Zira Gorki “Ana”da işçilerin, sınıfsal çıkarlarının farkına varması gerektiğini vurguluyor ve proleterlerin hak ettiklerini elde ederken hangi yolları izlemelerinin doğru olacağını tartışmaya açıyor.

    O’na göre işçi sınıfı kendi durumunun farkına varmadıkça ve sömürülmesini engellemek için bir adım atmadıkça kurtuluşa eremeyecektir. Pelage örneğinde olduğu gibi cahil de olsa halk bilinçlendikçe devrimci mücadeleye katılmakta kararsız kalmayacaktır. Yeter ki sömürüldüğünün farkına varsın!

    Kitabın Özeti:

    Mevcut düzene muhalif bir duruş sergileyen Pavel ve arkadaşları, -yazarın da sıkça vurguladığı biçimiyle “devrimci gençler”- kaybedecekleri fazlaca bir şeyleri olmadıklarından kendilerini olan bitenden haberi olmayan , emeği karşılığı kazandığı parayla geçimini temin etmeye çalışan halkı bilinçlendirmeyi ve özellikle toplumun mağdur kesimini temsil eden işçi sınıfına uğradıkları haksızlıklara ve eşitsizliklere karşı mücadele etme bilincini aşılamayı kendilerine ilke edinmişlerdir.

    Hayatlarının merkezine kutsal saydıkları bu ideali koydukları için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamışlardır. Bu uğurda işlerinden olmak, hapse girmek, gerek toplumun farklı kesimlerinin gerekse Çarlık yönetiminin kötü muamelesine maruz kalmak onların cesaretlerini kırmaya yetmemiştir.

    Zira devrimci bir hareket olarak ortaya çıkan bu kadronun dünyevi çıkarları ön planda tutması düşünülemez. Lenin’in de belirttiği gibi: ”Biz proletarya devrimini savunuyoruz; bu, uğruna yüzlerce insanın sehpaya ve on binlercesinin de zindanlara gittiği tek gerçek davadır.” 2

    Doğu toplumlarının baskın özelliklerinden biri olan otoriteye bağlılık, yapılan yanlış dahi olsa sorgulamama ve genel anlamda “koyunluk” hali roman karakterlerinin pek içine sinmemektedir. Hatta devrimci bir hareket olarak toplumda yer etmeleri de bu yanlış gidişe bir tepkinin sonucudur.

    Toplumun büyük çoğunluğunu temsil eden işçi sınıfının yönetimde söz sahibi olması gerektiğini savunan bu hareket, mevcut iktidarın baskı ve şiddete dayalı uygulamalarıyla karşı karşıya kalmıştır.

    Hakim güç, proleterler üzerinde kurduğu tahakkümün tartışılır hale gelmesinden rahatsız olmuş ve kendisine karşı girişilen bu hareketi en sert şekilde bastırmıştır. İktidarın bekası için her türlü haksızlığın, zorbalığın meşru sayılması , hakim ideolojinin tesis etmiş olduğu otoritenin bozulmaması konusunda ne kadar hassas olduğunun göstergesidir.

    Pavel’in 1 Mayıs’taki eylem sonrasında tutuklanmasının ardından halkta gözle görülen bir reaksiyon olmaması da hakim güçlerin takındığı bu tavizsiz tutumun başarısını gösterir.

    Ancak kitleleri harekete geçirmenin yolu açıktır.” Sosyalistler, yığınlara, kurtulmaları için tek çıkar yolun “kendi” hükümetlerini devirmek olduğunu ve bu amaçla, hükümetlerinin bu savaşta içine düştükleri güçlüklerden yararlanmaları gerektiğini anlatmalıdırlar.”

    Diğer Kitap Özetleri




    0 Yorum - Yorum Yaz

    KİTABIN ADI Demir Maske 

    KİTABIN YAZARI Alexander DUMAS 

    YAYINEVİ VE ADRESİ Altın Kitaplar Yayınevi Cağaloğlu / İSTANBUL 

    BASIM TARİHİ 1999 

    KİTABIN YAYIM MAKSADI Dostluk Ve Arkadaşlığın Önemi 

    KİTABIN ÖZETİ :

    1600' lü yılların Fransası' nda geçen kraliyet erkanını ve sosyete içersindeki insanların yaşantılarını ve entrikalarını anlatan bir kitaptır.

    Madam Dö Servöz, bildiği çok önemli bir sırrı kullanıp çıkar elde edebilmek için elinden geleni yapmayı planlamaktadır. Bunun için ilk olarak maliye bakanının üzerindeki suçlamaların kanıtları sayılabilecek mektupları bakanın yardımcısı Mösyö Kolber' e 5000 altına satar. Bu mektuplar sayesinde Mösyö Fuke görevinden alınır.

    Van piskoposu Aramis, Mösyö Fuke' nin verdiği yemeğe katılır ve Mösyö Fuke' ye, kendisine yapılan suçlamaları haklı çıkaracak mektupları, 5000 altına Madam Dö Servöz tarafından kendi yardımcısına satıldığı haberini verir.

    Mösyö Fuke yapmış olduğu harcamaların makbuzunun çalınmış olduğunu görünce korkup sapsarı olur Aramis ise ona korkmamasını ve hala kendisinin başsavcı olduğunu, kendi kendine dava açamayacağını söyler.

    Mösyö Fuke ise bu görevi bir buçuk milyon liraya Mösyö Vanel' e sattığını söyler. Aramis, Mösyö Vanal' i anlaşmayı iptal etmeye zorlar ama başaramaz. Aramis Fuke' ye, bu fakirlik durumunda bile zenginliğinin ispatı olarak bir şölen düzenlemesini söyler. Bu konuda ona maddi destek verir.

    Bu arada Mösyö Raul, kraliçe tarafından Londra' ya çağırılır. Sebebi ise Raul' un nişanlısı Matmazel Döla Valyer' in kralla ilişkisi olduğunu öğrenmesidir.

    Bunun üzerine Dartanyan' ın yanına gider. Kral, Raul' un nişanlısı ile buluşmak için Sent-Enyan' ın odasını kullanıyordu. Bu yüzden Raul Porthos ile Sent-Enyan' ın düello haberini yollar. Sent-Enyan bu olayı krala söyler, kral da bu durum karşısında telaşlanır.

    Raul' un babası Athos, kraldan Raul ile Matmazel Döla Valyer' in evlenmeleri için izin ister. Kralın izin vermemesi üzerine krala karşı gelir ve onu düşmanı ilan eder. Bu durumda kral da Dartanyan' ı Athos' u tutuklaması için gönderir. Bu arada Aramis de tutuklanır. Dartanyan kralla sert bir dille konuşup Athos' un affedilmesini sağlar.

    Aramis, Bastil hapishanesinde müdürle beraber bir mahkumun günah çıkartmasına çağrılır. Aramis gence suçunun ne olduğunu sorunca genç, suçunun ne olduğunu bilmediğini ve buraya ne için kapatıldığını da anlayamadığını söyler. Küçükken annesi ve babasına kraliçeden gelen bir mektubun kuyuya düştüğünü görür.

    Ailesi mektubu çıkartmak için birini ararken kendisinin kuyuya inip mektubu aldığını ve okuduğunu söyler. Mektubu okuduğunda şimdiye kadar ailesi olarak bildiği kişilerin aslında ailesi olmadığını öğrenir. Daha sonra ailesi bu mektubu bulup kraliçeye haber verir ve bu olaydan sonra buraya kapatılır ve Aramis genci zindandan çıkartmaya söz verir.

    Mösyö Fuke' nin verdiği davete hazırlanan Aramis, ziyaretinde Bastil hapishanesinde on yıldır haksız yere yatan Markialli adlı bir gencin salıverilmesi için izin ister Mösyö Fuke ise izni hemen imzalar. Birkaç gün sonra bu belge ile Aramis hapishane müdürü Bezmo' nun yanına gider.

    Önceden tuttuğu adamlar Aramis ile müdür yemek yerlerken emri getirirler. Bunun üzerine hapishane müdürü çok şaşırır. Müdür düşünürken Aramis kendi yazdığı izinle bu kağıdı değiştirir, Aramis' in söz verdiği genci böylece müdür serbest bırakır.

    Aramis ve genç hızla ilerlerken Aramis çocuğa kendisinin aslında on dördüncü Lui’ nin ikiz kardeşi olduğunu söyler. Sonra Atos kralın yerine geçecek olan kardeşine saraydaki kişileri tanıtan bir defter verir. Bu defteri çok iyi ezberleyen Philip artık kralın yerine geçmeye hazırdır. Aramis Mösyö Fuke' nin düzenlediği şölene katılır.

    Akşama doğru otururlarken Dartanyan' ın şüphelendiğini sezinleyen Aramis, Dartanyan' ın içini rahatlatmak için yemin eder. Genç kral yatacağı zaman Athos ve Philip bulundukları odadan kralın odasını gözetlemektedirler. Böylece Philip kralı daha iyi taklit edebilecektir.

    Ertesi gece kral Dartanyan' ı yanına çağırıp Mösyö Fuke' yi tutuklamasını ister ve uykuya yatar. Uyandığında ise kendisini zindanda bulur. Aramis kral rolü yapan Philip' i çok iyi eğitmiştir. Kimse şüphelenmemektedir. Aramis bu olaydan Mösyö Fuke' ye bahseder.

    Dürüst bir insan olan Mösyö Fuke bu olayın kendi evinde olmuş olmasını kaldıramaz ve gerçek kralı zindandan kurtarmaya gider. Bu arada da Aramis' le Porthos' a kaçmaları için müddet verir.

    Kurtulan Lui ile Philip karşı karşıya geldiği anda büyük bir şaşkınlık yaşanır. İkisi de kral rolü oynadığı için sahtesini bulmak Dartanyan' a kalır. Dartanyan doğru bir seçimle Philip' i tutuklar.

    Aramis ile Porthos hiç zaman kaybetmeden Athos' un kapısına dayanır, burada atlarını değiştirip Güzel Ada' ya gitmek için yola koyulurlar.

    Athos ve Raul aldıkları yeni görev gereğince Antib' e gideceklerdir. Yolda Sent-Oran adasına uğrarlar ve burada Dartanyan' la karşılaşırlar. Dartanyan adada Philip' in gardiyanlığını yapmaktadır.

    Paris' te ise Mösyö Fuke iflasın eşiğindedir. Kral Lui ise Kolber' in kışkırtmaları sonucunda Fuke' yi iyice köşeye sıkıştırmış ve ona ait olan Güzel Ada' yı ele geçirmeye kralı ikna etmiştir.

    Güzel Ada' da bulunan Aramis ve Porthos yardım beklemektedir. Yardım yerine kraliyetin burayı almak için gönderdiği gemilerle karşılaşırlar. Dartanyan komutasındaki filo adaya çıkar. Dartanyan, Aramis ve Porthos' a kralın onları yenmeye kararlı olduğunu söyler. Dartanyan arkadaşlarını tutuklamamak için istifa eder.

    Bu sefer kralın gizli mektubu doğrultusunda ikinci subay tarafından tutuklanır ve adaya ateş açılır. Aramis' in emriyle adadakiler karşı koymadan dağılır. Aramis’ le Porthos istifasını geri alıp görevine döner ve kral ona mareşallik sözü verir. Bir haftalık araştırma ile arkadaşı Porthos' un öldüğünü Aramis’ in ise İspanya' ya kaçıp özgür olduğunu öğrenir.

    Raul gittikten sonra yalnız kalan Athos iyice yaşlanmıştı. Oğlunun Afrika' da öldüğü haberini alınca dayanamayıp ölür. Bu arada Dartanyan gelir, Athos' un öldüğü haberini alıp yıkılır. Bu olaydan dört yıl sonra Dartanyan iyice yaşlanmıştır. Kral onu Hollanda' ya sefere gönderir. Bu sefer de Dartanyan on iki küçük kale ele geçirir. On üçüncü kuşatması sırasında ona kraldan bir mektup ve kutu gelir.

    Mektubu okur ve mareşal olduğunu öğrenir. Bu sırada subayları kaleyi almak üzeredir. Tam kutuyu açacağı sırada bir top güllesi göğsüne çarpar buruk bir sesle inleyip anlamsız sözler söyler. Bunlar ölmek üzere olan bir insanın sarf ettiği sözlerdir.

    Gözlerini kapatmadan önce kalenin teslim olduğunu gösteren beyaz bayrak gözüne ilişir. Mareşallik asasını sıkıca kavrar ve bir savaşçı gibi yaşadığı hayatında, bir savaşçı gibi ölür.

    Athos, Porthos, Aramis ve Raul' un dostlukları bir destan olmuştur. Bu kitapta işlenen ana tema; insanlar arasında dostluk ve sadakatin her şeyin üzerinde olduğunu, dostların birbirleri için her şeyden vazgeçebileceğini göstermektedir. Eğer hepimizin hayatında böyle dostluklar olsa hayatımız çok daha anlamlı olur.

    Diğer Kitap Özetleri




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Türkler neye göre eş seçiyor

    Kadın ve erkeklerin evlenecekleri kişide aradıkları özellikler ne?

    Kim ne istiyor? İşte cevabı...

    York Üniversitesi’nin 10 ülkede yaptığı araştırmada kadın ve erkek eşitsizliğinin eş seçimini nasıl etkilediği araştırıldı. Eşitsizliğin büyük olduğu ülkelerde erkeklerin namuslu ve yemek yapmayı bilen eş aradığı ortaya çıktı

     
    İngiltere’de bulunan York Üniversitesi’nden bilim insanları içlerinde Türkiye’nin de bulunduğu 10 ayrı ülkede cinsiyet eşitsizliğinin, eş seçimini nasıl etkilediğini araştırdı.
    Araştırma sonucunda kadın ve erkeğin daha eşit olduğu toplumlarda iki tarafın da evlenecekleri kişide eğitim ve zekaya öncelik verdiği görüldü. 
    Kadın ve erkek arasındaki uçurumun daha geniş olduğu ülkelerde ise erkeklerin evlenecekleri kişiden namuslu olmasını ve iyi yemek yapabilmesini beklediği saptandı.
     
    TÜRKİYE HANGİ GRUPTA YER ALDI?
     
    3 bin kişi ile yapılan araştırmada, 10 ülke kadın erkek eşitliğinde 3 sınıfa ayrıldı. 
    Türkiye, Meksika ve Güney Kore ile kadın-erkek eşitliğinin en az olduğu ülkeler arasında yer aldı.
    Kadın ve erkeğin eşit olduğu toplumlar olarak Finlandiya, Almanya, ABD ve Filipinler seçildi.Kadın ve erkeğin nispeten eşit olduğu toplumların temsilcisi olarak da Portekiz, Polonya veİtalya tercih edildi.
     
    ERKEKLER İÇİN BEKARET BİRİNCİ SIRADA!
     
    Araştırma sonucunda Türkiye’de erkeklerin evlenecekleri kişide aradıkları ilk üç özellik şöyle sıralandı: Bekaret, dış görünüş ve ev işlerinde becerikli olmak.
     
    Türk kadınlarının evlenecekleri kişide aradıkları ilk üç özellik ise şöyle: Eğitim ve zeka, hırs ve çalışkanlık, sosyal statü.
     
    Kadın ve erkeğin en eşit olduğu ülkelerde erkekler evlenecekleri kadının, eğitimli ve zeki olması ile güzel görünmesini istiyorlar. 
    Kadınlar ise evlenecekleri erkeğin, önce eğitimli ve zeki olmasını daha sonra da çalışkan ve hırslı olmasını bekliyorlar.
     
    Kadın-erkek eşitliğinde orta seviyede bulunan ülkelerde ise erkekler, kadınlarda ilk eğitim ve zekaya bakıyor; kadınlar ise erkeklerde hırs ve çalışkanlık arıyor.

     

    Aktifhaber




    0 Yorum - Yorum Yaz


    Çocukların anne babaları üzerinde oluşturduğu etkiyi irdeleyen araştırmalara göre, çocuk sahibi olmak sağlığa katkı yapıyor ve ömrü uzatıyor.

    Sonuçları Psychosomatic Medicine dergisinde yayımlanan araştırmada, Carnegie Mellon üniversitesi bilim insanları Rodlescia Sneed başkanlığında, çocuk sahibi olmak ile soğuk algınlığı arasındaki bağlantıyı inceledi.

    Yaklaşık 800 deneğe, burun damlası yardımıyla soğuk algınlığı virüsü verildi. Hem çocuklu hem çocuksuz denekler enfekte olurken, çocuksuzlarda enfeksiyonun ardından nezle belirtileri görülenlerin sayısı, bir ya da iki çocuklularınkinin iki katına ulaştı. Üç ya da dört çocuğu olanların nezle olması ihtimali ise çok daha düşük çıktı.

    Çocukları çoktan evden ayrılmış anne ve babalarda da aynı sonuç görüldü. Hatta bu gruptakilerin nezle olma ihtimali, çocuksuzların sadece dörtte birine ulaştı.

    Bilim insanları yaptıkları testlerle çocuklu olmanın bu olumlu etkisinin, anne babaların daha önce benzer virüslerle daha sık karşılaşmış olması ihtimalini de eledi. Uzmanlar, olumlu etkinin nedeninin kazanılmış bağışıklık olmadığını gördü.

    2009 yılında yapılan bir araştırma da çocukların annelerinin tansiyonu üzerinde olumlu etki yarattığını göstermişti. Araştırmada, çocukların yaşı ne olursa olsun annelerin tansiyonunun daha düşük olduğunu göstermişti.

    Öte yandan Norveç'te yapılan bir araştırma, anne babaların, çocuksuz yetişkinlere göre daha uzun yaşadığını gösterdi. 1935 ile 1958 arasındaki yıllarda doğan Norveçlilerin verilerini inceleyen bilim insanları, iki çocuğu olanların, çocuksuzlara oranla 45 ile 68 yaş arasında hayatını kaybetme ihtimalinin daha düşük olduğunu tespit etti. Erkeklerde bu oran yüzde 35 olurken, kadınlarda yüzde 50'ye ulaştı. Tek çocuklu anne babalarda ise oranlar biraz düştü.

    Emziren annelerin meme kanserine yakalanma ihtimali düşük olduğu için ölüm nedenlerini de araştıran bilim insanları, bu faktörün etkili olmadığını gördü




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Demir eksikliği, çocukların hem beyin gelişimini hem de bedensel gelişimini olumsuz yönde etkiliyor.

    Çocuklarda demir eksikliği tedavisinde geç kalınırsa hasarın da kalıcı olabileceğini belirten Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Hilal Mocan, bebeklerin sağlıklı beden ve beyin gelişimleri için ilk bir yıl doğru ve demirce zengin beslenmenin önemine dikkat çekiyor. 

    Bebek beslenmesi konusunda Türkiye'de yapılan araştırmalara göre 5 yaş altı her 2 çocuktan birinde demir eksikliği görülüyor.

    Yoğun olarak 6 ile 36 ay arası çocuklarda yaşanan demir eksikliği, süt çocuklarında beden ve beyin gelişimini yavaşlatarak çocukların sosyal gelişiminin bozulmasına neden oluyor.

    Demir eksikliği olan çocuklarda beyin gelişiminin olumsuz yönde etkilendiği bilinirken, tedavi için hızlı büyüme döneminin kaçırılması halinde kaybın geri dönüşünün de mümkün olmadığı belirtiliyor. 

    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Hilal Mocan, özellikle büyümenin çok hızlı olduğu 0 - 3 yaş bebeklik ve çocukluk döneminde bebek beslenmesinin, çocuğun fiziksel ve beyin gelişimi açısından hayati öneme sahip olduğunu söyledi.

    Beyin gelişimi dolayısıyla bilişsel gelişimin beslenme ile çok yakından ilgili olduğunu belirten Mocan, "Beyin, demir eksikliğine karşı son derece hassas bir bölgedir. İlk 6 ay bebeğe verilebilecek en değerli besin sadece anne sütüdür" dedi.

    Anneden depolanan demirin bebeğe ilk 6 ay boyunca yeterli gelebileceğine işaret eden Mocan, "Ancak özellikle 6. aydan itibaren anne sütü yetersizse, bebeklere litresinde 6 - 12 mg demir içeren formül mamalar ve demirce zengin olduğunu bildiğimiz ek besinler (et, yumurta, baklagiller gibi) verilebilir" diye konuştu.

    Pirinç unu, bisküvi, ekmek gibi kilo alımı dışında bebeğe faydası olmayan besinlerden kaçınılmasını gerektiğini de belirten Mocan, 1 yaşından önce inek sütünü de demir yönünden zayıf olduğu için önerilmediğini hatırlattı.

     Erken çocukluk döneminde yaşanan demir eksikliği anemisinin, 11 - 14 yaşlarındaki okul performansının düşmesine neden olabileceğine dikkat çeken Prof. Mocan, "İki yaşına kadar demir eksikliği görülen çocukların fiziksel ve beyin gelişimleri düşük seviyelerde gerçekleşiyor. Sonrasında ise demir takviyesi yapılsa bile bunun telafisi mümkün olamıyor" dedi. 

    Demirden Zengin Beslenme Şart 

    Amerikan Pediatri Akademi Komitesi, yeni doğanların 9 - 12. ayda, prematürelerin ise 6. ayda demir eksikliği açısından taranmasını öneriyor. Süt çocuklarının demir ihtiyacının, uygun beslenme ile karşılanamaması halinde 'Demir Eksikliği Anemisi' hızla gelişiyor.

    Bebeklerin 6. aydan daha uzun süre 'tek başına' anne sütü ile ya da demirden eksik ek gıdalarla beslenmesinin demir eksikliğini kolaylaştırdığı belirtiliyor.

    Bunun yanında inek sütüne dayalı beslenmede, inek sütünün demir içeriğinin ve emiliminin düşük olması bebeklerde demir eksikliğinin ortaya çıkmasında etkin rol oynamaktadır.



    Kaynak: www.haberyurdum.com

    Sağlık Yazıları -   Anasayfa




    0 Yorum - Yorum Yaz


    Takım elbise seçmek incelik ister; ancak herkesin vücut yapısı farklı olduğundan, bu tür takım elbiseler her yüz erkekten sadece birine hiçbir düzeltme yapmaksızın tam oturabilir.

    Vücut yapınıza iyi tanır ve doğru modelleri ne kadar iyi bilebilirseniz, mağazadan o ölçüde uygun bir kıyafet ile çıkabilirsiniz. Bu noktada mağazalarda sizinle ilgilenen görevlilerin de katkısı büyük ancak doğru kişilerle karşılaşmanız büyük şans.

    Bağımsız düşünebilen, deneyimli terzilerin yanında, ‘komandatura terzileri’ dediğimiz, mağaza satış kadrolarının ve müdürlerinin görev mahkumu terzilerle karşılaşmanız da ihtimal…Bu durumda kendi tecrübelerinizin katkısını hissedeceksiniz.

    Takım Elbisenizi Bu 10 Kuralla Seçin

     1- Yelekli birtakım elbise seçiyorsanız, yeleğinizin göğüs kısmı bedeninize oturduğunda belinizde gevşeklik h s; olmamalıdır.

    Ceketinizin altından yeleğin sace; küçük bir kısmı, en üst düğmesi görülebilme Yelek pantolonunuzun kemer kuşağını örtecd uzunlukta olmalı, uçları kalça kemiğinize uzanmadan bitmelidir.

    Pantolon beli ile ve et ” uçları arasındaki açıklık, gömleğin veya kemer tokanızın görünmesi hoş durmayacaktır.

    2- Seçtiğiniz takım elbisenin üzerinize oturtulma işlemine önce üst bölgeyle başlayın. Elbise omuzlarının başınızla olan ilişkisine ek olarak, ceket kumaşının omuzlarınızdan ceket bitimine dek kesintisiz bir hat çizerek inmesi gerekiyor. Ayrıca ön cephe ve göğüste ceketin klapaları kalkmadan durmalı.

    3- Hazır giyim ürünü takım deniyorsanız ^^Kcüzdan, anahtarlık, cep telefonu gibi sürekli taşıdığınız aksesuarlarınızı, her zaman taşıdığınız yerlere koyarak deneyin kıyafeti.

    Takım elbisenizin görünüşünü bozacak herhangi bir etkinin önüne, cekette yapılacak küçük bir değişiklik ile geçmek mümkünken,göğsünüzde koca bir şişkinlikle dolaşmanız anlamsız olacaktır!

    4- Pantolonda birinci kural belde rahatlık sağlayacak kadar kalçaya oturtmaktır; kalçaya oturan pantolonların ağları gereğinden fazla sari a : pantolonlarda pilinin işlevi, oturulduğunda kalçanın doğal genişlemesini karşılamaktır.

    Ayaktayken ütü çizgisi diz kapağı hattı ile ortadan dik kesişmeli ve ayakkabının ortas – i inerek bitmelidir. Pantolon boyuyla ilgili se herkesin doğrusu farklı;

    Amerikalılar genellikle ayakkabının üzerinde bir kınlım oluşturacal boyları tercih ediyor; bu pantolonlar, yürürkei ayakkabı bağcıklarını saklar.

    İtalyanlar ise daha dar kesimli ve biraz kısa hatta çoraplar nın bir kısmının görüneceği boyda pantolonla” giyerler, bu tercihte paça ayakkabının üzerine hafifçe biner.

    5- Sırtta kürek kemiklerinizin arkasında bir gergi hattı oluşuyorsa sırt fazıa sıkı demeKtır ve  biraz rahatlatılması gerekir.

    6- Ceketin beli, altında bulunan bedenin doğal | kıvrımlarına uyum göstererek hafif sıkı olmalıdır Gereğinden fazla sıkı olup olmadığını düğmenin iki yanında oluşacak X şeklindeki çizgilerden anlayabilirsiniz. Ceket düğmeniz ilikli iken oturduğunuzda, açıkken olduğunuz kadar rahat etmelisiniz.

    7- Ceket beli için değ’u ölçü kriter a-ka be1 cvuntunuz üzerinde yatay kırışıklıkların oluşmamasıdır. Arka yırtmaçlar mutlak surette yere dikey ve kapalı durmalı, açma yapmamalı.

    8- Kollar düzgün akmalı, üst kol kısmınca yatay kırışık ya da kırılma oluşmama lı. Ceketin kolu bilek kemiğine doğru daralmalı; kol ağzı açıklığının çapı 15 cm. yı aşmamalı ya da gömlek manşetini çevreleyece-genişlikten fazla olmamalıdır. Ceket kolu ile el bileğin birleştiği noktaya kadar gelmelidir.

    9- Prova odasına, uygun yaka yüksekliği ve kol uzunluğuna sahip bir gömlek ve ortalama topuklu bir ayakkabıyla girin mutlaka.

    10- Ceket yakasının ayrık durmamasına ve yakanın kiapa ıie birleştiği yerde yatay bombeler olmamasına dikkat edin.(arena)

    Yaşam Yazıları




    0 Yorum - Yorum Yaz


    Kadınların istemeden de olsa yaptıkları ve erkekleri onlardan soğutan davranışlar vardır.Bu davranışlar belki bilimsel verilere dayanıyor belkide tecrübelere ama bazı hususlar var

    Her soruya cevap vermesini beklemek: Erkek arkadaşınız konuşmayı sizin kadar sevmeyebilir. Zaten erkeklerin konuşmayı, kadınlar kadar sevmediği bilinen bir gerçektir. 

    Kadınlar da bu konuda erkeklerin üstüne oldukça gitmektedir. “Neden sustun?”, “Neden konuşmuyorsun?” gibi sorularla üstüne giderseniz,erkeği, kendinizden tamamen uzaklaştırırsınız.

    Sürekli aramak: Erkek arkadaşınızı çok seviyor ve ne yaptığını merak ediyor olabilirsiniz. Fakat bu sevgi ve merak duygunuz onu günde 20 defa aramayı gerektirmez.

    Çünkü hiçbir erkek, sevgilisinin günde 20 defa kendisini telefonla aramasından ve kontrol eder gibi yaklaşmasından hoşlanmaz. Bu davranışerkekler için oldukça rahatsız edici bir davranıştır.

    Düşüncesiz olmak: Türk toplumunda hesabı sürekli erkek öder. Fakat erkek, hesabı ödemekten bir rahatsızlık duymasa da bunu sanki “göreviymiş gibi” hissettiren kadından hiç hoşlanmaz.

    Kendini tamamen kullanılıyor hisseder. Kadın, bazı zamanlarda hesabı ödemeyi teklif etmelidir.

    Her şeye ağlamak: Erkeklerin rahatsız olduğu önemli davranışlardan biri de bir kadının ağlamasıdır. Çünkü yanında ağlayan bir kadın, erkek için üzücü ve sıkıcı bir durumdur.

    Ayrıca bir kadın olur olmaz her şeye ağlıyorsa, erkek o kadından tamamen soğur ve dürüstlükten de vazgeçebilir. Her şeye ağlayan bir kadın,erkeğini yalana iter.

    Emirler vermek: Erkeklere içlerinden geldiği gibi davranma şansı tanıyın. Çünkü siz onları yönlendirmediğinizde, onları daha çok kazanmış olacaksınız. Tüm programı önceden yapıp, uyması için ona baskı yaparsanız erkeğinizi kaçırırsınız.(hthayat.com)

    Ne çok sıkın, ne de çok serbest bırakın! Kural bu!

    Aile - Evlilik Yazıları




    0 Yorum - Yorum Yaz


    Uzmanlar, her insanın stres altında ömrü boyunca 2-3 kez panik atak yaşayabileceğini ancak panik atak halinin kalp kriziyle karıştırılmaması gerektiğini söyledi.

    Ani ve beklenmedik durumlarda çarpıntı, nefes darlığı, titreme, terleme, elde kolda uyuşma, ölüm ve delirme korkusu şeklinde kendini gösteren panik atağı her insanın hayatında 2-3 kez yaşadığını vurgulayan Doruk Sağlık Grubu Psikiyatri Uzmanı Dr. Yunus Emre Koçak, panik atak geçiren kişinin kalp kriziyle karıştırılmaması konusunda uyarıda bulundu.

    Aşırı stres ve yorgunluk dönemlerinde ortaya çıkan hastalığın aslında insan beyninin kendisini korumak için geliştirdiği bir refleks olduğunu belirten Dr. Koçak, “Ataklar sırasında tansiyonun yükselmesi normal ve sağlıklı bir tepkidir.

    Ataktaki hallerine bakarak tansiyon hastası ya da kalp hastası olduğu düşünülmemelidir. Şekeri ya da tansiyonu olan kişinin atak halinde şeker ve tansiyonun yükselmesi normaldir. Bu nedenle doğru nefes kontrol teknikleriyle hastanın atakla nasıl baş edebileceğini bilmesi önemlidir” dedi.

    “En Uzunu 10 Dakika”

    Panik atağa etken olan en önemli sebepler arasında aileden birinin ölümü, ayrılık hali ve yalnızlığa sebebiyet verecek her türlü nedenin sayılabileceğini ifade eden Koçak, ölçülebilen en uzun atağın 10 dakika sürdüğüne dikkat çekti.

    Atak hali daha uzun süren kişilerin arka arkaya birkaç atak birden geçirdiklerini kaydeden Koçak, “Kalp krizi geçirirsem çocuklarıma kim bakar? Annem babam ne yapar? Hastaneye yetiştirebilirler mi gibi düşünceler atağın üst üste yaşanmasına sebep olur” diye konuştu.

    Hastalığın bilincine varmanın tedavinin olumlu sonuçlanmasında büyük etken olduğunu ifade eden Koçak, her insanın ömrü boyunca 2-3 defa panik atağı geçirebileceğini, hastalık sayılabilmesi için bu durumun süreklilik arz etmesi gerektiğini ifade etti.

    Koçak, tedavide ilaca ek olarak terapi uygulandığında sonucun yüzde 95 olumlu olduğunun altını çizdi.

     (samanyoluhaber.com)

    ilginç Bilgiler / Diğer Yazılar




    0 Yorum - Yorum Yaz


    Akciğerlerimiz kaburgalarımızın içinde birer torba gibi dururlar. Nefes aldığımızda bu torbalar içlerine alabildikleri kadar hava alarak şişerler. Göğsümüzü karnımızdan ayıran ve akciğerlerimizin altına bitişik büyük bir kas olan diyafram, büzüşerek ciğerlerimizin genişlemesini sağlar, nefes almamıza yardımcı olur.

    Süratli yemek yenildiğinde, yutkunma neticesinde yemek ile birlikte bir miktar da hava alınır. Hıçkırık, yiyeceğin yüzeyine yapışarak sindirim sistemine giren bu havayı atmak için sistemin gösterdiği bir tepkidir.

    Diyafram süratle büzüşerek, çok ani ve hızlı nefes almamızı sağlar. Bu arada boğazımızın üst tarafında, ses tellerimizin bulunduğu kısımda bir kapanma olur ve buradan geçen hava bir an bloke edilir. Bu da ‘hıck’ şeklinde bir sesin çıkmasına neden olur.

    Midedeki bir olayla diyaframın ilişkisi, bu iki organdaki sinirlerin birbirine çok yakın hatta iç içe geçmiş olmalarındandır. Bu nedenle en çok yemekten sonra hıçkırırız. Sindirim işlemi bittikten sonra hıçkırık olmaz. Hıçkırığı önlemek için çok çeşitli öneriler vardır.

    • Baş aşağı durmak,
    • yavaş yavaş su içmek,
    • kolları yukarıda tutmak,
    • nefesi tutmak,
    • ileride bir noktaya bakarak derin nefes almak,
    • buzlu su içmek,
    • nefesi tutarak üç kere yutkunmak,
    • nane yutmak,
    • parmağı kulağa bastırarak su içmek ve
    •  korkutmak gibi.

    Bunlardan korkutarak insanı şok etmek, dolayısıyla sinir sistemini etkilemek, derin nefes alarak diyaframın mideyi itmesini sağlamak ve de kandaki düşük karbondioksit seviyesinin hıçkırığın oluşumunu hızlandırdığı bilindiğinden nefesi tutmak en mantıklı önlemlerdir.

    Aslında ise bu önlemlerin hiçbirine gerek yoktur. Hıçkırıklar yaklaşık 5 saniyede bir olur ve genellikle bir dakikadan fazla sürmezler. Siz önlemlerle uğraşırken, o zaten kendi kendine kesilir.

    Hıçkırığı kesmek için kabul edilen genel görüş hiçbir önlemin hıçkırığı kesmediğidir. Ancak aylarca süren istisnai durumlarda, muhakkak tıbbi müdahale gerekir, hatta bu durumlarda sinirler üzerinde operasyon yapılması bile gündeme gelebilir.

    Çok miktarda biber yemek gibi kimyasal yanmaların, enfeksiyonların ve ülser gibi hastalıkların da hıçkırığı meydana getirebilecekleri ileri sürülüyor. Hıçkırık süresince bir şey yememekte ve içmemekte fayda vardır, çünkü bu sırada tekrar fazla hava alınabilir.

    Hıçkırığı önlemek için en iyisi yemeği yavaş yiyin, çok miktarda yemeyin, yemek yerken karbonatlı içki içmeyin, yemeğe konsantre olun, çok konuşmayın ve gülmeyin.

    Yemeğe saygınız ne kadar artarsa, hıçkırık o kadar azalır.

    lginç Bilgiler / Diğer Yazılar




    0 Yorum - Yorum Yaz
    >

    Gıdıklanmak rahatsız edici olduğu kadar eğlendiricidir de.Başkaları tarafından, hatta bazen dokunulmadan gıdıklanırız,ama kendi kendimizi gıdıklayamayız.Bazıları ıgıdıklanmaya karşı çok hassasken bazıları etkilenmez bile.

    Bir insan gıdıklanınca, derinin yüzeyinde bulunan küçük sinir lifçikleri harekete geçer.Özellikle tüyle okşama, böcek yürümesi gibi olaylara hassas olan bu lifçikler,sinyalleri beyne gönderirler.

    Ancak araştırmacılar bu sinyallerin beyinde nereye kaydedildiğinden emin değiller. Beyinin gıdıklanmaya tepkisi, kaşınmaya olan tepkisi gibi, gönülsüz yapılan bir tepkidir.

    Gıdıklama ile kan basıncı artarken,nabız ve kalp atışı hızlanır,beynin uyanıklığı fazlalaşır.Gıdıklanmanın fiziksel olduğu kadar psikolojik yanı da vardır.Gıdıklanma başlangıçta zevkli olabilirse de sürdürüldüğünde korku ve paniğe dönüşebilir.

    İnsanların daha çok gıdıklandıkları yerler, ayak altı, avuç içi ve koltuk altı gibi bölgelerdir. Bunun nedeni, buraların çok hassas bölgeler olmalarıdır.

    İnsan beyni vücuda gelen uyarıların hangisinin insanın bizzat kendisinden, hangisinin dışarıdan geldiğini ayırt eder ve ona göre öncelik verir.

    Örneğin, elimizin yanması gibi acil refleks gerektiren dışarıdan gelen uyanlara öncelik verir. Bu nedenle bir başkası tarafından gıdıklandığımızda reaksiyon gösteririz ama kendi kendimizi gıdıklamaya çalıştığımızda beyin bu noktalardaki hassasiyeti azalttığından gıdıklanamayız.

    lginç Bilgiler / Diğer Yazılar




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Hepimiz Pisa Kulesi’ni, eğik oluşunu ve İtalya’nın mutlaka görülmesi gereken yerlerinden biri olduğunu biliriz. Ancak neden eğik olduğunu biliyor musunuz?

    Tarihe göre Pisa Kulesi, Babil  Kulesi’ne benzer şekilde inşa edilmiştir. Çan kulesi olarak tasarlanan Pisa’da 7 çan bulunur. Tepeye 294 basamak çıkılarak ulaşılır.

    Pisa Kulesi’nin inşası 1173 yılında başlamıştır. İlk iki kat eğik değildir. Ancak 3. kat inşa edilirken 1178 yılında kule eğilmeye başlar. Kulenin eğildiği 1185 yılında mimar tarafından fark edilir. Pek çok çözüm denendiyse de önüne geçilemez. Sebep, kulenin inşa edildiği toprağın elverişsiz olmasıdır. Bu dönemde Floransa ile Pisa şehri arasında savaşlar nedeniyle kulenin inşası bir yüzyıl kadar sekteye uğrar.

    1272 yılında inşaatına devam edilir. Ancak kulenin eğilmeye devam ettiği kayıtlara geçer. 1284 yılında yine savaş nedeniyle inşaatı duran kule, 1370 yılında 60 metre yüksekliğe ulaşır ve resmi olarak tamamlanır.

    Kulenin eğikliği üzerine pek çok araştırma yapılmıştır. Uzmanlar sebepleri konusunda pek çok fikre sahiptir.1173 yılında atılan temel genel olarak mermer ve kireçten oluşmaktadır.

    Yuvarlak bir temel üzerine inşa edilen kule ince kum, deniz kabukları ve kil üzerine inşa edilmiştir. Kulenin güney tarafındaki toprak daha sıkıştırılabilir bir yapıya sahiptir. Ancak yıllar geçtikçe bina batmak yerine eğilmeye başlamıştır.

    20. yüzyılda yapılan incelemeler bu eğikliğin kule inşa edildikten sonra ortaya çıktığını göstermektedir.Toprak katmanları üzerinde yapılan araştırmalar ise yer altı sularının killi toprağı alıp götürdüğü yönünde sonuçlar ortaya koymaktadır.

    İlginç Bilgiler / Diğer Yazılar




    0 Yorum - Yorum Yaz


    50 yıl boyunca yürütülen araştırma sonucunda, karakter yapısının kilo alımında belirleyici role sahip olduğu görüldü.

    ABD’de bulunan Ulusal Yaşlanma Enstitüsü’nün 1988 kişi üzerinde 50 yıl boyunca yürüttüğü araştırma sonucunda, karakter yapısının vücut kitle indeksi ve kilo alımında belirleyici role sahip olduğu görüldü.

    Araştırma sırasında yapılan 14 bin 521 değerlendirmede, katılımcıların dürüstlük, vicdan, açık görüşlülük, dışa dönüklük, memnuniyet, sinirlilik gibi 30 ayrı özelliği incelendi.

    İçgüdüleriyle hareket etmeye daha yatkın olanların, içgüdülerini bastırabilenlere kıyasla ideal kilolarına oranla 10 kilo fazlaları olduğu, memnuniyet oranı düşük, rekabetçi, asabi ve toplumsal değerleri pek fazla önemsemeyenlerin de vücut kitle indekslerinin olması gerekenden fazla olduğu saptandı.

    Sinirli bir yapıya sahip olanların da hayatları boyunca kilo alıp verme dengesizlikleri yaşadıkları ve sonunda kilo almaya daha meyilli oldukları görüldü. Araştırma sayesinde uzmanlar, obezitetedavisinde yeni yöntemler geliştirilebileceğini söyledi.

    İlginç Bilgiler / Diğer Yazılar




    0 Yorum - Yorum Yaz


    Tarihte kayda geçen ilk un patlaması 1785 yılında İtalya’da Turiri’de bir ekmek fırınında, bir lambanın un tozunu tutuşturması sonucu oldu.

    Ölüme ve fazla zarara yol açmayan bu patlamadan sonra konu unutuldu gitti. Modern günlerimizin başlangıcında, insanlık tarihinin ana gıdası ekmeğimizin en önemli girdisi olan unun çok ciddi bir şekilde yanarak patlayabileceğini kime söyleseniz herhalde şaka kabul eder gülerdi.

    1981′de ABD’de büyük bir hububat silosu infilak edip, 9 kişi ölüp, 30 kişi de yaralanınca gülmeler durdu. 1988′de hububat bulunan yerlere belirli bir emniyet standardı getiren kuralların uygulanmasına başlanılmasına rağmen 90′lı yıllarda sadece ABD’de undan kaynaklanan ortalama yılda 13 patlama oldu.

    Peki nasıl oluyor da un bu kadar tehlikeli bir şekilde patlayabiliyor? Sebebi basit. Çünkü o bir karbonhidrat. Havada toz olarak asılı duran karbonhidratın miktarı, bir metreküpte 50 gramı aşınca herhangi bir şekilde tutuşturulduğunda patlar.

    Un tozları o kadar küçüktür ki, anında yanar ve bu yangın diğerlerine zincirleme yayılır. Bu da toz bulutunda, ortama da bağlı olarak, patlayıcı bir güç oluşturur. Benzer durum şeker, puding ve hatta çok ince testere talaşlarında bile oluşabilir.

    Bir yangının çıkması için üç şeyin bir arada olması gerekir. Hava (içindeki oksijen), yanıcı madde (burada un oluyor) ve tutuşturucu. Silolarda insanların çalıştıkları yerlerde tutuşmak için gereken metreküpte en az 50 gram un tozu miktarına pek ulaşılamaz.

    Tabii burada unutulmaması gereken patlamaya sebep verenin yanıcı maddenin havada asılı duran toz miktarı olduğudur, yoksa yere serilen unda böyle bir tehlike yoktur.

    Silolarda tutuşmaya sebep olan şeyler, bilinçsizce yapılan bir kaynak, bir kesme işlemi, sigara, asansörler ve konveyörlerin mekanizmalarından çıkan kıvılcımlar olabilir.

    Şüphesiz ortamın da çok önemi vardır. Patlamanın yarattığı büyük basınç boşalacak yer bulamazsa binayı bile yıkabilir. Açık havada ise patlama olmaz ama yine de tehlikeli bir alevlenme olur.

    Hanımlar, endişelenmeyin, kurabiye veya börek yapmak için aldığınız bir kilo undan 50 gramı havaya uçmaz. Bu olay için tonlarca un gerekir. Hamur yoğurmak için balkona çıkmanıza hiç gerek yok!

    Kaynak:Tamer Korugan Luzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi

    İlginç Bilgiler / Diğer Yazılar




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Kan Grupları Neden Vardır, Kan grupları nelerdir

    Vücudumuzda yaşantımız boyunca hiç durmadan çalışan bir kasımız vardır. Yani tek bir kastan oluşan kalbimiz. Kalbimiz nefes ile alınan oksijeni akciğerlerimizde alan kanı vücudumuzun her noktasına pompalar.

    Bir dakikalık sürede ciğerlerin aldığı hava ile kalbin pompaladığı kan aynı hacimde, yaklaşık 6 litredir. Gerilim halinde ciğerlerin alıp verdiği hava, kalbin kan kapasitesini aşar.

    Peki nasıl oluyor da bu kan insandan insana farklı oluyor ve hatta birbirleri ile hiç uyuşmuyor?

    İnsanların kan grupları doğmalarından önce genetik olarak saptanmıştır. Kanımızda yabancı maddeleri, mikropları tespit edip bunlarla savaşan hücrelerimiz olan akyuvarlar vardır, birde kırmızı kan hücreleri, bir diğer deyişle alyuvarlar vardır.

    Bu alyuvarlar sadece 120 gün yaşarlar. Bu nedenle vücudumuzda devamlı alyuvar üretilir. Ortalama bir yaşam süresi boyunca, insan vücudunda yarım tondan fazla alyuvar üretilir. Bu alyuvarların yüzeylerinde ‘antigen’ denilen proteinler ve lipidler vardır. İşte bu antigenlerin varlığı veya yokluğu kan gruplarını tayin eder.

    Aslında bilinen 300 kan grubu vardır ama AB 0 adı verilen en yaygın gruplama sistemi, ebeveynlerden miras alınan A ve B adı verilen iki antigenin varlığı veya yokluğu üzerine kurulmuştur.

    Bu sistemi ilk olarak 1902 yılında Avusturya kökenli ABD’li bilimci Kari Landsteiner ortaya çıkarmıştır.

    Bu gruplamada kanlar A, B, AB ve 0 (sıfır) olmak üzere dörde ayrılırlar. İnsanın dışındaki hayvanların da farklı kan grupları vardır. Örneğin, domuzlarda 16, ineklerde 12, köpeklerde 7, kedilerde ise 2 farklı kan gurubu tespit edilmiştir.

    Bu gruplamada bazıları birbirleri ile uyumlu olabilir ve diğer gruptan kan alabilir veya verebilir.Uyumsuz gruplarda ise karşı tarafın savunmacı antigenleri gelenleri dost bilmeyip savaş açarak kanda pıhtılaşmaya, böbrek rahatsızlıklarına hatta ölüme sebep olabilirler. Şimdi kim kimden kan alabilir, kim kime kan verebilir ona bakalım.

    Kan grubu => Kanın alınabileceği grup => Kanın verilebileceği grup

    1. A => A, 0 => A,
    2. AB B => B, 0 => B, AB
    3. AB => A, B, AB, 0 => AB
    4. 0 => 0 => A, B, AB, 0

    Görüldüğü gibi;

    • AB grubu herkesten kan alabilmekte,
    • 0 grubu ise herkese kan verebilmektedir. 

    Savaş gibi kan ihtiyacının yoğun, test zamanının az olduğu zamanlarda, kan bankasında mümkün olduğu kadar çok sıfır grubu kan depolanır.

    İlginç Bilgiler / Diğer Yazılar




    0 Yorum - Yorum Yaz


    Doç. Dr. Erhan Kurt: “Panik atak bozukluğu olan hastalarda, kalabalık korkusu gelişiyor. Panik ataklardan korunmak için devreye giren kaçma ve kaçınma davranışları, korku ve kaygı devamına neden oluyor”

    Kurt, yaptığı açıklamada, panik atak rahatsızlığının sosyal yaşamı olumsuz yönde etkileyen önemli bir psikolojik sorun olduğunu ifade etti. Panik atak rahatsızlığının, toplumun yüzde 1,5 veya 2′sinde görülebildiğini belirten Kurt, rahatsızlığın kadınlarda erkeklere göre iki kat daha rastlandığını, ergenlik ve 30′lu yaşlarda da zirve yaptığını kaydetti.

    Panik atak rahatsızlığının en önemli nedenlerinden birinin stres olduğunu ve ilk atağın kalabalık bir yerde, evde ya da araba kullanırken meydana gelebileceğini belirten Kurt, şunları ifade etti:

    Panik atak geçiren kişiler, o sırada oluşan bedensel duyumlarına bağlı olarak yorum yapıyor. Örneğin, kalp krizi geçirdiğini düşünen bir kişi, acil servise gidiyor.

    Çekilen kalp elektrosunda bir şey bulunamıyor ancak, bu şikayetlerin nasıl olduğuna dair tatmin edici bir açıklama da yapılamıyor. Hasta, “şikayetlerimi açıklayacak bir neden yok ama ben de bunları uydurmuyorum ki, acaba aklımı mı kaçırıyorum” diye düşünüyor.

    Yaşadığı bu durumun dehşetinden ürken hastanın, tekrar panik atak geçirmekten ürkerek bedensel belirtilerle daha çok meşgul olmaya başladığını söyleyen Kurt, “Bu sırada kendince bazı tedbirler alıyor.

    Panik atağın gelebileceğini düşündüğü yerlere gitmemeye başlıyor, kalabalık ortamlardan uzak duruyor ya da evden çıkmıyor. Sonuçta panik atak hastalarının çoğunda gördüğümüz kalabalık korkusu gelişiyor. Panik ataklardan korunmak için devreye giren kaçma ve kaçınma davranışları, korku ve kaygı devamına neden oluyor” ifadelerini kullandı.

    Panik atak olan hastaların, “kendimi kontrol edemeyeceğim, bayılacağım, delireceğim, öleceğim, felç olacağım veya kalp krizi geçireceğim” gibi yanlış yorumlar yaptıklarını da belirten Kurt, “Yaptıkları bu yorumun doğruluğuna da inanırlar” düşüncelerini dile getirdi. “Tedavi için profesyonellere başvurun

    Hastalığın temel tedavisinin “bilişsel davranışçı terapi” olduğunu vurgulayan Kurt, şunları kaydetti:

    İlaç da etkin bir tedavi şeklidir. Ancak, sadece ilaçla tedavi edilen vakalarda panik atak rahatsızlığının yeniden nüksetmesi oranı daha yüksektir. Bilişsel davranışçı terapi de ise hastanın çarpık düşünceleri düzeltilmeye çalışılmakta ve kaçtığı/kaçındığı durumlarla baş etmesi sağlanmaktadır.

    Unutulmamalıdır ki, ne yapıldığından çok nasıl yapıldığı önemlidir. Çünkü bilinçsizce yapılan tedavi girişimleri başarısız sonuçlandığında bir adım daha geri gidilebilir. Profesyonellerle birlikte yapılan tedavilerde iyileşme oranları son derece yüksektir. Tedavi sürecinde ilk önce ‘Panik’, sonra kaçınılmaz olarak eşlik eden depresyon’, en son da ‘beklenti anksiyetesi’ iyileşmektedir.

    Psikolojik Sorunlar




    0 Yorum - Yorum Yaz


    Geleceğin Yöneticilerine Tavsiyeler

    CNN Başkanı Tom Johnson’ın yakın geleceğin yöneticilerine tavsiyeleri içeren 21 maddelik “yaşam dersi”.

    1. Ne yapmak istediğine erken karar ver. O işe giriş. Sonuç vermezse, bir başka seçeneği dene.

    2. Yükselen bir yıldıza tutun (mesleğe, lidere, şirkete), alçalan bir yıldıza asılma.

    3. Bütün yaptıklarında olabileceğinin en iyisi ol. Son işin, bir sonraki referans kartındır.

    4. Keyif al. İşyerinin dışında keyif alacağın uğraşların olsun.Kendi değerini sadece işinle tanımlama.

    5. Doğru yap.Kuşkuya düşersen kendine şunu sor: “Bu doğru mu? Yaptıklarım gazetenin birinci sayfasında yayınlanırsa nasıl görünür?”

    6. Vurma. Kur. Asla karşındaki rekabeti keserek yükseltmeye çalışma.

    7. Hayat 99 raunttur. Yumruğu yiyip devrileceksin. Ayağa kalk ve devam et.

    8. Müşteriyi unutma. Müşterinin isteği önemlidir, ama ona yaltaklanma.

    9. Sadık ol. Ama körcesine sadık değil.

    10. Ruhsal gelirini ölç. Ruhsal gelir genellikle maddi gelirden daha fazla mutluluk getirir.

    11. Dost ol. Dostlara ihtiyacın olacak.

    12. Bir köpeğin olsun. O, sadece o, koşulsuz sevgiyi sağlayacaktır.

    13. İnsanlara kendine davranılmasını istediğin gibi davran.

    14. Kendinden sadece sen sorumlusun. Kusuru başkalarında bulma.

    15. Yapmak istediğinden asla vazgeçme. Vizyonu olan bir insan başkalarından daha güçlüdür.

    16. Dışarı çıkmadan önce yapmak istediklerinin listesini çıkar. Cüzdanına koy. Düzenli olarak gözden geçir (nehirde rafting yapmak, balona binmek, piramitleri gezmek, vb.)

    17. Yanlış eş seçme. Doğrusuyla yaşamak zaten yeterince zordur.

    18. Kendine özen göster.

    19. Hayatın manevi yönünü ihmal etme.

    20. Bir başkasına verebileceğin en iyi armağan güzel bir anıdır.

    21. Hayatta fark yaratan şey genellikle tutumdur. Hayata, sevgiye, işe ve spora karşı tutum.

    Kişisel gelişim yazıları




    0 Yorum - Yorum Yaz


    Saatlerce uğraştığınız, çift çizgi olmasın diye çaba harcadığınız gömlekler dolabınızda birkaç gün içerisinde kırışıyorsa önerilerimize kulak verin.

    Örgü kazaklar, penyeler ve hatta bazı pantolonlarınızı düzgün bir şekilde katladığınızda ütüsü bozulmadan uzun süre kalabilir.

    Ancak elbiseleriniz ve özellikle gömlekleriniz için aynı şey geçerli değildir. Gömleklerin ütüsü diğer kıyafetlere göre daha çabuk bozulur. Peki, kırışıklıklar en aza indirilebilir mi?

    Ütünüz buharlı değilse gömlekleri tam kurumadan hafif nemliyken ütülemenizi öneririz. Bu sayede yerleşmiş kırışıklıklardan kurtulmuş olacaksınız.

    Gömlekleri uzun süre askıda bırakmayın. İnce kumaştan üretilen gömlekler yarım gün içerisinde ütülenecek kadar kuruyacaktır.

    Gömlekleri ütüledikten sonra esneyen plastik veya bez kaplı askılara asın. Tel askılar kıyafetlerin şeklini bozar ve gömleklerin ütüsünün çabuk bozulmasına neden olur.

    Gömlekleri dolap içerisinde yığın olacak şekilde asmayın. Aksi takdirde hızlıca kırışacaklardır

    (Milliyet)

    Yaşam Yazıları




    0 Yorum - Yorum Yaz


    Daha hızlı kalori yakımı nasıl sağlanır?


    ABD John Hopkins Üniversitesi’nden bilim adamları metabolizmayı ve kalori yakmayı hızlandıracak öneriler sunuyor.

    Uzmanlar metabolizma hızının günlük aktiviteye bağlı olduğunu gösteriyor. Hareket etmediğimiz zamanlarda yakılan belirli kalori miktarı, fiziksel aktivite sırasında artıyor.


    Uyku esnasında metabolizma en yavaş tempoda seyrediyor. Eğer kalori yakma hızını arttırmak istiyorsanız iyi  uyumanız ve kahvaltıda lif ağırlıklı beslenmeniz gerekiyor.


    Yiyecekler arasında en çok enerji tüketen besin değeri proteindir. Ancak hızlı bir metabolizma için su vazgeçilmezdir.

    2 bardak su içtikten sonraki yarım saat içerisinde metabolizma hızı % 40 oranında artacaktır.

    Sağlıklı bir yaşamın köşe taşlarından biri de fiziksel aktivitedir.

    1000 kalori yapmak için ihtiyacınız olan aktivite süresi sadece yarım saattir. Soğuk havalarda dışarıda koşmak veya yürümek daha fazla kalori yakılmasını sağlar.

    (Milliyet)

    Yaşam Yazıları




    0 Yorum - Yorum Yaz


    TAHTA ÇANAKLAR (EĞİTİCİ HİKAYELER)

    Süleyman Dede iyice yaşlanmıştı. Gizleri görmüyor, kulakları işitmiyordu. Yemekleri üstüne başına döküyordu,sofrayı kirletiyordu.

    Bir odadan öbürüne gidecek olsa, eşyalara ayakları takılıyor, evin düzeni bozuluyordu.

    Oğlu olsun, gelinini olsun Süleyman Dede’den bıkmışlardı. “Ah! Şu ADAM BİR ÖLSE DE ONDAN KURTULSAK!” DİYORLARDI. Ona iyi davranmıyorlardı.

    Hele gelini, Süleyman Dede’yi sık sık azarlıyor, ona yapmadığını bırakmıyordu. Evde onu tek seven, küçük torunu Aliş’ti. Aliş, dedesine acıyor, babasıyla annesinin tutumlarına çok kızıyordu.

    Bir akşam yemek yiyeceklerdi. Sofraya yeni oturmuşlardı. Süleyman Dede, yemek tabağını önüne çekmek istedi. Tabak, içindeki yemekle birlikte yere düştü, kırıldı. Örtüler kirlendi. Gelini çok öfkelendi:

    Bıktım, usandım artık senden! Sakarlığın yüzünden evde sağlam bir şey kalmadı! Nedir senden çektiğimiz? Allah canını ala da kurtulsak! Dedi. Bangır bangır bağırdı.

    Süleyman Dede içini çekti. Hiçbir şey söylemedi. Karnı açtı ama yiyecek hali kalmamıştı. Sofradan kalktı.

    Yatmaya gitti. Yatağında bütün gece ağladı. “Allah’ım güzel Allahım canımı al kurtulayım!Böyle yaşamaktan bıktım artı. Oğluma ve gelinime yük olmak istemiyorum.” Diye ağladı, yalvarıp yakardı. Bu olaydan sonra Süleyman Dede’i artık sofraya oturtmadılar. Onun için birkaç tahta çanak yaptılar.

    Yemeğini bu çanaklara kopup Süleyman Dede’ye öyle verdiler.

    Bu hal, küçük Aliş’in yüreğine dert olmuştu. Annesine ve babasına kızıp duruyordu: “bir gün siz de yaşlanacaksınız, siz de öyle olacaksınız. O zaman ben de size böyle yapacağım!” diyordu.

    Yağmurlu bir gündü. Aliş’in babası ile annesi evde idi. İşe gitmemişlerdi. Aliş, birkaç parça tahta bulmuştu.

    Elindeki bıçakla tahtaları kesiyor, bir şeyler yapıyordu. Annesiyle babası, bir süre onu seyrettiler. İkisi de meraklanmışlardı. Acaba Aliş, bu tahtalarla ne yapıyordu? Sonra yanına gidip sordular:

    Ne yapıyorsun Aliş?

    Aliş, elindeki tahtayı yontmaya devam ederek:

    Tahta çanaklar yapıyorum.

    Ne yapacaksın tahta çanakları?

    Yaşlandığınız zaman yemeklerinizi bunlara koyacağım, size öyle vereceğim.

    Karı koca donmuş kalmışlardı. Söyleyecek tek kelime bulamadılar. Bir süre birbirlerine bakıp durdular.

    Birden yaşlandıklarını, Süleyman Dede’nin durumuna düştüklerini görürü gibi oldular. İçlerine bir pişmanlık çöktü.

    Hemen Süleyman Dede’nin odasına koştular. Ondan özür dilediler.

    O günden sonra yemekleri birlikte yediler. Süleyman Dede’e, çok iyi davranmaya başladılar.

    Süleyman Dade de memnun ve mutluydu. Ömrünün son günlerini mutluluk içinde geçiriyordu.

     

    Diğer eğitici hikayeler için tıklayınız




    0 Yorum - Yorum Yaz
    AKBABA İLE ÇAYLAK

    Akbaba ile çaylak, güneşli bir yaz günü, beraberce uçuşa çıkmışlar.

    Hava berrak, her taraf yeşilliklerle kaplıydı.

    Etrafı seyrede seyrede yükseldiler.

    Yükseldikçe içlerindeki uçma isteği artıyordu. Artık bir hayli yüksekteydiler.

    Akbaba çaylağa dedi ki:

    -Uzağı benden daha fazla gören bir kuş veya bir insan olduğunu zannetmiyorum.

    Çaylak, akbabanın bu sözlerinde biraz övünme kokusu aldı.

    -Bu bir iddiadır. İddiayı ortaya atmak kolaydır. Fakat ispatı gerekir. Haydi bakalım, şu ovanın etrafında neler görüyorsun? Bana söyle.

    Akbaba, çaylağın inanmamış görünmesine biraz içerledi:

    “Ona gördüklerimden öyle bir şey söyleyeyim ki, benim gözlerimin ne keskin olduğunu anlasın.” diye düşündü.

    Akbaba:

    -Pekala! Haydi öyleyse, inelim bakalım! Sözün doğru mudur? Gerçekten orada bir buğday tanesi var mıdır?

    Eğer sözüme inanırsan, ovanın şu tarafındaki ağaçların yanında bir tanecik buğday görüyorum, dedi.

    Bunu söyledikten sonra gururla çaylağa baktı. Akbabanın bu sözü ne çaylak şaşırdı. Fakat soğukkanlılığını elden bırakmadı:

    Birlikte, hızla aşağıya doğru süzüldüler.

    Akbaba gördüğü buğday tanesinden gözünü ayırmıyor, ona yaklaştıkça heyecanlanıyordu.

    Çaylak, hemen o yakınlardaki ağaca kondu. Akbaba, buğday tanesine doğru uçtu.

    Fakat ne yazık ki o bir tuzağın buğdayıydı.

    Akbaba, buğdayı alayım derken tuzağa yakalandı.

    Zavallı akbaba, bir buğday tanesi için tuzağa esir olacağını bilemedi.

    Akbabanın tuzağa tutulduğunu gören çaylak ona seslenerek:

    - Arkadaş, tuzağı göremedikten sonra, taneyi görmüşsün bundan ne çıkar?…. dedi.

    Diğer eğitici hikayeler için tıklayınız




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Anne ve babanın yanlış tutumu gençleri riskli davranışlara sürükleyebilir.

    Anne ve babanın çocuğa yaklaşım tarzı, çocuğun davranış gelişimini doğrudan etkilediği gibi kişilik yapısını da önemli derecede şekillendirmektedir.

    Anne ve babanın tutarlı, yapıcı ve sevgi eksenli yaklaşımı çocuğun dengeli bir kişilik kazanmasını sağlarken; aşırı otoriter, ilgisiz ve empatiden uzak tavırları da çocuğun duygusal ve sosyal gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir.  

    Çocuklar ergenlik öncesi dönemde, ebeveynlerinin yanlış tutumları karşısında genellikle “çaresiz ve pasif” kalırlar.

    Çocuklar bu dönemde maruz kaldıkları yanlış tutumlar karşısında bir takım davranış bozuklukları sergilese de çoğu kez bu davranışlar “riskli davranış” grubuna girmemektedir. Fakat bu durum bir bakıma “fırtına öncesi sessizlik” gibidir.

    Çünkü ergenlik dönemiyle birlikte “çaresiz ve pasif” olan çocuğun yerini sorgulayan, beğenmeyen ve agresif davranışlar sergileyebilen bir genç almaktadır. Çoğu ebeveyn, çocuğundaki bu değişim karşısında şaşkınlığa uğrar ve çocuğunun huysuzluklarına, öfke patlamalarına bir anlam veremez. En yumuşak ikazlara bile çok sert tepki veren genç karşısında nasıl davranacağını şaşırır.

    Gençlerin bu tepkiselliği karşısında bazı ebeveynler empatik olup çözüm odaklı davranmak yerine, genci yargılamayı ve suçlamayı tercih ederler. Hatta bazen de sertlikle bu işin üstesinden gelmeye çalışırlar. Hâlbuki bu durum “yangına körükle gitmeye” benzemekte ve çatışmaları daha da körüklemektedir. Ebeveyn ile ergen arasındaki bu çatışmaların - sürtüşmelerin süreklilik kazanması, ergenin bazı riskli davranışlara yönelmesine sebep olabilir.  

    Bu süreçte gençler en çok hangi “riskli davranışları” sergilemektedir?

    Aileleriyle yaşadığı sorunların giderek büyüdüğünü düşünen bazı gençler, bu sorunlarının çözümüne ilişkin ümitlerini de kaybedince evden kaçma, alkol ve uyuşturucuya sığınma, çetelere katılma, şiddete yönelik davranışlar sergileme, hatta intihara teşebbüs etme gibi bir takım riskli davranışlar sergileyebilirler.

    Gençler bu tür davranışları sergilerken çoğu kez bu yaptıklarının daha da büyük sorunlara yol açacağını hesaplamadıkları gibi, bilakis bu riskli davranışlarının bir “çözüm” olduğunu sanırlar. Bazı gençler de bu tarz riskli davranışlar sergilerken bir bakıma kendilerini anlamayan ailelerinden intikam aldıklarını da düşünürler.

    Anne – babanın hangi tutum ve tavırları gençleri riskli davranışlara sürüklemektedir?

    1.  Gencin sürekli rencide edilmesi: Anne - babanın gençle iyi bir iletişim kuramaması, genci sürekli eleştirip basit gerekçelerle rencide etmesi gencin zamanla onlardan soğumasına sebep olabilir.

    Bu tarz rencide edici davranışların toplum içinde -özellikle gencin arkadaş grubunun önünde- yapılması çok daha yıkıcı sonuçlar doğurmaktadır. Çünkü ergenlik dönemiyle birlikte kendi kişisel dünyasını oluşturmaya çalışan genç için toplum önünde “rezil olmak”, katlanılabilir bir durum değildir.

    Her seferinde onurun kırıldığını ve rezil olduğunu düşünen genç, ailesine karşı büyük bir öfke duyacak ve çözümü “riskli davranışlarda” arayacaktır.

    2.    Anne-babanın otoriter ve baskıcı bir tavır içinde olması: Hemen her şeyin katı kurallarla sınırlandığı ve cezanın önde tutulduğu bu yaklaşım tarzı, gencin kişiliğini hiçe saydığı gibi kendisine olan güven duygusunu da ortadan kaldırmaktadır.

    Bu tür ailelerde katı bir disiplin olduğu için gençler, attığı her adımda yanlış yapma korkusu yaşarlar. Neticede ise ya silik ve çekingen birisi olurlar ya da isyankâr bir kişiliğe bürünürler. İçinde bulundukları baskıcı ortamı bir “kâbus” olarak değerlendiren bu gençler, yaşadıkları baskıların tahammül sınırlarını aştığını düşündüğünde ilk fırsatta evden uzaklaşmayı tercih ederler.

    3.   Gencin ciddiye alınmaması ve yeterince değer görmemesi:  Aile içi iletişimde belirgin bir problem olmadığı müddetçe çocukların “ilk çocukluk dönemini” genellikle çalkantısız ve sükûnetli geçirdiğini söyleyebiliriz. Bu dönemde çocuklar ebeveynlerinin ulaşılmaz ve yanılmaz insanlar olduğunu düşündüğünden dolayı, onların çizdiği çizgiden pek dışarı çıkmazlar. Bundan dolayı “ilk çocukluk döneminde” ebeveyn ile çocuğu arasında krize dönüşen sürtüşmeler pek yaşanmaz.

    Fakat ergenlik dönemiyle birlikte genç, artık yetişkin bir birey olduğunu, dolayısıyla ciddiye alınması gerektiğini düşünür. Ailesinden yeterince değer görmeyen gençler, bu boşluğu doldurmak için değişik arayışlara girebilirler.  Bu anlamda gencin ilk tercih ettiği kişiler genellikle “kafa dengi” arkadaşlarıdır. Fakat bazen de çetelerin hatta terör örgütlerinin kıskacına girebilirler.

    Terör örgütleri gençlerin ilgi ve sevgi eksikliğinden faydalanıp onlara ilgi gösteriyormuş gibi görünerek örgüt içine çekmekte ve daha sonra gerçek yüzlerini yansıtmaktadırlar. Gençler yanlış olduğunu bildikleri halde sırf kendilerini “daha değerli” ve “işe yarar” olduklarını düşündüklerinden dolayı bu hatayı göze alabiliyorlar.

    4.   Gencin başkalarıyla kıyaslanması: Anne-babalar çocuklarını başkasıyla kıyaslarken temelde “senden hoşnut değilim, falan kişi ya da kişiler senden daha iyi, sen onlara göre yetersizsin” mesajı verirler.

    Aslında ebeveynler gençleri olumlu davranışlara yönlendirmek için bu tür ifadeleri kullanırlar. Fakat ne kadar iyi niyetli olursa olsun, yapılan kıyaslamalar gençlerin tepkisine yol açmakta ve onların öfkesini - inatlaşmasını arttırmaktadır.

    Sıkça kıyaslanan gençlerde içe kapanma, , öz güven eksikliği, çekingenlik ve bazen de şiddete başvurma gibi durumlar gözlenebilir. Kendi değerlerinin başkaları üzerinden biçildiğini düşünen bu gençlerde yoğun bir şekilde değersizlik duyguları da gözlenir.

    Ebeveynin abartılı derecede yaptığı kıyaslamalar bir anlamda “psikolojik şiddete” dönüşünce, gençleri riskli davranışlara iten bir sorun haline gelebilir.

    5.  Kuşak çatışmasının etkisi: Ebeveyniyle anlaşamamak, birçok gencin en büyük sorunlarından birisidir. “Kuşak çatışması” olarak da bilinen bu durum, ebeveyn ile gencin arasındaki “duygusal mesafeyi” açmakta ve onları birbirinden uzaklaştırmaktadır.

    Ergenlik dönemiyle birlikte büyük bir değişim geçiren gencin ebeveynine ve çevresine “eleştirel” bir gözle bakmasına karşı, ebeveynin bu değişimi görmezden gelmesi ve kendi doğrularından taviz vermemesi kuşak çatışmasının en büyük sebebini oluşturmaktadır. Bu tür ailelerde ebeveynler gençleri “asi ve saygısız” olmakla itham ederken, gençler de ebeveynlerini anlayışsız davranmakla ve “modası geçmiş” yüzeysel düşüncelere bel bağlamakla suçlarlar. 

    Ebeveyniyle ayın çatı altında yaşamasına rağmen farklı bir dünyanın insanı olduğunu düşünen genç, onlarla sağlıklı ve doyurucu ilişkiler kuramayınca bu ihtiyacını başka kişiler ya da gruplarda arayabilir.

    Fakat gençlerin “ebeveynlerine alternatif” olarak benimsedikleri bu kişilerin etkisiyle çok riskli maceralara girdiği, alkol ve uyuşturucu bağımlısı hale geldiği hatta “satanizm” gibi bir takım sapık düşüncelere kaydığı bilinmektedir. Özellikle son yıllarda televizyonlarda ve gazetelerde bu durumla ilgili haberlere sıkça rastlamaktayız.  

    6. .Gencin okul başarısızlığı karşısında anne-babanın çok sert tepki vermesi: Ergenlik döneminde gençlerin ilgi alanları daha çok sosyal hayata kaydığı için derslerinde bir düşüş gözlenebilir. Özellikle aşırı otoriter ve baskıcı aileler derslerindeki bu düşüşten dolayı çocuklarına karşı sert tepki gösterip cezalandırma yolunu seçebiliyor.

    Bu gençler, karnelerindeki kötü notlardan dolayı ailelerine verecekleri hesabın endişesiyle yalana başvurma, evden kaçma, hatta intihara teşebbüs etme gibi davranışlar sergileyebiliyorlar. Bunun yanı sıra çocuğunun kapasitesi hususunda gerçekçi davranmayıp yüksek beklenti içine giren bazı ebeveynler, hayal kırıklığına uğradıkları gibi çocuklarının da “eziklik” hissetmesine sebep olurlar.

    Ailesinin beklentisine cevap veremeyen çocuğun yaşadığı bu başarısızlık duygusu özgüvenine büyük bir darbe vurduğu gibi, yoğun bir suçluluk duymasına da sebep olmaktadır. Böyle hassas bir zamanda çocuğun tembel, sorumsuz ve geri zekâlı gibi olumsuz sıfatlarla yargılanması çok yıkıcı sonuçlar doğurmakta ve çocuğun iç dünyasında deprem etkisi oluşturmaktadır.

    Çocuğun riskli davranışlar sergilememesi için anne ve babaların dikkat etmesi gereken bazı hususlara gelince;

    • Öncelikle çocuğunuzu ciddiye almalı ve ona sevginizi hissettirmelisiniz.
    • Çocuğunuzun ergenlik dönemine girişiyle birlikte ailedeki kuralları bir miktar esnetmeniz yararlı olacaktır.
    • Çocuğunuzun yaptığı hatalar karşısında da hemen suçlayıcı ve rencide edici tartışmalara girmemeniz çok önemlidir.
    • Aşırı baskıyla çocuğunuzun davranışlarını kontrol altına almamalı ve onun hatalarını bir dedektif edasıyla araştırmamalısınız. Bu durum çocuğunuzla aranızdaki “güven köprüsünü” zedeleyeceği gibi onun sizden “gizli şeyler” yapmasını teşvik edecektir.
    • Yetişkin bir insan muamelesi görmek, ergenler için “psikolojik bir ihtiyaçtır”. Ergenin bu ihtiyacı karşısında duyarlı olmalı ve ona çocuk muamelesi yapmamalısınız.
    • Ergenin kendi adına karar verebilmesine müsaade etmelisiniz. Bu yaklaşımınız ergenin özgüven gelişimine katkıda bulunacağı gibi,  ergenin size olan sevgisinin de derinleşmesini sağlayacaktır.
    • Kuşak çatışması yaşamamanız için, çocuğunuzdaki değişim sancılarını anlayışla karşılamalı ve onun “kimlik kazanma” sürecinde yaptığı bazı hatalar karşısında da soğukkanlılığınızı korumalısınız.
    • Çocuğunuzun kendisini ifade etmesine fırsat vermelisiniz. Çocuğunuzu dinlemekten ziyade kendi doğrularınızı ona dikte etmeniz, çocuğunuzda anlaşılmadığı duygusunu oluşturacak ve size tepki duymasına yol açacaktır.
    • Ders başarısı uğruna çocuğunuzla aranızdaki köprüleri yıkmamalısınız.
    • Ergenlik çağında ceza etkili bir yöntem olmaktan çıkar. Bunun yerine çocuğunuza verdiğiniz imtiyazları kısmanız daha etkili olacaktır.

     

    Akın Yıldırım

    Çocuk Eğitimi  --  Anasayfa  




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Çocuğun okula uyum sürecinde anne babalar neler yapmalı?

    Okullar açılacak ve öğrenciler eğitim öğretim hayatına başlayacak, ancak eğitim hayatına verilen 3 aylık bir aradan sonra okula uyum süreci nasıl olmalı?

    Peki, pek çok çocuk için özgürlük anlamına gelen tatilin bitmesi ne tür duygusal değişimler meydana getiriyor?


    Sorun yaşayan çocuklara nasıl davranılmalı? İşte okula dönüşte hem öğrencilerin hem de ailelerin psikolojisini rahatlatacak öneriler.
     
    Üç ay boyunca öğrencilerin alıştığı özgürlük günleri bitiyor. Düzen, program, çalışma demek olan "okul dönemi" artık kapıda.

    Bilinen yeni düzene geçişte çocuklarda, okulun başlamasıyla ilgili davranışsal ve duygusal sorunlar görülebildiğini anlatan Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Bölümü Uzman Psikolog Şeyda Özdalga' ödevlerini erteleyen, yapamayan, arkadaş ilişkileriyle ilgili sosyal sorun yaşayan, akademik başarılarıyla ilgili öğrenme, dikkat problemi olan, öğretmenle ve okulla ilgili olumsuz anıları olan çocukların, şikâyetlerini dile getirmeye başlayabileceklerini belirtti.

    ENDİŞE YERİNİ SIKINTIYA BIRAKABİLİR

    Özdalga, "Yaz tatili boyunca çocuklar, televizyonun kumandasına daha çok sahip oldu,bilgisayar oyunlarıyla daha sınırsız oynadı. Bazıları tatil ödevlerini hemen bitirdi, bazıları bitirmek üzere, bazıları ise sonraya ertelediği için yetiştirememe telaşında. Bu nedenle; yüklü bir sınav temposuna hazırlananlar, tatilin eğlencesine doyamayanlar, isteksizler ve dersler, arkadaşlar, okul, öğretmenler gibi konularda endişe taşıyanlar bu dönemde sıkıntı yaşayabiliyor" dedi,

    OKULU SEVMİYORSA FOBİ GELİŞEBİLİR

    Keyifli ve rahat dönemden, sınır, disiplin, kurallar, sınav maratonu dönemine geçişte uyum sağlamanın da bazı koşulları olduğunu anlatan Özdalga, "Öğrencilerde görülebilecek, derslere adapte olamamak, dikkat, konsantrasyon ve ders performansıyla ilgili davranışsal sorunlar ile öfke, yorgunluk, isteksizlik gibi duygusal sorunların düzenlenmesi bazı koşullara bağlıdır.

    Okulu ve dersleri sevmeyenler, öğrenme, dikkat ve sosyal sorunlar yaşayanlar; okul kaygısını ve fobisini daha çok yaşamaktadır. Tatilde, planladıkları gibi hem dinlenip hem eğlenenler hem de ödev sorumluluklarını yerine getirenler daha rahat olurlar" diyor.

    UYUM SÜRECİNDE BUNLARA DİKKAT

    Tatil sonrası en az birkaç hafta süren uyum sürecinin öncesinde ve sonrasında aile, öğrencive öğretmenler nelere dikkat etmeli? İşte Şeyda Özdalga'nın önerileri...

    -Okul dönemi saatine bedenin alışması için yatma ve kalkma saatleri; aşamalı olarak okul dönemindeki düzene sokulmalı.

    -Okul kıyafetleri, kırtasiye ihtiyaçları öğrenci ile birlikte seçilerek, keyifle alınabilir.

    -Ailelerin okul ile ilgili yorumları olumlu olursa, öğrencilerde bu bakışı benimsemeye alışır.

    -Yeni okula başlayanlar, okulu önceden ziyaret edebilir.

    -Son hafta, yazlık evden kışlık eve dönülmesi uygundur.

    -Alınan kitapları, kırtasiye malzemelerini, odasındaki masa ve dolaplara kendisinin yerleştirmesi teşvik edilebilir.

    -Odasında ve çalışma masasında daha çok zaman geçirebileceği aktiviteler yapabilir.

    -Bir üst sınıfın kitaplarından, işleyeceği konuları gözden geçirebilir.

    -Okul başladıktan sonra dersler ve günlük yaşam programlanabilir.

    -Ders temposu her gün arttırılarak, ders çalışma veriminin de artması sağlanabilir.

    -İstek olmasa da derse oturmak, derse başlamak öğrenciye yardım edebilir.

    -Unutulan konularla ilgili paniklemeden, hatırlatıcı kaynaklardan yararlanılabilinir.

    -Öğrencinin, aldığı yeni kararları odasında her zaman görebileceği bir yere yazıp asması, uygulamasına yardımcı olabilir.

    -Öğretmenler ilk haftalarda daha esnek ve toleranslı davranabilir.

    -Televizyon ve bilgisayar oyunlarını, ödev sonrası kendilerine ödül olarak vermeleri, sorumluluklarını ertelemelerini önleyecektir.

    -Devam eden akademik ve duygusal sorunların tespiti ve terapisi için bir uzmandan yardım alınabilir.

    Çocuğum başına darbe aldı, ne yapmalıyım?

    Çocuğunuz daha yeni yeni hareketlenmeye başladıysa ve bu süreçte sık sık düşüp başını bir yerlere çarpıyorsa bu yazıyı okumanızda fayda var...

    Özellikle çocukluk çağında kafaya alınan darbelerle ilgili bilinmesi gerekenleri Hisar Intercontinental Hospital Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Bahadır Ay'a sorduk.

    Yapılması gereken ilk müdahale nedir?

    Çocukluk çağında geçirilen kafa travması acil servislerde sık karşılaştığımız bir durum ve birçoğu ciddi sağlık problemi oluşturmaz. Yine de anne baba olarak evde bu sorumluluğu üzerinize almamalı ve en kısa zamanda çocuğunuzu bir sağlık merkezine götürüp muayene ettirmelisiniz. Sağlık merkezine ulaşmadan önce evde yapabileceğiniz basit ama önemli şeyleri şöyle sıralayabiliriz:

    -Öncelikle travma sonrası çocuğunuz bilincini kaybetmişse havayolunun açık olduğundan emin olmalısınız.

    -Travma sonrası ciltte kanamaya neden olan bir kesi mevcut ise steril bir gazla, eğer o yoksa temiz bir bezle yara-kesi üzerine tampone ederek kanamayı durdurabilirsiniz.

    Darbeden etkilendiği nasıl anlaşılır?

    Kafa travması sonrası çocukta bilinç düzeyinde bozulma veya koma, geçici bilinç kaybı, davranış değişiklikleri, bulantı ve/veya tekrar eden kusmalar olayı ciddiye almanıza yönelik belirtilerdir.

    Alınabilecek önlemler nelerdir?

    "Çocuğunuz henüz tutunarak ayağa kalkamıyorsa, yattığı karyolanın her iki yanında bariyer olması onun yataktan düşmesini engeller.

    "Emekleme ve yeni yürüme döneminde olan çocuğunuzu uzun süre yalnız bırakmayın.

    "2. kat ve üstü dairelerde oturuyorsanız ve çocuğunuz yürüme çağında ise pencerelerinizi çocuğunuzun açamayacağı şekilde dizayn ettirin.

    "Televizyon, dolap gibi çocuğunuzun asılıp üzerine düşürebileceği eşyaları sabitleyin.

    "Çocuklarınızın tek başına balkon ve merdiven boşluğu gibi yerlerde bulunmalarını engelleyin.

    Bir saati geçiyorsa sorun var

    Sabah ağrıları bir çok kişinin ortak sorunu. Peki, bu ağrılar ne zaman ciddiye alınmalı? Eğer sırt ve bel ağrısı ile uyanılıyorsa öncelikle bunun ağrı mı yoksa tutukluk mu olduğunun ayırt edilmesi gerektiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Semih Akı, hastaların çoğunlukla bu ikisini birbirine karıştırdığını söyledi. 

    Sağlıklı kişilerde tutukluk hissi bir saati geçmez

    "Kişi kalktığında tutukluktan bahsediyorsa bunun altında yatan bir hastalığı düşünmek gerekir" diyen Prof. Dr. Semih Akı tutukluğun süresinin de önemli bir kriter olduğunu ifade etti. Prof. Dr. Akı, bu tutulmanın bir saatten fazla sürmesinin de bir hastalık işareti olarak sayıldığını, böyle bir durumda mutlaka herhangi bir romatizmal hastalığın araştırılması gerektiğini vurguladı.

    "Tutukluk bir hareket kısıtlılığıdır. Tutuklukta, kişinin yataktan kalkıp yüzünü yıkayana kadar eklemleri çok iyi çalışmaz, hareketlerini bir miktar kısıtlanmış gibi hisseder" diyen Prof. Dr. Akı, sağlıklı kişilerde tutukluk hissinin kısa bir sürede geçeceğini ve daha çok boyun, bel ve sırt bölgesi ile ellerde oluştuğunu söyledi.

    Hastalık ağrıları istirahatte artar

    Prof. Dr. Akı, ağrıları şöyle ayırt etti: "Eğer mekanik nedenler ya da fiziksel zorlamalar nedeniyle ağrı ortaya çıkıyorsa bu genellikle hareketle artan, istirahatla azalan bir ağrıdır. Ancak ciddi hastalıklardan kaynaklanan ağrı uykudan uyandırıcı, istirahatte artan bir ağrıdır.

    Yorgun uyanmanın en önemli sebeplerinden bir tanesinin de uyku kalitesinin iyi olmaması olduğunu hatırlatan Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Semih Akı, sağlıklı uykunun en önemli kriterlerini ise şöyle sıraladı;

    Vücut şeklini almayan yatak

    Uyku kalitesinin iyi olmamasının en önemli sebeplerinden birisi de yatağın vücuda uygun olmaması.

    Eğer kişinin vücudu, yattığı zaman yatağa gömülmüyorsa yani yatak hastanın vücudunun şeklini almıyorsa bu ideal bir sertliktir.  Vücuttaki basıncı dağıtması açısından son yıllarda kullanılan silikon yataklar da sağlıklıdır. 

    Uygun sertlik ve yükseklikte yastık

    Yastık seçiminde de en önemli kriterler uygun sertlik ve yüksekliktir. Y Yükseklik açısından ise kişi yan yattığı zaman omuzla boyun bölgesi arasındaki boşluğu doldurabilecek yükseklik ideal yükseklik olarak kabul edilir.

    Ancak bu kriter sağlıklı kişiler için geçerlidir. Boynundan rahatsızlığı olan kişilere belli kalıptaki yastıklar önerilebilir. Boynuyla ilgili ciddi problemleri olan hastalara boynun hareketini engelleyen belirli şekildeki yastıklar verilebilir.

    Bugün

     

    Çocuk Eğitimi  --  Anasayfa  




    0 Yorum - Yorum Yaz

              Çocuğun Zihinsel Gelişimini Desteklemek İçin Siz Neler Yapabilirsiniz?  

    Kitap okuma zamanlarına dramayı da ekleyin. Kitapta yer alan farklı karakterlerde ses tonunuzu değiştirin. Bildik bir hikayeyi okurken belli bir yerde kesin ve çocuğunuzun tamamlamasını bekleyin. Çocuğunuzun size bir hikaye anlatmasını isteyin ve anlattıklarını kağıda yazın ve kendi hikaye kitabını oluşturmasına yardımcı olun.

    Yazı/harf kavramını öğrenmeleri için oyuncaklarının ve malzemelerinin üzerine ne olduğunu yazan etiketler yapıştırın.

    Günlük hayattaki gerçek nesnelerle gruplama, birebir eşleme, sıralama yapmasını sağlayın. Örneğin, masa kurarken herkese bardak koyabilir. Veya evdeki çeşitli büyüklükteki kaşıkları sıralayabilir.

    Sayma kavramını geliştirmek için oyun oynayın. Örneğin, hareketle saymayı birleştirin. Çocuk 5 adım öne gelsin. 15 adım iki ayağıyla sıçrayarak öne gelsin. 20’ye kadar devam edebilirsiniz.

     

    Sayı kavramlarını karşılaştırmak için oyun oynayın. Örneğin, sizin ve çocuğun önünde farklı sayıda meyveler olsun. Tek tek sayarak kiminkinin daha fazla kiminkinin daha az olduğunu bulmasını isteyin.

    Bazı mekan kavramlarını oyun ortamında öğretin. “Altında-üstünde”, “içinde-dışında, önünde-arkasında” gibi kavramları kullanmasını sağlayın. Önce siz bu kavramları kullanarak çocuğun çeşitli nesneleri bulmasını ve göstermesini isteyin. Sonra da çocuğunuz sizden bu kavramları kullanarak nesneleri bulmanızı istesin. Örneğin, “masanın üzerindeki kutuyu getirir misin?” gibi.

    Problem çözme becerisini arttırmaya ve neden sonuç ilişkisi kurmaya yönelik oyunlar oynayın. Örneğin, “kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçerse ne olabilir?; Evdekilere haber vermeden arkadaşıyla oynamaya giderse neler olabilir?” gibi sorularla onu düşündürtmeye çalışabilirsiniz.

    Canlandırma oyunları oynamalarını sağlayın. Örneğin, doğum günü partisi ortamı veya alışveriş merkezi, tren istasyonu gibi mekanlar canlandırılabilir.

    Teşekkür notu veya doğum günü kartı yazması için örnek olun. Kendi sizinkinden kopyalayabilir.

    Rakam kavramını geliştirmek için oyun oynayın. Örneğin, eline belirli sayıda boncuklar ve kese kağıdı verin. Saydığı boncukların rakamını kese kağıdının üzerine yazabilir. Sonra da boncukları içine koyabilir. Bir çok sayı için bunu tekrarlayabilirsiniz.

    Birlikte basit toplama faaliyetleri yapın. Kendinizdeki ve onun önündeki nesneleri sayıp eksik sayıdaki nesneyi tamamlamasını isteyin. Örneğin, sizin önünüzde 5 boncuk. Çocuğun önünde 3 boncuk olsun. 3 boncuğu 5’e tamamlaması için kaç boncuğa ihtiyacı olduğunu sorun. Bu çalışmayı farklı sayılar için de tekrarlayın.

    açev 

    Çocuk Eğitimi  --  Anasayfa  




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Okullarda kıyafet serbest bırakılmalı mı?

    Okullarda öğrencilere giydirilecek kıyafetlerin serbest veya üniforma olmasıyla ilgili dünyanın her yerinde değişik uygulamalar var.

    Bazı ülkeler tamamen serbest bırakırken bazıları belli kurallar dahilinde serbest bırakıyor, bazı ülkelerde ise üniforma veya tek tip kıyafet uygulanıyor.

    Her bir uygulamanın kendine göre olumlu ve olumsuz yönleri olabilir. Bizler bu konuda hangisini uygulamamız gerektiğine karar verirken hangisinin daha fazla olumlu yönü olduğuna bakıp ona göre düşünmemiz gerekir.

    Serbest kıyafet uygulaması çocuğun kendini iyi hissettiği, kendisini ifade edebildiği kıyafeti giymesine imkân sağlar. Bu yönüyle kişilik gelişimine olumlu katkı sağladığı söylenebilir. Ancak aynı zamanda özellikle ergenlik çağına doğru çocuklarda ortaya çıkmaya başlayan marka bağımlılığını da pekiştirici bir rol oynayabilir.

    11-12 yaşından sonra çocuklar kıyafet konusunda özellikle okul gibi yaşıtlarıyla yoğun beraberlikte bulundukları mekânlarda kıyafet yarışına girebilirler. Her sabah formasını 5 dakikada giyip okula giden kızınızın okula hazırlanma süresi kıyafet seçememeden dolayı yarım saati bulabilir.

    Tek tip kıyafet öğrencileri belli bir konumda eşitliyor. Onların kendi aralarındaki kıyafet ve marka üzerinden yapacakları haksız rekabeti olabildiğince minimize ediyor. Ancak çocuk kendi istediği ve kendini iyi hissettiği gibi giyinemediği için bu durum bazı olumsuzlukları da beraberinde getirebilir.

    Bundan dolayı tek tip uygulama veya serbest bırakma yerine şu yol izlenebilir. Okullar, şimdi yaptıkları gibi kendi formalarını kendileri belirler. Ama aynı zamanda öğrencilerin kendilerini iyi hissedebilmeleri için birkaç renk ve desen çeşitliliği koyabilirler.

    Böylelikle hem marka bağımlılığı ve kıyafet üzerinden rekabet gibi olumsuzluklar ortadan kaldırılmış olur hem de çocuklara seçme özgürlüğü kısmi olarak tanınarak kendilerini ifade edebilmeleri sağlanmış olur.

    Avrupa'nın birçok ülkesinde serbest kıyafet uygulanıyor ama aynı zamanda bu ülkelerin çoğu son yıllarda tek tip kıyafetle ilgili pilot uygulamalar yapıyorlar.

    Almanya'da yapılan böyle uygulamaların olumlu sonuçlarının olduğunu bizzat oradaki yetkililerden dinlemiştim. Biz de ülke olarak buna benzer pilot uygulama yerleri belirleyerek, buralardan edinilen gözlemlere göre hareket tarzımızı belirleyebiliriz.

     

    Hakan METAN - Fatih Koleji Psikolojik Danışmanı

     ZAMAN

    Yaşam Yazıları




    3 Yorum - Yorum Yaz

    BOYU 10 SANTİM AĞIRLIĞI 36 GRAM!

    mini, köpek, terrier, chihuahua, yavru, 10 santim, 36 gram, emma williams,

    10 gün önce dünyaya gelen 'Mini' adı verilen boyu sadece 10 santimetre, ağırlığı 36 gram olan yavru köpek, büyük ilgi çekiyor...

    İngiltere'de Terrier ile Chihuahua cinsi köpeklerin melezi olarak 10 gün önce dünyaya gelen 'Mini' adı verilen boyu sadece 10 santimetre, ağırlığı 36 gram olan yavru köpek, medyanın büyük ilgisini çekti.
     
    Çok sayıda televizyon kanalı ve gazeteye haber olan Emma Williams'a ait henüz gözlerini açamayan sevimli yavru köpeğin gününü annesi Bella'nın ve diğer kardeşlerinin etrafında geçirdiği belirtildi.


    Boyu 10 Santim, Ağırlığı 36 Gram-VİDEO

     

    Aktifhaber




    0 Yorum - Yorum Yaz


    TÜRK GENÇLERİ MUTSUZ VE ÖFKELİ

    Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılan araştırmanın sonuçlarına göre Türk gençleri öfke sıralamasında ilk sırada yer aldı.

    Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılanaraştırmanın sonuçlarına göre Türk gençleri öfke sıralamasında ilk sırada yer aldı. Türk gençlerinin, 34 ülkenin incelendiği raporun 'mutluluk endeksi'ndeki yeri ise son sıra...
    Birleşmiş Milletler’e bağlı olan Dünya Sağlık Örgütü (WHO) dünyanın en kızgın gençlerinin Türkler olduğunu açıkladı.
    Bu ay sonunda tamamı açıklanacak rapordan İsrail’in Times of Israel adlı haber sitesine sızan ilk bilgilere göre Türk gençleri öfke sıralamasında ilk sıraya yerleşiyor.
    Milliyet Gazetesi'nde yer alan habere göre 34 ülkenin incelendiği raporda, en öfkeli gençlerin yaşadığı ülkeler ise sırasıyla Türkiye, Yunanistan, Romanya, Ermenistan ve İsrail olarak açıklandı
     
    .EN MUTLU GENÇLER ERMENİSTAN'DA

    Mutluluk Endeksi adlı raporda en mutsuz gençlerin bulunduğu ülkelerin de Türkiye, Ukrayna, Polonya, Letonya ve Kanada olduğu belirtildi.
    Endekse göre en mutlu gençlerin yaşadığı 3 ülke ise Ermenistan, Makedonya ve İsrail olarak açıklandı. 4 yıl süren araştırmada yaşları 11 ila 15 arasında değişen gençlerden yaşamları hakkında 0 ila 10 arasında bir puan vermeleri istendi.

    Aktifhaber

    Yaşam Yazıları




    0 Yorum - Yorum Yaz

     

    KİTABIN ADI: BABALAR VE OĞULLAR   /   TURGENYEV


    1.KİTABIN KONUSU:
    Babalar ve oğullar’da Turgenyev geçen yüzyıl Rusya’sının
    toplumsal – siyasal görünümünü ele alıyor.O zaman Rusya’sında yaşanan geleneksellik ile bireysellik arasındaki çatışmayı adım adım göstermektedir.

    Adından da anlaşılacağı gibi babalar kuşağı ,ataerkil topplumun sarsılmaz saymakla direndiği sağtöre inancını, oğullar ise, bütün töreleri yok sayma savaşını temsil ederler.

    2.KİTABIN ÖZETİ: 

    Bazarov arkadaşı Arkadiy’nin teklifini kırmayarakonunla tatilini geçirmek için üniversiteyi bitirdikten sonra Arkady’nin babasının ,Nikolay Petroviç , yönettiği çiftliğe giderler. Burada Bazarov bilimsel araştırmalarına daha fazla eğim vereceğine ve araştırmalarında kullanacağı daha iyi denekler bulacağından dolayı sevinçlidir.

    Fakat günleri pek de umduğu gibi geçmemektedrir; Arkady’nin amcası Pavel petroviç’le tartışarak ,ona gerçekleri göstermeğe çalışmaktadır.Fakat Pavel de dişli bir tartışmacıdır.

    Tartişmalar sabah akşam sürmekte ve arada sırada kalan sürelerde, genelde sabah erken saatlerde, böcek toplamaya çıkabilmektedir.Diğer zamanlarda bunların üzerinde çalışmaktadır.Akşam yatmadan önce ise arkadaşı ile dertleşmekte ve onunla tartışmaktadır.

    Bu sıralarda Fenitçka ile taışmıştır.Katya ‘nın yanında yardımcı olan Fenitçka’nın ona karşı platonik bir aşkı vardır.
    Pavel’le tartışmaların kızıştığı günlerden bir gün Bazarov’u düellaya davet etmiştir.Sorun ise Pavel’in ölümcül olmayan yaralanmasıyla çözümlenmiştir.Bu durumda burada daha fazla kalamayacağını anlayan Bazarov soluğu yakında yaşayan ailesinin yanında alır .

    Fakat sıkıntısı burada da geçmemiştir.Buradan ise Arkady ile kasabada tanıştığı Anna Sergenyevra’yı ziyaret etmeye karar verir.Bu ziyarette pek fazla uzun sürmez. Arkady Anna’nın kızkardeşi ile günlerini geçirirken Bazarov da Anna ile dolaşmaktadır.Fakat ona olan sevgisini açıklayamaz.

    Buna inançlarının engel olduğunu bilmektedir.Ve oradan da ayrılmak zorunda kalmıştır.Tekrardan ailesinin yanına gider, burada yakın köylerden gelen hastalarla ilgilenmekte ve araştırmalarına devam etmektedir.

    Bir gün çevre köylerden gelen tifüslü bir hasta ile ilgilenirken o da hastalığı kapar,zamanının az olduğunu bilmekle birlikte acı çekmektedir.

    Tek çare ölümü beklemektir.Bu sırada Anna kendi doktorunu getirir fakat iş işten çoktan geçmiştir ancak onunla konuşacak bir kaç dakikadan fazla bir ömrü kalmamıştır.

    Ve Bazarov gözlerini Anna’nın kollarında dünyaya kapatır.
    Bundan sonra Anna Rus bir politikacıyla, Katya Arkadıy Petroviç ile , Fenitçka ise Nikolay Petroviç ile evlenir.

    3.KİTABIN ANAFİKRİ:
    Her zaman yeni nesil ile eski nesil arasında bir çatışma olduğu.Bu çatışmanın nesillerin yetiştiği ortam ve görüş açılarının değiştiğinde kaynaklandığıdır.

    Bu yüzden her nesil birbirine anlayış içinde yaklaşmalı ve olumlu davranmalıdır.Onlara olumlu yaklaştığımız sürece kendimizi daha da geliştireceğimizdir.

     Diğer Kitap Özetleri




    0 Yorum - Yorum Yaz

    İTABIN ADI : ÖLÜ CANLAR 
    KİTABIN YAZARI : Gogol ( Melih Cevdet ANDAY ) 


    KİTABIN ÖZETİ : 

    1. BÖLÜM :
     

    N.......... kentinin merkezindeki büyük hana bir yolcu oldukça güzel, küçük, yaylı bir araba ile gelir. İlk etapta bu kimsenin ilgisini çekmez. Gelen şahıs Pavel İvanoviç ÇİÇİKOV’dur. Kendisini danışman, çiftlik sahibi ve iş için yolculuk eden biri olarak tanıtır. Tez elden kentin ileri gelenleriyle tanışır: Vali, polis memuru, yargıç, savcı, çiftlik sahipleri vs. ve gittiği her yerde kendini görgülü bir salon adamı olarak gösterir; konusu ne olursa olsun her konuşmada canlı, ilgi uyandırıcı sözler söyler. 
    Her gün akşam toplantılarına, yemeklere gider hoş vakit geçirir. Sıra kent dışı ziyaretlere geldiğinde ise işe önce çiftlik sahibi Manilov ile Sobakeviç’ten başlar. Çünkü onlara söz vermiştir. Belki de ÇİÇİKOV’u bu ziyaretlere zorlayan daha temelli, daha ciddi, daha derin nedenler vardır. Önce Manilov’un çiftliğine gider. Manilov ailesi üzerinde çok iyi izlenimler bırakır. Yemekten sonra çalışma odasına geçip iş konularında konuşmaya başlarlar.

    Çiçikov öncelikle Manilov’a kaç tane kölesi olduğunu, en son sayımı hükümete ne zaman verdiğini, kaç kölenin öldüğü gibi sıradan sorular sorar. Ancak o kadar çok ölen olmuştur ki Manilov bile sayısını kahyadan öğrenir. Ancak Çiçikov bunların listesini isteyince ortalık birden gerginleşir ve Manilov bunu niçin istediğini sorar.

    Çiçikov ne diyeceğini şaşırır ve ancak “Köylü satın almak istiyorum.” diyebilir. Daha sonra toparlayarak ölmüş olan köleleri almak istediğini söyler. Yani ölmüş ama yaşıyor gibi görünen köylüler ... 
    ÇİÇİKOV uzun tartışmalardan sonra Manilov’a ölmüş köylüler için devlete boşuna vergi ödediğini anımsatarak bunları kendisine satmasını teklif eder.

    Ancak Manilov aralarındaki dostluğu öne sürerek bu iş için para istemeyeceğini söyler. Anlaşmalar yapılır ve Çiçikov evden ayrılır. Yolda yağmura tutulur ve arabaları devrilir. Ancak kısa sürede toparlanıp yola tekrar koyulurlar. Karşılarına çıkan ilk evin kapısını çalarlar. Ev sahibi onları içeri alır ve ağırlar.

    Geceyi orada geçirirler. Sabah ev sahibi bayana nerede olduklarını sorar. Anlaşılan yanlış yoldan gitmişlerdir. Geldikleri ev ise çiftlik sahibi bayan Koroboçka’nın evidir. Çiçikov, Manilov’a köylülerle ilgili sorduğu soruları bayan Koroboçka’ya da sorar. Lafı evire çevire ölü köylülerin satışına getirir. Bayan Koroboçka şaşkınlıktan küçük dilini yutar. Ancak Çiçikov, bayan Koroboçka’ya, ölen köylüler için boş yere vergi ödediğini, kendisine yardım etmek için bu masrafları karşılamak için ölü köylüleri almak istediğini söyler.

    Uzun tartışmalar sonucu Çiçikov, ileride çiftlik ürünlerini alacağı sözünü vererek ölü canlar için anlaşma yapar. Çiçikov çiftlikten ayrılarak meyhaneye gider. Burada Nozdriev ile karşılaşır. Nozdriev ile savcının evinde tanışmıştır. Nozdriev birkaç günlük bir panayırdan döndüğünü ve eve gideceğini söyleyerek Çiçikov’u da evine götürmek ister. Ancak Çiçikov işlerinin çok olduğunu söyleyerek teklifi reddetse de Nozdriev’le başa çıkamaz ve eve giderler.

    Nozdriev gereğinden fazla konuşan, sürekli kumar oynayan ve olayları abartan bir kişidir. Yemek, içki, sohbet derken konu döner dolaşır Çiçikov’un işlerine, oradan da ölü köylüleri satın almaya gelir. Nozdriev’de diğer çiftlik sahipleri gibi şaşırır. Ancak Nozdriev çok uyanıktır. Onları pahalıya satmaya çalışır. Ancak Çiçikov’un fazla parası olmadığı için uzun uzun pazarlık yaparlar. Nozdriev bu alışverişin sebebini öğrenmek için ısrar eder.

    Çiçikov ise zengin bir kızla evlenmek istediğini ancak babasının kızı vermesi için üç yüz can kölesi olması gerektiğini bu yüzden de ölü can almak istediğini söyler. Nozdriev her ne kadar inanmasada olay böylece kapanır. Nozdriev, Çiçikov’u iskambil oynamaya davet eder; ancak Çiçikov oynamak istemediğini söyler. Çok ısrar eder ancak sonuç alamaz. Hiç olmazsa dama oynayalım hem damada hile yapma şansım da yok deyince Çiçikov kurtulmak için teklifi kabul eder. Ancak Nozdriev yine hile yapar. Bunun üzerine Çiçikov sinirlenir ve evi terk eder. 
    ÇİÇİKOV’un aldığı köleler kentte günün konusu olur. Köylülerin başka bir yere götürülüp yerleştirilmesinin karlı bir iş olmadığı üstüne bir çok yorumlar yapılır, bir çok düşünceler, görüşler ileri sürülür. Bu konuşmalardan bir çok kişinin bu sorunla ilgili derin bilgisi olduğu anlaşılır. Kimileri: “Elbette’’ der, “buna bir şey denemez. Güney illerinde toprak iyidir, verimlidir.

    Ama su olmadı mı, Çiçikov’un köylülerinin elinden ne gelir? Orada hiç akarsu yoktur.’’ “Su olmaması mümkün değil... Önemli değil bu. Fakat yerleştirme işine güvenilmez. Bizim köylülerin ne adam olduğunu bilemezsin. Yeni bir yerde, kulübesi, bahçesi olmadan toprağı sürsün, imkanı yok. İki kere iki dört gibi biliyorum, kaçarlar. Hem öyle kaçarlar ki, izlerini bulana aşk olsun.” “Hayır, afedersiniz ama, ben bunu kabul etmiyorum. Çiçikov’un köylüleri kaçmazlar. Rus köylüsünün her şeye gücü yeter, her iklime alışır.

    Onu Kamçatka’ya bile gönderseniz bir sıcak eldiven verdiniz mi elini bir oğuşturur, baltayı eline aldığında yeni bir kulübe yapmak için başlar odun kesmeğe.” “Ama önemli bir sorunu gözden kaçırıyorsun. Sen Çiçikov’un köylüleri nasıl adamlardır, orasını düşünmüyorsun. Hiçbir çiftlik sahibi iyi adamını satmaz. Çiçikov’un köylüleri son derece hırsız, sarhoş kimseler olsalar bile kellemi keserim ki tümü de tembel, kırıcı dökücü heriflerdir.” “Ha bunu kabul ederim doğrusu.

    Kimse iyi adamını satmaz. Çiçikov’un köylüleri de baştan aşağı sarhoştur. Ama şuna dikkat etmeli ki; konunun can alacak noktası da buradadır. Evet şimdi hepsi ahlaksızdır ama yeni topraklarına gittiler mi çok iyi birer uyruk olabilirler. Bunun bir çok örneği var. Hem bugün hem geçmişte.” Devlet fabrikaları müdürü: “Böyle şey olmaz,” diyordu, “Çünkü Çiçikov’un köylülerinin şimdi iki büyük düşmanı olacaktır.

    Biri küçük Rusya illerinin yakınlığı. Pek iyi bilirsiniz ki orada içki serbestçe satılır. Bana inanın hepsi de on beş gün içinde ayyaş olup çıkarlar. İkinci tehlikede köylülerin göç sırasında serseriliğe alışmaları. Ancak Çiçikov onları sürekli göz hapsinde tutar, demir pençe içine alır, en küçük suçlarına göz yummazsa o başka.” 
    Çoğu, Çiçikov‘un durumunu iyice anlıyor, bu kadar çok köylünün bir yerden başka bir yere götürülmesindeki zorluğu kavrıyordu. Kimileri, Çiçikov’un köylüleri gibi, netameli insanlar arasında bir ayaklanma çıkması olasılığından çok korktuklarını söylerler.

     Bunlara emniyet müdürü, bir ayaklanma korkusu olmadığını, komiserin pekala haklarından gelebileceğini söyler. O’na göre komiserin gitmesine bile gerek yoktur. Sadece kasketini yollasa, bu kasket onları yerleştirilecekleri yere kadar götürür. Kimi de, Çiçikov’un köylülerine egemen olan başkaldırma ruhunun kökünden kazınması için başvurulacak çareleri sayıp döktüler. Bu düşünceler çeşit çeşitti.

    Bir kısmı, son kerte zor ve baskı kullanılması gereğini ileri sürüyor, bir kısmı ise tam tersine merhametli davranmayı öğütlüyordu. Posta müdürü ise Çiçikov’a kutsal bir görev düştüğünü O’nun bir çeşit “baba” yerinde olduğunu, hatta köylülerini eğitimden yararlandırmasını söylüyor bu sırada Lancaster’in önerdiği karşılıklı eğitim sistemini övüyordu. 
    Artık kentte bu gibi düşünceler yürütülür, böyle şeyler konuşulur. Bir çoğu Çiçikov’a duydukları sevgiden ötürü bazı öğütlerde bulunurlar.

    Hatta köylülerin Kerson’a kadar rahatça götürülmeleri için kolcu vermeye hazır olduklarını söylerler. Çiçikov bu öğütlere teşekkür eder, gerektiğinde bunlardan yararlanmayı unutmayacağını söyler. Ancak kolcuları kesin olarak reddeder. Kolcuların gereksizliğini, çünkü satın aldığı köylülerin çok sakin insanlar olduğunu yeni bir yere götürülmekten memnun olduklarını, aralarında bir ayaklanma olasılığının bulunmadığını söyler.

    Bütün bu düşünceler ve öğütler, Çiçikov için çok yararlı sayılabilecek bazı sonuçlar sağlar: Ortalığa O’nun milyoner olduğu üstüne söylentiler yayılır. Kenttekilerin bu söylentilerden sonra O’na olan sevgileri daha da derinleşir . 
    Kentteki insanların tümü iyi kalpli, konuksever insanlardır. Onlarla birlikte yemek yiyen ya da Whist oynayan biri hemen dostları olup çıkar. Hele bu kişi Çiçikov gibi iyi huylu terbiyeli, kendini sevdirmenin büyük gizini bilen biri olursa. Çiçikov kentte o kadar sevilmiştir ki bir türlü ayrılıp gitmenin yolunu bulamaz.

    Her zaman “bizimle bir haftacık daha kalın, Pavel İvanoviç” gibi sözlerle karşılaşır. Kısacası kentte el üstünde tutulur. Ama kentin bayanları üzerinde bıraktığı etki çok daha güçlü, çok daha şaşırtıcıdır. 
    Sonunda Çiçikov da kendisine gösterilen bu ilgiyi fark eder. Bir gün oteline döndüğü zaman masanın üzerinde bir mektup bulur. Mektubunun altında imza falan yoktur. Ne adı, ne soyadı, ne tarih.

    Yalnız Çiçikov’un kalbi bu mektubun sahibini bulmalı, deniyor okur ve çekmeceye koyar. Biraz sonra Çiçikov’a valinin balosu için bir çağrı mektubu gelir. Bu, il merkezi için olağan bir şeydir. Nerede bir vali varsa, orada mutlaka bir balo vardır. Yoksa soylular valiye karşı duymaları gereken sevgiyi, saygıyı besleyemezler... 
    Çiçikov’un baloya gelişi büyük mutluluk uyandırır. Bütün gözler O’na çevrilir ve herkes O’nun yanına toplanır. Çiçikov herkese mutluluk ve neşe getirir. Herkese, her sorulana yanıt yetiştirir, içinde bir rahatlık, alışık olduğu üzere yandan, sağdan, soldan selam verir, herkesi büyüler.

    Bayanlar yerini alır almaz “Acaba yüzlerinden, gözlerinden mektubu yazanın kim olduğunu anlayabilir miyim? diyerek onları süzmeye başlar. Ancak hiçbirinde böyle bir yüz ifadesi yoktur. Çiçikov O’nu bulmaya kararlıdır. Bayanlarla sohbeti koyulaştırır. Ancak tam o sırada, kötü bir sürpriz; Nozdriev salona girer. Çiçikov’un çok aptal bir insan olduğunu çünkü ölü can aldığını haykırır. Önce insanlar pek aldırış etmezler. Ancak bu hikaye kulaktan kulağa yayıldıkça insanlar itibar etmeye başlarlar.

    Olay o kadar yayılır ki herkes Çiçikov’un valinin kızını kaçırmak için bunu yaptığını düşünmeye başlarlar. Ancak her iki olay arasında hiçbir bağlantı kuramazlar. Sonunda kentte iki parti kurulur. Erkekler partisi ve kadınlar partisi. Erkekler, sadece ölü canlarla; kadınlar ise sadece valinin kızının kaçırılmasıyla ilgilenirler. Kısacası bütün kent olayı çözmek için seferber olur. Bu arada Çiçikov hasta olduğu için evden dışarı çıkamaz ve olaylardan haberdar olamamıştır.

    Dışarı çıktığında ise bütün insanların ona karşı tavırları değişmiştir. Kısa sürede olayları öğrenir. Buna canı sıkılır ve kenti terk eder ... 
    Çiçikov; küçük yaşta annesini kaybetmiştir. Babası ise onu, bakması için yaşlı bir akrabasına bırakır. Çiçikov okula başlar ancak dersleri iyi değildir. Babasının ona bıraktığı tek şey ise hayatta her şeyin para olduğu felsefesidir. Okulda öğretmeninin prensiplerini takip ederek ona göre davranır ve onun gözüne girer, derslerini düzeltir, okulunu başarı ile bitirir.

    Artık bir delikanlı olmuştur. Tek amacı vardır artık: Çok çile çekse de zengin olmak. Elindeki diploması ile ancak devlet dairesinde memurluk yapar. Burada müdürü onu hiç sevmemektedir. Ancak bir yolunu bulup evde kalmış kızı ile diyaloğa geçer, sık sık evlerine gidip gelmeye başlar. İşler ilerleyince müdüre “baba” bile demeye başlar. Bu arada müdürü onu kullanmaya başlamıştır. Bir süre sonra boşalan bir zabıt katipliğine getirilir. Ancak emeline ulaşmıştır. Atamadan sonra müdürün evine gitmemeye ve ona “baba” dememeye başlar. 
    Zamanla tüm ilişkisini keser. Rüşvet almaya başlar, para biriktirir, hayatını bir düzene sokar. Ancak bir süre sonra çok sert, rüşvetin ve her türlü haksızlığın, düzensizliğin amansız düşmanı yeni bir müdür gelir. Memurların çoğu işten atılır. Evleri hazineye mal edilir. Çiçikov ise bir türlü kendini müdüre sevdiremez. Yeni alınan memurlar çeşitli dolaplar çevirerek müdüre doğru görünerek onlara güvenmesini sağlarlar. Ancak yeni çete eskisine rahmet okutacak bir niteliktedir.

    Artık hırsızlık ve rüşvet büsbütün alıp yürümüştür. Ancak Çiçikov kendisini bir türlü kabul ettiremez. Yenilip kaybederek işten ayrılır. Bir süre sonra çok istediği gümrüklerde bir iş bulur. Burada kaçakçılara kök söktürür. Rüşvete aman vermez. En küçük bir rüşveti bile kabul etmez. Bu haliyle de yönetimin gözüne girer ve yükselir. Kaçakçılarla savaşması için gerekli yetkileri kendisine verirler. Artık önünde bir engel kalmamıştır. Kaçakçılardan inanılmaz paralar alır ve servetine servet katar. Ancak Çiçikov’un kaçakçılarla ilişkisini idareye haber verirler.

    Nazik tavırlar ve konuşmasını bilmesi, el-etek öpmesi ve para gücü sayesinde kendini savunur ve yakasını mahkemeden kurtarır. Artık bir işi yoktur. Yeniden yoksulluk günlerine döner ama inancını kaybetmez. 
    O günlerde kahyalık adi görülen bir işti. Küçük memurlar bile hor görürdü. Bir gün Çiçikov birkaç yüz kölenin rehin işlemi ile uğraşmak görevini alır. Çiftlik sahibinin işleri çok kötü gitmektedir. Hükümetten borç para almak çok zordur. Çiçikov, çiftlik sahibinin vekili olarak maliyeye başvurur.

    Çiçikov, memura kölelerden yarısının öldüğünü, bunun sorun yaratıp yaratmayacağını sorar. Memur ise; eğer ölenlerin adının listede sağ olarak gösterilmişse sakıncası olmadığını nasılsa ölenlerin yerine yenilerinin doğduğunu söyler. Bu sözler kafasında inanılmaz fikirler oluşturur.

    Yeni nüfus sayımından önce ölü can satın alırsa borç ödeme sandığı bu ölenler karşılığında adam başına iki yüz ruble borç para verebilecektir. Çiçikov planını uygulamaya koyar ve oturacak bir yer arıyormuş gibi görünerek Rusya’nın çeşitli yerlerini gezmeye başlar. Tanıştığı insanlarla büyük dostluklar kurar. Böylece yardımlarını kazanır. 

    2. BÖLÜM : 
    Çiçikov günler sonra Rusya’nın uçsuz bucaksız topraklarında dolaşırken cennet bahçelerini andıran çiftlikten gözünü alamaz ve çiftlik sahibi ile tanışmak için evine gider. Çiftlik sahibi Tientietnikov’dur. Okulu bitirdikten sonra bir süre memurluk yapar, müdürünün üstlerine farklı, astlarına farklı davranışı onu çileden çıkarır ve dayanamayıp ona hakaretlerde bulunur. Böylece işine son verilir.

    Tekrar çiftliğine dönerek aldığı eğitimle köylüsünü eğitip daha fazla verim elde etmek için çabalar. Köylüsüne toprak vererek hem kendisi için hem de çiftlik için çalışmasını sağlar. Onlara mümkün olduğunca iyi davranır, daha fazla boş zaman sağlar.

    Ancak gün geçtikçe verimin düştüğünü, köylünün davranışının değiştiğini fark eder. Zamanla iyice sıkılır. Her şeyden elini eteğini çeker. İşte tam bu sırada Çiçikov’la tanışır ve bir süre kendisiyle kalmasını ister. Çiçikov bunu kabul ederek tez elden çevre çiftlikleri gezerek çiftlik sahipleri ile tanışır. Ölü canlar satın alır.

    Tek hayali bir çiftlik sahibi olmaktır. Gittiği yerlerde çiftlik sahiplerinin eğitimli ve işten anlayan insanlar oldukları gözünden kaçmaz. Söylenenleri bir bir aklında tutar bu konular üzerinde geceler süren tartışmalara girer. Konuşmaların çoğu Köylünün eğitilmesi ve bilimsel yöntemlerle tarımın geliştirilmesi üzerinedir. 
    İflasın eşiğine gelmiş bir çiftlik sahibi çiftliğini satmak ister. Çiçikov’un ise o kadar parası yoktur.

    Çiftlik sahiplerinden biri borç para vermeyi kabul eder ve Çiçikov çiftliği satın alır. Ancak paranın yarısını verir. Geri kalanını da ileri bir zamanda ödemek koşuluyla bırakır. 
    Bu arada Çiçikov ölü can almaya devam eder. Ancak bunları yaşıyor gibi göstermeyi de unutmaz. Çiçikov bu yolculuktan çok karlı çıkmıştır. 300 bin Ruble kadar para biriktirmiştir. Ancak yaptığı kanunsuz işler maliye memurlarına, valiye ve hatta prense kadar gitmiştir. Prens tarafından hapse atılır.

    Arkadaşı Murazov ona yardım edeceğini söyler ancak bunun karşılığı olarak bütün kötü alışkanlıklarından vazgeçmesini ister. Çiçikov isteği kabul eder. Prens ise hiç istemediği halde Murakov’u kıramaz ve Çiçikov’u serbest bırakır. Ancak tüm ülkeyi saran bir hastalık gibi rüşvet, ahlaksızlık ve dolandırıcılık almış başını gitmiştir. 
    Genel vali tüm memurları toplantıya çağırarak bu durumu gündeme getirir. Tüm insanların bu alışkanlıklardan vazgeçmesini, aksi taktirde bir çok kişinin işten atılacağını ve durumun Çar’a bildirileceğini söyler. Vali sözlerini şöyle bitirir. “Sahteciliğin hiçbir ceza, önlem ve yaptırım ile ortadan kaldırılamayacağını bilirim.

    Çünkü sahteciliğin kökleri ruhumuzun ta derinliklerine kadar sokulmuş ve rüşvet alma, olağan bir hak durumuna girmiştir. Düşman karşısında nasıl silaha sarılmışsak, namussuzluk ve sahteciliğe karşı da ayaklanmamız gerektiğini herkes anlamadıkça kötülükleri ortadan kaldırmamıza olanak yoktur ...” 
    Eğer Çiçikov’un kişiliğinin ahlak yönü sorulursa; erdemli ve kusursuz bir kahraman olmadığı açıkça anlaşılır. Ancak O “İşini Bilen” biri diyebiliriz. Kolay yoldan mal edinme ve kazanç hırsı çoğu kişiye göre kusurdur ve saygıdeğer işlerden sayılmaz. 

    Diğer Kitap Özetleri




    0 Yorum - Yorum Yaz
    Robinson CRUSOE  / Daniel DEFOE

    ESERİN ÖZETİ :

    Robinson Crusoe orta halli bir İngiliz ailenin çocuğu idi . Babası Robinsonun iyi bir iş tutup sakin bir hayat sürmesini arzuladığı halde,Robinson denizlere açılıp maceracı bir hayat sürmeye öylsine can atıyorduki, en sonunda evinde daha fazla kaşlamayacağını anladı.Büyüklerin haberi olmadan ilk yolculuğa çıktı.Gemi mütiş bir fırtınaya tutulmuştu.Robinson’u öyle bir deniz tutmuştuki karaya sağsalim kavuşamamaktan korkuyordu.Karaya bir çıksam bir daha denizlerin adını anmıyacağım diye düşünüyordu.

     Karaya sağsalim çıktıktan sonra arzuları yeniden depreşti.tüccarlığa başlıyarak Avurpaya mal götüren bir gemiye girdi.Bindiği gemiyi birFas korsan esir aldı.Fas kıyılarında bir limana esir olarak götürüldü.Orada hayatı öyle zor şartlar altında geçiyorduki ilk fırsatta küçük bir sanadala atlatıp kaçtı.Bir Portekiz yük gemisi onu buldu ve Birezilya’ya bıraktı.
    Bir İngiliz çifti ona Afrikaya gidip köle getirmesini önerince Robinson’un denizlere açılma arzusu yeniden uyandı,geçirdiklerini unutarak yeniden yola çıktı. Bu yolculuk Robinson’unun hayatında bir dönüm noktası oldu ve büyük serüven böyle başladı.
    Gemi Güney Amerika Sahillerinden biraz uzakta bir adanın yakınlarında bir kaya çarpıp parçalandı.Yolcu ve mürettabattan yalnız Robinson kurtuldu.Dalgalar onu kıyıya sürükledi.Adada hiç kimse yoktu.Vahşi hayvanların bulunduğunu gösteren birbelirtide göze çarpmıyordu.Robinson batmış gemiden çeşitli araçlar ve yiyecek alarak adaya sandalla taşıdı.http://www.kitap.kalemguzeli.net/
    Önce küçük bir tepenin eteğine yelken bezinden bir çadır kurdu.Herşeyden önce barutunu dikkatle saklıyordu.Robinson’un ikinci düşüncesi yiyecek stokuydu.İlk günlerde elinden geldiği kadar az yiyecek tüketiyordu.
    Çok geçmeden Robinson gemide mürekkep ve kağıt buldu ve günüügnüne son hatıralarını yazmaya başladı.Barınağını uzun müddet oturacak hale soktu.Çadırın arka tarafında bir mağara buldu ve ilkel araçlarla mağarayı genişletti.Mağaraya sandalye,raf ve masa yaptı.
    Robinson’un bundan sonra adada geçen son yirmidört yılıda ilk günlerden farklı geçmedi.Robinson adanın her tarafını gezdi ve adanın diğer yanına bir yazlık ev yaptı.Mısır,arpa ve pirinç yetiştire biliyordu.Her yıl yeni tohumları dikkatle saklıyordu,en sonunda küçük bir tarla ekecek kadar tohumu oldu.Yaban keçileri yakalayıp onları ehlileştirdi.Papağan yakaladı,onlarla oyalandı.Yeni eşyalar yaptı,mağarayı genişleterek,dışarıdan gelecek tehlikelere karşı muhafazalı hale getidi.
    Robinson’un adadaki yirmidördüncü yılının ortasında bir olay,sürdüğü hayatın şeklini değiştirdi.Bir buçuk yıl kadar önce adaya vahşilerin geldiğini görmüştü.Bunlar hehalde başka adadan sanadalla gelmişlerdi.Bunlar başka bir kabile ile savaşa başlamışlardı.Robinson bir sabah insan kemikleri ve parçalanmış insan eti bularak korkuya kapılmıştı.Vahşilerin geri dönüp kendisini bulmasından çekiniyordu.

    Ensonuda vahşillerin bir kısmı adaya döndü,kendilerine ziyafet hazırlığı yaparken Robinson üzerlerine ateş açrak onları korkuttu.Vahşilerin yanındaki esirlerden birini alı koymayı başardı.Artık adada yalnız değildi.Adama onu yakaladığı günün adını verdi.Cuma diye çağırmaya başladı.Cuma onun sadık bir kölesi oldu.http://www.kitap.kalemguzeli.net/
    Bir zaman sonra Robinson,Cuma’ya İngilizce öğretmeyi başardı.Cuma,ona geldiği adada onyedi beyaz adamın esir olarak tutulduğunu anlattı.Robinson onları kurtararak birlikte uygar dünyaya dönmenin çarelerini araştırmak istiyordu.

    Robinsonla Cuma büyük bir kayık yaptı ve öbür adaya gitmek üzere hazırlandılar.Bu sırada adaya yeni bir vahşi topluluğu geldi ve yanlarındada bir miktar daha esir getirmişlerdi.Esirlerden birisi beyaz adamdı.Esirlerin arasında Cuma’nın babasıda vardı.Bu iki esiri kurtarmayı başardılar.Robinson onyedi beyaz esirden biri olan İspanyola elinden geldiği kadar iyiy baktı.Cuma’nın adasını bir düşman kabile istila etmişti ve oradaki beyaz esirlerin hayatı tehlikedeydi.
    Robinson İspanyolu ve Cuma’nın babasını öbür esirleri kurtarmaay gönderdi.Onların dönüşünü beklerken bir İngiliz gemisinin adaya demir attığını gördü.Çok geçmeden kaptanla iki adamının gemide isyan çıkartan mürettebat tarafından atıldıklarını öğrendi.

    Robinson,Cuma ve üç denizci gemiyi almatı başardılar.Cuma’nın babası gelmeden adadan ayrılmak istemiyordu.Günün birinde gelip onların ne durumda olduklarını öğrenmeyi tasarladı.İsyancı tayfalardan beşi İngiltere’ye gidip asılmakatansa adada kalmatı uygun buldular.

    Robinsonla Cuma İngiltere’ye dönmüşlerdi.Otuzbeş yıl süren ayrılıktan sonra1687 Haziranın’da ana vatanına geldiği zaman hiç kimsenin tanımadığı bir yabancıydı.Ama Robinson’un maceraları bukadarlada bitmiyordu.

    Eski evini bulunduğu yere gelince,annesiyle babasının ve yakınlarının çoğu ölmüşlerdi.Yalnız iki kız kardeşiyle bir erkek kardeşinin sağ kaladıklarını öğrenmişti.Artık onu İngiltere’de tutan hiçbirşey kalmadığını gören Robinson Lizbon’a gitti.Akadaşları mallarını saklamışlardı.Robinson öğrendiklerinden memun şekilde İngiltere’ye döndü.Evlendi ve üç çoçuğu oldu. Karısı öldükten sonra 1695’de yeğenin kaptanlık ettiği bir gemiye binerek Doğu Adalarına ve Çin’e gitmek üzere yola çıktı.

    Gemi Robinson’un adasına da uğramıştı.İspanyollarla İngiliz gemiciler yerli kabilenin kızları ile evlendiklerini ve adanın nüfusunun günden güne artmakta olduğunu gördü.
    Küçük kolonini emniyet ve huzur içinde olduğunu anladıktan sonra Cuma ile Robinson yine gemiye binipo denize açıldı.Brezilya’ya giderken gemiye vahşiler hücüm etti.Savaş sırasında Cuma öldürüldü.Brezilyadan sonra Robinson Ümit Burnu’nu dolaştı ve Çine gelince Rob burada bırakılmasını istediler. Rob Çinden sibiryaya giden bir kervana katıldı. En sonunda İngiltereye vardı 54 yıllık ömrünün büyük bölümünü vatanından uzakta macera peşinde geçirmişti. Artık hayatınıngeri kalan kısmınıda vatanında sukunet içinde dönüşü olmayan o büyük yoculuğa yavaş yavaş hazırlanmakla geçirecektir.


    ESER HAKKINDA BİLGİ : Gerçekci roman türünün en güzel örneklerinden olan Robinson Crusoe yazıldığı zamanyayınevleri bu romanı basmak istemediler. Bu eserin okuyucu bulamayacağından kuşku duyuyorlardı. Eserde karekterlerden çok sürüvene önem verilmiştir.

    Kahramanların karakterleri gerçekçi bir dille anlatılmasına rağmen onların ruhlarından ve iç dünyalrından pekaz söz edilmiştir.Robinson bilinmeyen ve işlenmeyen ve işlenmemiş cesaretin simgesi olarak ele alınmıştır.Çünkü Robinson tek başına ıssız bir adada kalmasına rağmen sadece elindekini kullanarak kalmaz,adada kendine özgü birde uygarlık kurarar.

    ESERİN ANAFİKRİ:Bana göre eserin ana fikri insanın ne olursa olsun hayattan kopmaması gerektiğini,elindeki imkanları değerlendirerek yaşama sımsıkı sarılması gerektiğidir.h

    Diğer Kitap Özetleri




    0 Yorum - Yorum Yaz

    İTABIN ADI :  Çanlar Kimin İçin Çalıyor
    KİTABIN YAZARI :  Ernest HEMINGWAY

    KİTABIN YAYIM MAKSADI

    Nobel Ödülü Kazanmış Olan Amerikalı Dev Romancı Ernest Hemingway ‘İn İspanyol İç Savaşını Konu Olarak Ele Alan Romanıdır.

    KİTABIN ÖZETİ

    Roberto Jordan; sarı saçlı, rüzgar ve güneşle yanmış yüzü, ince yapılıydı. Çok zor bir göreve seçilmişti. Gerçi daha önce birçok defa yaptığı işlerden biriydi ama yinede General Golz onu bu görev için bizzat kendi görevlendirmişti.

    General Golz, Roberto Jordan ‘ın şimdiye kadar çalıştığı en iyi general olmasına rağmen, tümeninin taarruza başlamasıyla beraber köprüyü uçurması gerekecekti. Uçakların bomba sesleri duyulunca köprü uçmuş olacaktı.

    Aşağıda yaşlı adam onu arabada beklemekteydi. 68 yaşına rağmen dinç ve kuvvetli bir görüntüsü vardı. Dağda Amerikalıya yardım edecek çetelerin hepsini tanıyordu. Gerçi çoğu işe yaramaz adamlardı ama tren işini iyi yapmışlardı. Kashlein görevini çok iyi yapmış, treni bölgedeki çetelerle beraber havaya uçurmuştu. Daha sonrada başka bir iş esnasında ölmüştü.


    Yaşlı adam Roberto ‘yu köprüye götürdü. Köprünün iki yanında iki nöbetçi vardı ve biraz uzağında 7 askerin kaldığı bir karakol vardı. Dinamitleri, yarım saatlik uzaklıkta bir tepede olan Pablo’ nun yerine götürdüler. Ağaçların arasında olan bu yerde Pablonun dört atı vardı. Pablo 50 yaşını geçmişti, çok akıllı ve tecrübeli bir adamdı. Tren işinde o da vardı. Çingene, Fernando, eşi Pilar ‘da. Tren işi esnasında kurtardıkları Maria’ yı hepsi de taşımışlardı.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet

    Pablo Cumhuriyetçiydi, çetelerin hepsi Cumhuriyetçiydi. Ama köprü işini öğrendiğinde Pablo ‘nun hoşuna gitmedi bu iş. Tren işi daha mantıklı idi.

    Onun kadar kampta sözü geçen Pilar, Roberto ‘yu destekleyince diğerleri de desteklediler. Pilar başkanlığı Pablo ’nun elinden aldı ve köprü için Roberto ‘ya yardım edeceğini söyledi. El Sordo (diğer çete reisi) ‘nun da yardım edeceğinden şüphe yoktu.

    Dağlarda yüzlerce adam olmasına rağmen El Sordo ‘nunkilerle beraber topu topu 18 kişi bulabilmişlerdi. Diğerleri güvenilir değildi. Köprünün imha edilmesinden dolayı Pilar ve Sordo adamlarıyla beraber bu bölgeyi terk etmek zorunda kalacaklardı.

    O akşam Sordo gelmeyince ertesi gün Pilar ve Maria ‘yla beraber, Roberto Jordan El Sordo ‘nun yanına gitmeye karar verdiler. Maria trenden baygın halde kurtulmuştu. O zamanlar saçı tamamen kesilmiş olmasına rağmen, büyüdükçe Maria güzelleşmişti.

    Daha tamşah bir gün olmasına rağmen Maria ve Roberto birbirlerini sevmişlerdi. Pilar, Roberto ‘dan bu iş bitince kızı götürmesini istemiş, Roberto ‘da kabul etmişti.

      El Sordo Cumhuriyetçi ruhunu dağlarda koruyan ender çete reislerinden biriydi. Roberto Jordan, El Sordo ‘nun kendisine yardım edeceğinden emin olmuştu. Altı at vardı. El Sordo, daha sonraki kaçış için gereken atları bulmak için gayret göstereceğini söyledi. Ne de olsa köprü işinden sonra buralardan gitmek zorunda kalacaktı.

    Roberto, Maria ve Pilar akşama doğru barınaklarına döndüler. Pablo köprü işinden yana değildi. Roberto Jordan onu öldürmek zorunda olduğunu biliyordu. Diğer adamların hepsi de onun ölmesini istiyorlardı. Köprü işini bozabilirdi Pablo. Bir an mağaradan dışarı çıkan Pablo ‘nun kaçtığını düşündü herkes. Çünkü kaçarken birkaç dinamit lokumu da götürmüştü.

    Roberto dışarıda yatmaya alışkındı. Gece bayağı ilerlemiş ve Maria ‘nın güzelliği onu büyülüyordu. Maria sıcacıktı. Bir ses üzerine arkaya dönünce Faşist Süvarilerden birini karanlıkların arasından zorda olsa seçebildi. Tabancasıyla onu vurdu. Tam kalbine gelmişti mermi. Diğer süvarilerinde gelmesi yakındı. Adamlarıyla beraber pusu kurdu ve kardan ayak izini takip etmesini beklediği diğer süvarileri bekledi. Süvariler bekledikleri gibi geldiler. Onları farketmemişlerdi, ama ilerlemelerine devam edip gittiler.

    Silah sesleri Sordo ‘nun barınağından geliyordu. Atları satan Sordo ’nun yerini bulmuşlardı. Birkaç saat sonra silah sesleri kesildiğinde Sordo ve adamları ölmüştü.

    Artık yalnızdılar. Andreas ‘ı, Roberto ‘nun verdiği notu götürmek için General Golz ‘un yanına gönderdi. Köprü sabaha uçurulacaktı.

    Pablo gece yarısı beş abamla geldi. Pablo kaçamamıştı. İhaneti kendine yedirememişti. Roberto Pabloyu karşısında görünce ümitlendi. Köprü işi olabilirdi.

    Pilar ve yanındakiler üstteki karakolu, Pablo yeni getirdiği beş atlı ile alttaki karakolu imha edecekti.

    Uçakların bombaları sabaha karşı duyuldu, Anselmo ve Roberto köprüdeki iki nöbetçiyi öldürdüler. Roberto dinamitleri yerleştirirken acele edemezdi. Neredeyse başarmak üzereydi. Diğer iki karakoldan silah sesleri ardı ardına geliyordu. Dinamitleri yerleştirdi ve Anselmo ile beraber ipi germeden köprüden bir miktar uzaklaştılar. Pilar ve yanındakiler karakolu halletmişlerdi ama iki adamı ölmüştü Pilar‘ın. Roberto ipi çekti ve köprü ortadan ikiye ayrıldı. Gökden yağan demir parçalarından biri Anselmo ‘yu öldürmüştü. Yaşlı adam çok küçük gözüküyordu.

    Pablo tek başına kurtulmuştu tanktan. Karakolu imha edememişlerdi ama Pablo tek başına kurtulmuştu. Artık herkese yetecek kadar at vardı. Maria çok seviniyordu, Roberto yaşıyordu. Atlarla hızla ilerliyorlardı. Pablo ‘nun kaçmak için çok güzel planları olsa gerekti.

    Bayırı çıktıkça Roberto ‘nun atı yavaşlıyordu. Zavallı hayvanın nefesleri bile hızlanmıştı. Büyük bir gürültü ile Roberto ‘nun ayağı, düşen atın altında kalmıştı. Ayağı kırılmış ve kırık kemik Roberto ‘nun kaslarını yırtmıştı. Daha fazla ilerleyemezdi…

    Diğer Kitap Özetleri




    0 Yorum - Yorum Yaz

    ANNA KARANİNA   / TOLSTOY

    Rus edebiyatının tanınmış romanlarından biri olan Anna Karenina, realist bir eserdir. Tolstoy, bu eserinde kişileri teker teker ruhsal açıdan incelemiş, romanına psikolojik boyut kazandırmıştır. Anna Karenina'da dürüst bir evliliğin getirdiği mutlulukla evlilikteki yasak aşkın yol açtığı yıkım anlatılır. Bu romandan 19. yüzyıl Rus aile yapısı hakkında bilgiler edinilebilir.


    Anna Karanina, Rus aristokrasisindendir. İyi yetiştirilmiş, ince, kültürlü bir kızdır. Araları açılan kardeşiyle yengesini barıştırmak için bir gün Moskova'ya gider. Yakışıklı bir genç olan Kont Aleski Vronski ile tanışır.

    Konstantin Levin, eski bir ailedir. Anna'nın yengesine akraba olan Kitti adlı bir kıza aşıktır. Oysa Kitti'nin Kont Vronski ile görüştüğü söylenmektedir.

    Kont Vronski Anna'yı çok çekici bulur, hatta onu eve dönerken yalnız bırakmaz. Levin ise Kitti'den olumlu bir yanıt alamamıştır.

    Anna ile Kont arasında duygusal bir ilişki başlar. Genel yerlerde görünmekten bile çekinmeyecek denir birbirlerini sevmektedirler. Anna'nın kocası Karen'in, yüksek bir devlet memurudur.

    Karısının bir başkasını sevmesine karışmaz ama mevkisinin sarsılacağından korkmaktadır. Bu durumu bir gece karısına açık açık söyler. Seryoz'a adlı bir de küçük oğulları vardır. Ama Yüzbaşı Vronski ile ilişkisini sürdürmeyeceğine söz verir.

    Bir aşk evliliği yapamayan, bu yüzden kocasını sevmeyen Anna, sevgilisinin bir araba kazasında yaralanmış olduğunu duyunca ilgisiz kalamaz, bu durumda Vronski ile yeniden görüşmeye, buluşmaya başlar.

    Levin'e gelince, Ktti'den olumlu yanıt alamayınca evine dönerek kendini işlerine verir, köşkündeki kölelik düzeninde bir takım yenilikler yapar. Bir gün Kitti'ye önerisini yinelemek üzere Moskova'ya gider.

    Anna Vronski'den hamile kalır. Vronski sevgilisinden kocasından ayrılmasını ister. Kocası ayrılmaya yanaşmaz. Çocuğu kabulleneceğini, ancak, Vronski ile ilişkisini sürdürürse oğlunu ondan uzaklaştıracağını söyler.

     Anna tehlikeli bir doğum yapar. Vronski bu yüzden intihara yeltenir. Uzun süren bir hastalıktan ayağa kalkan Anna sevgilisi Vronski ile yanına küçük kızını da alanarak İtalya'ya giderler.

    Öte yandan Levin ile Kitti sonunda evlenebilmişlerdir. Dönüşlerinde Anna Vronski'nin köşküne yerleşir. Kocasından ayrılmamıştır. Arada bir gizlice oğlunu görmeye gitmekte, kocasına görünmemeye çalışmaktadır. Vicdan azabı çekmekte olan Anna, Vronski'ye pek rahat vermez.

    Kendisini de bu tür yaşamdan dolayı yiyip bitirmektedir. Kızını da sevmediğini anlar. Vronski ise bir başka kadına bağlanır. Bu ilgi, Anna'nın dikkatinden kaçmaz. İçinde bulunduğu bunalım daha da derinleşir.

    Bir gün hiç anlamadan kendisini Vronski ile tanıştıkları tren istasyonunda bulur. Ahlakça düşkün bir durumda olan ve bunun sıkıntılarını çeken Anna mesafeyi hesaplayarak ne yaptığını bilerek, kendini bir trenin altına atar, yaşamına son verir.

    Anna öldükten sonra Aleski Vronski orduya döner ama eski yazbaşı Aleski Vronski değildir. Tam yaşama sevincini yitirmiş, çökmüş, tükenmek üzere bulanan biridir artık.

    Levin ise, evlilikten sonra da süren bir takım bunalımlardan kurtulmuş, mutlu olmuştur.

    Diğer Kitap Özetleri




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Eserin Adı: Savaş ve Barış
    Yazarın Adı: Tolstoy


    Kullanılan Baskı: Birinci baskı, İstanbul, Ağustos 2001. Mavi Yelken Yayınları.
    Konusu: 1804’lerde başlayan bu olay Çar Rusya’sının Fransa ile olan savaşlarını ve devamında gelişen olayları anlatıyor.
    Ana Fikri: Her zaman kalbimizden gelen ve doğru bulduğumuz sese uymalıyız, çünkü o ses hiçbir zaman yalan söylemez. 
    Türü: Savaş ve Barış, Rusya-Fransa savaşlarını konu edindiği için tarihî romandır. 
    Eser Adı ile Muhteva: “Savaş” Rusya ile Fransa arasında geçen mücadeleyi anlatırken, “Barış” ise romanda geçen aşkları anlatmaktadır. 

    Özet:
    İhtiyar Prens Bezukof uzun zamandan beri hastadır ve ölümle pençeleşmektedir. Bütün çocukları onun öldüğünde mirası nasıl dağıtacağını merak ederler ve ihtiyar adam bütün parasını çok sevdiği oğlu Piyer’e bırakmıştır. Petersburg kibar alemin de pek saygın bir yere sahip olmayan Piyer şimdi el üzerinde tutuluyordu.
    Fransa ile yapılacak savaş başlamak üzere idi ve hazırlıklar yapılıyordu. Bu savaşa Andre, Nikola, Denisof ve daha niceleri gidiyordu. Bütün alaylar hazırlandıktan sonra savaş başlar. Uzun uğraşlar sonucu Fransız orduları püskürtülür.
    Petersburg kibar aleminin sayılı isimlerinden olan Prens Vasili, güzelliği ile tanınmış kızı Elen’i, zengin olması sebebiyle Piyer ile evlendirmek istiyordu. Bir balodaonları bir araya getiren Vasili daha sonra aralarından çekildi. İlk açılan Prenses Piyer’i öptü ve sonrasında evlendiler.
    Fransız’lar bir daha taarruz edeceklerdi. Her şey Osterliç Savaşından bir gün önce hazırlandı. Savaş başladığından bir süre sonra Ruslar büyük kayıplar vermeye başlamışlardı. Sonunda Rusya yenildi, İmparator yaralanmış, Başkumandan vurulmuş, diğerleri ise kaçmışlardı. Prens Andre savaş alanında kalmıştı ve Fransızlar tarafından esir alınmıştı.
    Piyer’in kulağına Dolokof’un Elen’i lekelediği gelmişti ve o zamandan beri canı çok sıkkındı. Sofrada hep birlikte oturuyorlarken Dolokof’un elinde bulunan kâğıdı istemiş ve Dolokof’da vermeyince Piyer ona bir düello teklif etmiş, bu düelloda onu yaralamıştı. Dolokof yerde yaralı yatarken onu Nikola almıştı. Bu olaydan sonra Piyer karısı Elen’i terk etti.
    Andre’nin evine onun esir düştüğü haberi çoktan gelmişti ve oradakileri çok üzmüştü. Karısı Liza doğum dönemlerine giriyordu. Bir zaman sonra Liza’nın sancıları artmış ve doğurmasının vakti gelmişti. O anda içeriye Andre girdi. Fransızlar onu serbest bırakmışlardı. Liza’yı gördükten sonra dışarı çıkarıldı. Girdiğinde ise bir erkek çocuk dünyaya getirmiş olan Liza ölmüştü. 
    Çar ile Napolyon arasındaki bağ o kadar güçlenmişti ki artık savaş olmuyor, hatta bazı kesimler Çar’ın kız kardeşlerinin birinin Napolyon ile evleneceği söylentisi bile çıkmıştı.
    Piyer Petersburg masonluğunun üyelerinden biri oldu. Mason olduktan sonra karısı Elen’in ondan af dileme niyetinde olduğunu öğrendi. Hatta bununla ilgili bir mason gelerek ona karısını kabul etmesi hakkında nasihatte bulur, eğer karısını kabul etmese bunun masonluğa uymayacağını da söyler. Piyer karşısında herkesin bir ağız birliği etmiş olduğunu anlar ve kabul eder.
    Petersbug’da düzenlenen bir baloda Andre Nataşa’yı görür ve çok beğenir. Baloda onunla birkaç kere dans eder. Balodan sonra bile onu unutamamaktadır. Piyer’in cesaretlendirmeleri ile gidip açılmaya karar verir. Önce Nataşa’nın annesine konuyu açar, kadın kabul eder. Daha sonra gidip Nataşa’ya bu konuyu açtığında kız da havalara uçmuştur. Fakat arada tek bir sorun kalmıştır, o da Andre’nin babasının düğünü bir yıl sonra yapma isteğidir. Bu bir yıl boyunca Andre yurt dışında gezmeli ve dolaşmalıdır. Nataşa bu öneriyi kabul eder ve hep onu bekleyeceğini söyler. Andre gitmeden önce gizlice nişanlanırlar.
    Andre gezide olduğu sırada Nataşa bir baloya katılır. Orada Prens Vasili’nin işe yaramaz oğlu Anatolu görür. Anatol Nataşa ile tanışmak isteğindedir. Anatol kız kardeşi Elen sayesinde Nataşa ile tanışır. Onunla uzun süre konuşur ve gelecek baloya davet eder. Nataşa konuşmadan sonra fazla ileri gittiğini düşünür ve pişman olur. Daha sonrasında davet edildiği baloya gider. Orada Anatol onu karşılar ve ona onu sevdiğini söyler. Nataşa ona nişanlı olduğunu söylediği halde adam aldırmaz. Nataşa bundan çok etkilenir ve onu sevmeye başlar. Balodan döndükten sonra olayı Sonya’ya anlatır. Sonya o adamdan kimseye hayır gelmeyeceğini, işe yaramazın teki olduğunu anlatmaya çalışsa da Nataşa onu dinlemez ve hatta ona karşı olan hakaretlerinden dolayı bozuşurlar. Sonya zamanla Nataşa’nın Anatol ile kaçma planları yaptığını anlar ve bu konuyu hemen Nataşa’nın amcasına açmaya karar verir. Gece Anatol’a Dolokof yardım ediyordu. Anatol kapıdan girip birkaç adım ilerledi. Fakat karşısına iri bir adam çıktı. Anatol kıvrak bir hareketle onun elinden kurtuldu. Nataşa, Piyer’den Anatol’un evli olduğunu duyunca bu ilişkiye son verdi ve Sonya ile konuşmaya başladılar.
    Fransa-Rusya savaşı gene başlamıştı. Bu savaşa Nikola, Andre gibi eski askerlerin yanında yeni olan Piyer de katıldı. Savaşta Fransa ilerliyor ve Lisi-Gori’ye kadar gelmeye başlıyordu. Andre Mari’ye ve ihtiyar prense bir mektup göndererek hemen Moskova’ya gitmelerini söyler. 
    İhtiyar prens oradan ayrılmadan önce bir felç geçirir. Sağ tarafı tutmamaktadır. Mari hâlâ ona bakmaktadır.İhtiyar prens bu halde bazı şeylerin farkına varmaya başlar. Prenses Mari’ye çok çektirdiğini anlar, sürekli ondan özür diler. Doktor gelip onu muayene ediyordu ve bir gün onu yatağında ölü buldular.
    Mari’nin Moskova’ya gitmesine mujikler engel oluyordu. Oradan geçerken bunu gören Nikola Mari’ye yardım ederek onun oradan kurtulmasını sağladı. O anda Mari ile Nikola arasında ilk elektriklenme gerçekleşti. 
    Fransız orduları Moskova’ya da yaklaşmaya başladılar. Kısa süre sonra Moskova’yı da aldılar. Herkes arabalarıyla gitmekteydi. Arkalarına baktıklarında ise Moskova yanıyordu.Andre bu savaşta çok ağır yaralanmıştı. Rostof ailesi de yüklerini arabalara yüklüyordu. Fakat daha sonra o yüklrin bir kısmını boşaltıp savaş yaralılarını almaya başladılar. Bir köyde mola verdiklerinde yaralılar boşaltıldı ve herkes dinlenmeye çıktı. Nataşa, yaralıların arasında Andre’nin de olduğunu duyunca gözüne uyku girmedi ve gidip ona baktı. Nataşa ondan yaptıklarından dolayı özür diledi ve ona onu sevdiğini söyledi. Andre’nin durumu çok ağırdı. Ateşi düşmüyordu.
    Moskova’da kalan Piyer birisine yardım etmeye çalışırken, kendisinin kundakçı olduğunu sanan askerler onu tutuklarlar ve ceza evine koyarlar. Oradan bir grup ile birlikte çıkarılırlar ve bu gruptaki bir kaç insan kurşuna dizilir. Kendisinin kurtulduğuna şaşmaktadır.
    Piyer’in karısı Elen anjin sebebiyle ölür. Yine aynı günlerde Nikola’ya bir mektup gelir ve bu Sonya’dandır. Sonya ona aşklarının artık sürmeyeceğini anlatır. Bu mektubu Nikola hemen Mari’ye götürür. Bu mektup sayesinde Nikola-Mari aşkı daha da alevlenir. Mari bundan sonra Andre’nin yanına gitmeye karar verir ve yanında küçük Nikolenka’yı da götürür. İki gün boyunca Andre’nin başından ayrılmadılar. İki gün sonra Andre öldü.
    Fransa Moskova’yı ve diğer aldığı yerleri elde tutamadı ve büyük bir ger çekiliş başlar. Bu geri çekiliş esnasında Nataşa’nın henüz on altı yaşındaki kardeşi Petiya kaçanların peşinden kovalarken kafasına kurşun alarak öldü. Rostof’lar bunun acısını da yaşamak zorunda kaldılar.
    Nataşa Andre ve Petiya’nın acısın unuttuktan sonra Piyer Mari’nin de yardımıyla Nataşa ile evlendi. 
    Nikola ile Mari yaklaşık Piyer’lerin evliliğinden bir veya iki yıl sonra evlendiler. Nikola babasının girdiği borçları ve zararların hepsini kapattı. Hem de Mari’nin hiçbir hissesini satmadan.
    Nikola ile Mari’nin bir kızları olur. Nataşa ile Piyer’in ise üç kızları ve bir de erkek çocukları olur. Andre’nin oğlu Nikolenka ise Piyer’i babası olarak görüyor ve hep onu örnek alıyordu.


    Olay Örgüsü:
    - Piyer’in babasının hastalanıp ölmesi. 
    - Savaş hazırlıklarının yapılması ve savaşın başlaması.
    - Piyer ile Elen’in evlenmesi.
    - Andre’nin esir düşmesi.
    - Piyer’in Dolokof ile düello yapması.
    - Andre’nin dönüşü ve Liza’nın ölümü.
    - Piyer’in Elen’i tekrar kabul etmesi 
    - Andre’nin Nataşa’ya aşık olması.
    - Nataşa’nın Anatol’a aşık olması.
    - Savaşın tekrar başlaması.
    - Andre’nin tekrar ortaya çıkması.
    - Piyer’in esir düşmesi. 
    - Andre’nin ölümü. 
    - Nataşa ile Piyer’in evliliği. 
    - Nikola ile Mari’nin evlenmesi.

    Diğer Kitap Özetleri




    0 Yorum - Yorum Yaz

    KÜÇÜK AĞA

    TARIK BUĞRA

    Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti eski gücünü,heybetini kaybetmeye başlamış,isyanlar ve işgallerle zayıf duruma düşmüştür.Kitapta , bir Anadolu kasabası olan Akşehir'den yola çıkılarak ,kurtuluş mücadelesinin bir bölümü anlatılmaktadır.Olaylar Akşehir’in bir kasabasında başla ve gelişir.

    KİTABIN ÖZETİ :      

    Dünya Savaşı resmen sona ermiş olmakla birlikte , Osmanlı Devleti üzerinde yarattığı etkiler tüm gücüyle devam emektedir.Savaş sonrası bir çok asker memleketlerine geri dönmüştür.Zayiatın büyüklüğü evlerine dönen erlerin çoğunun gazi oluşuyla daha da iyi anlaşılmıştır.

    Bu erlerden biri de Salih adlı Akşehirli bir askerdir.Memleketine döndüğünde kaybettiği kolunun acısıyla beraber , ülkenin durumunu daha acı bir şekilde anlayan Salih gittiğinden beri çok şeyin değiştiğini görür.

    Önceleri dost olarak yaşayan Rumlar ve kendi halkı şimdi birbirinden soğumuştur.Salih’in samimi arkadaşı olan Niko da bir Rum dur ve gelişmelerden o da etkilenmiştir.Yavaş yavaş Yunan ve İngiliz ordularının işgal haberleri gelmekte ve iki halkın birbirine olan düşmanlığı artmaktadır.Salih ise yüzyıllardır Osmanlı himayesinde rahatça yaşayan Rumların bu davranışını bir ihanet olarak görmekle beraber arkadaşı Niko’dan kopamamaktadır.

    Rumlarla olan dostluğu kasabalı tarafından fark edilir ve kasabalı Salih’i dışlar.Salih artık sürekli Niko ve O’nun çevresiyle dolaşır olmuştur.Artık Osmanlı ve Padişaha olan güvenci de sarsılmıştır.Kaybettiği kolunun hayatına tesiri büyük olmuştur.Kimsenin O’na hak ettiği saygıyı göstermediğine

    inanan Salih kendini namazdan niyazdan çekmiştir.Öte yandan halk işgallere tepkisiz kalmama kararı almıştır fakat bunun kimin önderliğinde yapılacağı karmaşası vardır.

    Salih günler geçtikçe kendi kasabalısının tepkisini kazanmış ve artık istenilmeyen biri olmuştur.Bu sırada kasabaya İstanbullu Hoca adında bir hoca gönderilir.İstanbul’dan gönderiliş amacı kasabada padişaha ve Osmanlı’ya bağlılığı teşvik edici düşünceyi sağlamaktır.

    Hoca gerçekten de çok etkili bir insandır ve halkın büyük beğenisini ve takdirini kazanır.Vaazlarda cemaate Osmanlı padişah ve din lehinde düşüncelerini aktarmaktadır.Bu sırada memlekette Hoca’nın düşüncesine tam ters olmamakla birlikte , kurtuluş ümidi olabilecek bir örgüt kurulmaktadır.Kuvayı Milliye adı verilen bu örgüt Anadolu’da işgalleri önlemek ve İstanbul ve padişah yönetiminin boyunduruğundan kurtulmak için kurulmuştur.

    Fakat Kuvayı Milliye’nin işi çok güçtür.Memlekette işgallere karşı veya işgallerden yana bir çok örgüt vardır. Kuvayı Milliye önce bu örgütleri kendi tarafına çekmeli veya bertaraf etmelidir.Hocanın vaazları da Kuvayı Milliye ilkelerine ters düşmektedir.Hoca her fırsatta padişaha bağlılıktan bahsetmektedir , Kuvayı Milliye ise padişahtan kurtulmak ,yeni bir yönetim kurmak amacını gütmektedir.

    İşte bütün bu ihtilaflar dolayısıyla Kuvayı Milliye yandaşları ve Hoca arasında bir elektriklenme ve zıtlaşma meydana gelir.Hoca ise halka kendini çok sevdirmiştir  çünkü her yönüyle iyi ve doğru bir insandır.Fakat Hoca da kendi içinde bir yandan yaptığı işin gerçekten doğru olup olmadığının sorgulamasını , padişaha olan güvencinin doğruluğunun şüphesini yoklamaktadır.Kuvvacılarla Hoca arasındaki çatışma zamanla  iyice açık şeklini alır ve vaazlarda karşıt fikirler açıklanır.

    Olaylar gelişirken Salih ise unutulmuşluk ve terkedilmişlikten bir kaçış olarak Kuvayı Milliye’ye katılmaya verir.O’nu bu kararı vermeye zorlayan başka bir şey ise yakın arkadaşı Niko’nun da sonunda Osmanlıya karşı savaşta yer almasıdır.

    Salih bu ihanetin öcünün peşinden koşacak ve kurtuluş mücadelesinde büyük rol oynayacaktır.Kuvva bir türlü hizaya gelmeyen Hoca hakkında ölüm emri çıkartır.Hoca evliliği ve çocuğu ve en önemlisi de halkın zorlamasıyla Akşehir’den kaçar ve çete reislerine sığınır.Kuvva ile arasında yaşanan kovalamacadan sağ kurtulur ve kendi başına yanına adam da alarak bir kasabaya sığınır.Kuvva ise Hocayı kaçırdığı için üzgündür ve Salih’i O’nu bulmakla görevlendirir.

    Hoca ise şimdi hangi tarafta yer almak gerektiğinin hesabını yapmaktadır.Kuvayı Milliye ise her geçen gün başarı kazanmakta ve güçlenmektedir.Salih Hoca’yı bulur ve O’nu padişah hizmetinden vazgeçerek Kuvva yararına çalışmaya ikna eder.Beraberce Çerkez Ethem’in kardeşi Tevfik Bey’in çetesine katılırlar .Çerkez Ethem ve kardeşleri milli mücadelede en büyük rollerden birini üstlenmiş ve gerek düşman işgallerine gerekse ayaklanmalara karşı başarılar sağlamışlardır.

    Fakat şimdi düzenli ordu ve İsmet Paşa’nın emri altına girmek söz konusu olunca Çerkez Ethem ve kardeşleri zıt bir tavır takınarak Kuvva’ya ve Ankara’ya karşı isyan bayrağı açmıştır.Hoca ise bu yolun yanlış olduğuna inanır ve onları bu yoldan döndürmek için planlar kurar.Hoca’nın amacı Çerkez Ethem ve kardeşlerini Kuvva’ya karşı cephe almaktan vazgeçirmek olmasa bile olası bir isyan halinde güçlerini zayıflatmaktır.

    Bu sırada Hoca Salih’ i haber edinmek için  Akşehir’e yollar.Akşehir’de ise Hoca öldü bilinmektedir.Oysa Hoca hayattadır ve yeni kimliği “Küçük Ağa” ile kuvva yararına çalışmaktadır.Hoca’nın Kuvva yararına çalıştığı haberi Salih tarafından Akşehir’de sadece Kuvvacı olan birkaç kişiye duyrulur ve memnuniyet yaratır.Başta Kuvayı Milliye hareketine büyük hizmet vermiş Doktor olmak üzere Kuvvacılar Hoca’nın kendi saflarına katılışından büyük haz duyarlar.

    Hoca Ethem’in İsmet Paşa hizmetine girmemek için yapacağı en büyük saldırı olan Kütahya saldırısında O’na bir oyun oynayarak başarısızlığını sağlar ve Kuvayı Milliye’ye en büyük hizmetini vermiş olur.Ethem ise Yunanlılara sığınacaktır.Hoca ise bütün bu ihtiras ve gücü elinde bulundurma tutkusuna kapılan insanlardan nefret etmektedir.

    Artık savaş alanından başka bir cephede de mücadele verilmektedir , şimdi iktidar çekişmeleri büyük tehdit oluşturmaktadır.Hoca bunu acıyla farkeder.Ankara ise Hoca’nın başarılarından haberdardır ve kendisini Ankara’ya davet eder.Daveti kabul eden Hoca Ankara’nın durumunu yakından görür ve cephede savaşmanın , bu iktidar kavgasında yanlış düşünenlere ve  hainlere verilecek savaştan daha kolay olduğunu düşünür.

    Fevzi Paşa Hoca’ya yakınlık gösterir.Hoca bütün bu kişiliklerin önemini daha iyi anlamaktadır.Memleket zafere doğru gitmektedir ve bu noktada Ankara ve Melis’e büyük iş düşmektedir.

    Bu sırada Küçük Ağa yani İstanbullu Hoca Ankara'da kendisini Akşehir'den tanıyan ve bir zamanlar zıt fikirleri yüzünden tartıştığı Kuvvacı Doktor ile buluşur.Doktor böyle saygıdeğer birinin kendi saflarına katılışından duyduğu mutluluğu Hoca’ya söyler ve asıl kimliğini bilenin sadece kendisi olduğunu , kendisi dışındakilerin O’nu Küçük Ağa diye tanıdıklarını anlatır.Hoca ise artık özlediği eşi ve çocuğunun özlemiyle yanmaktadır.

    Küçük Ağa Fevzi Paşa ile birlikte Akşehir’e gelir ve burada da tanınmadığını ve Küçük Ağa olarak bilindiğini görür.Eşi ve Çocuğu hakkında bilgi alır ve çocuğunu bulur fakat eşinin durumu kötüdür.Eşine geldiğini haber eder fakat kadın ölmek üzeredir ve oğlunu Hoca’ya emanet ettiğini söylemekle kalır ve günler sonra da ölür. Hoca daha sonra Ankara’ya döner ve mücadeleye devam eder.

    Diğer Kitap Özetleri




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Geleceğin Kısa Tarihi

    Tarih boyunca üç ana unsur dünyayı yönetmiştir. Bunlar bazen tek başlarına, bazen birbirlerini tamamlayan unsurlar olarak hep tarih sahnesinde yer almışlardır. İç huzurun mimarı ve geleceğin planlayıcısı din, tarih boyunca her devirde değişik modeller halinde sahnede olmuştur.

    Önceleri yaşamı sürdürmek için avcılık vardı. Sonra kendini korumak, yakın ve uzak çevrede hakimiyet sağlamak için güç (ordu) kullanılmıştır. Nihayet, sahip olma içgüdüsünün vazgeçilmez unsuru ticaret (tacirler) gücün kullanılamayacağı yerlerde varlıklarını hissettirmişlerdir.

    İnsanlar, dünya üzerinde varlıklarını hissettirmeye başlamaları ile beraber düşünce gücü ile farklılıklarını belli etmişlerdir. İnsanların gelişmesini sağlayan en önemli unsur, edindikleri tecrübeleri bir sonraki nesillere aktarabilme meziyetleridir.

    İnsanları diğer canlılardan ayırıp düşünce ve yaratıcılık özelliklerinin ortaya çıkmasını sağlayan gücü edindikleri tecrübe ve bilgi birikimlerini gelecek nesillere aktarabilmesidir.

    Böylece, insanlar geçen iki milyon yıllık tarihleri içinde yaşamlarını geleceğe taşımayı öğrendiler. İnsanoğlunun yaşam süresi arttıkça edindiği tecrübeler fazlalaşmış ve aktarılacak bilgiler çoğalmıştır. Yaşam süresinin uzaması insanları günü birlik yaşamdan kopararak geleceğe dönük yatırım yapmağa yöneltmiştir.

    İleriye dönük yatırım beraberinde üretimi getirmiştir. Üretimin artması ticaretin ilkel hali olan takası yaratmıştır. Takasla çelişmeğe başlayan sahip olma duygusu, (güç)ün yardımıyla sahip olunan mallar arasına insanın da girmesine neden olmuş ve kölelik doğmuştur.

    Hayvancılık insanın ana besin kaynağı iken şuurlu bitkisel üretime geçilmesi, insanı göçebelikten toprağa bağlı yaşamaya yöneltmiş ve toplulukların doğmasına yol açmıştır. Sabit yaşamaya başlayan insan sahip olmaya çalıştığı varlıklarını korumak için güçlü olmak zorunda kalmıştır. Artık güç, tarih içindeki yerini almıştır. Gücün kullanılması özgürlük fikrini doğurmuştur.

    Günümüzden tahminen 5000 yıl önce yazının bulunması ile tarih tamamen yön değiştirmiştir. Artık birikimler, nesilden nesile eksiksiz aktarılmaktadır. M.Ö.1364’de Mısır’da tek tanrı fikrinin doğduğu görülmektedir. M.Ö.1290 da Hitit’lerle beraber imparatorluk fikri yayılmaya başlamaktadır. Artık tarih sahnesinde daha fazla güç (kuvvetli ordu), daha çok kölelik ve daha geniş topraklar fikrinin hakimiyeti başlamıştır.

    Büyük göç dünyada kültür paylaşımının başlamasına neden olmuştur. Göçlerle gelenler yeni yaşam bölgeleri yaratırken, beraberlerinde getirdikleri fikir ve kültürü diğer toplumlarla paylaşmaya başlamışlardır.

    Bu paylaşım takas şeklindeki alışverişten ticarete dönüşürken taşımacılık önem kazanmış; yol, liman ve konaklama gereksinimleri ortaya çıkmıştır. Açık birer hedef olan liman, yol ve diğer unsurların korunması mevcut gücün daha da organize edilerek kuvvetlendirilmesini gerektirmiştir. Güç artık dünya eksenindeki yerini almaktadır. Zira mal varlığı ve zenginliğin korunması ona bağlıdır.

     



    0 Yorum - Yorum Yaz

    GORİOT BABA

    BALZAC

    GORİOT BABA : Emekli olmuş bir imalatçı;bütün hayatı,bencil ve düzensiz kızları
    üzerinde toplanmıştır.

    BAYAN ANASTASİE DE RESTAUD : Goriot’ın en büyük kızı;güzel fakat bencil.

    BAY RESTAUD : Anastasie’nin kocası;zamana uymayan kayın pederi kalpsiz 
    karısı,kendisini mahçup durumlara sokarlar.

    BAYAN NUCİGHEN(DELPHİNE) : Goriot’un ikinci kızı;asiller tarafından kabul 
    edilmesini ister.

    BAY NUCİNGEN : Delphin’in kocası;vizdansız bir maliyeci.

    EUGĒNE DE RASTİGNAC : Asil bir aileden gelmekle beraber,çok fakir bir 
    genç;yükselmek için Paris’e gelir;ihtiraslı,düşüncesiz hareket 
    eden,iyi niyetli ama rüşvetle satın alınabilecek biri.

    VİSCOYNTESS DE BEUSEANT : Eugéne ‘nin bir kuzeni; parlak ve maharetli.

    MME. VAUGUER : Ucuz bir otelin sahibesi; cimri ve küçük hesaplar peşinde 
    giden bir kadın

    VİCTORİNE TAİLLEFER : Maison Vauquer’de oturan saf, temiz, nazik ve sevimli 
    kız.

    MME.COUTURE : Victorie’nin bir akrabası ve hamisi.

    VAUTRİN : Hapisten kaçmış bir mahkûm; azimli, zeki, becerikli ve beşer tabiatı 
    ve cemiyet hakkında sinikal(şüpheci).

    POİRET : Emekli bir kâtip.

    MİLE. MİCHONNEAU : Evde kalmış kupkuru bir kız.
    HORACE BİANCHON : Müşfik ve nazik bir tıp talebesi; sonraları meşhur bir 
    doktor.

    BAY MAXİME DE TRAİLLES : Bayan Restaud’un sevgilisi; züppe ve islah olmaz 
    bir kumarbaz.
    MARQUİS D’ADJUDA_PİNTO : Viscountess de Beauséant’ın sevgilisi.

    SYLVİE VE CHRİSTOPHE : Maison Vauquer’deki hizmetçiler.

    HİKAYE

    1819 senesinde, Mme. Vaquer’in Paris’in her türlü kötülüklerinin işlendiği bir mahallesindeki yıkık dökük, fakat iyi bir isim yapmış oteline Eugéne de Rastignac adında genç bir hukuk talebesi gelir. Asil bir ailede dünyaya gelmekle beraber fakirdir ve Paris’te hem mesleğinde hem sosyal sahada yükselerek ailesinin servetini geri almayı ümit eder. Yanında Viscountess de Beauséant’tan bir tavsiye mektubu vardır ve böylece, Paris’ in gıpta edilen sosyetesine girmeye muvaffak olur. Bu hayatın cazibesine kapılarak kendisinden geçen genç, üniversiteyi unutur; bir eğlence ve safahat alemine dalar; annesi ile kız kardeşlerinin mücevheratlarını satarak kendisine gönderdikleri parayı harcar.

    Maison Vauquer’de kalanlardan biri, makarna imalatçılığından emekli olmuş Goriot adında biridir. Otelde kalanların anlattıklarına göre, önceleri oldukça zengin olan ve hürmet edilen Goriot, şimdi en ucuz dairede kalır ve elbiseleri lime lime denecek kadar eskimiştir. Onun başına gelenler tedricen açığa çıkar. İki güzel kızı, asil ailelerin çocuklarıyla evlenmiştir; kızlarından biri şimdi kontestir, diğeri barones; fakat kızları kibirli ve müsrif insanlardır. Kocaları, kayın pederlerinin zenginliğine memnun iseler de , onu kendi evlerine götürmek istemezler. Kızlarını şımartarak yetiştiren Goriot, şimdi hayatını, onların kaprislerini yerine getirmekle geçirir; sadece onları değil, sevgililerinin dahi borçlarını öder. Fakat para suyunu çektikten sonra, adamın, kızlarını ziyaret etmesine müsaade edilmez ve onları ancak, ara sıra sokakta görür.
    Eugéne, Goriot’ in büyük kızı Countess de Restaund ile tanışır ve onun kim olduğunu bilmeksizin delicesine tutulur. Kız, ilkin, onu evine alır, fakat babasının arkadaşı olduğunu öğrenince vazgeçer. Eugéne, o zaman , kuzeni Viscontes’in tavsiyesi üzerine, Viscountess de Beasuséant tarafından kabul edilmek ve sosyetede yükselmek isteyen kız kardeşi Barones de Nucingen’e kur yapmaya başlar. Viscontes tarafından kabul edilmek şartı ile, kız, Eugéne’nin sevgilisi olmayı kabul eder. Kız aynı zamanda, Eugéne’den, babası Goriot’e sathi de olsa hürmetle muamele etmesini ister. Goriot da böylece, Eugéne’ye, rahat bir daire tutar. Burada iki aşık buluştuğu gibi; Goriot, kızını ve Eugéne’yi zaman zaman ziyaret eder.

    Eugéne, bu arada başka işler de peşindedir. Maison Vauquer’de, Victorine Taillefer adında bir kız yaşar. Zengin bir adamın kızı olmakla beraber, babası, onun kendi kızı olduğundan şüphe ettiğinden, Victorine, sefalet içinde yaşamaktadır. Otelde zeki, vicdansız ve oldukça şeytânî Vautrin adında biri de vardır. Vautrin, Eugéne’e , Victorine’nin erkek kardeşi öldüğü takdirde, babasının ailenin son bulmasını istemeyeceğini ve kızı tanıyacağını söyler. Böyle bir durumda da, kızın kocasının servete konacağını anlatır. Vautrin, Eugéne’nin, Victorine’ye kur yapmasını söyler. Bu arada, Vautrin de , kızın erkek kardeşini öldürecek ve kimse bunun bir cinayet olduğundan şüphelenmeyecektir. Vautrin, bu iş için, Eugéne’den, kârın sadece beşte birini ister.

    Eugéne,böyle bir teklif karşısında şoke olur;onun için,Delphine’nin sevgilisi olmak,Victorine’nin kocası olmaktan daha şevklendiricidir.Vautrin,maamafih,bu gençarkadaşını soysuzlaştırabileceğine inanır ve onu yoldan çıkarmak için her şeye başvurur. Eugéne,sonunda,Victorine’ye muvakkat olarak kur yapmaya ve kızın kendisine aşık olmasına imkan hazırlamaya karar verir.Ardından oyunun ikinci safhası gerçekleşir.Victorine’nin kardeşi,bir düelloda öldürülür,fakat dehşet içinde kalan Eugéne,kızla evlenemeyeceğini söyler.O zaman Vautrin teklif edilir.Otelde,onun bir hapisane kaçağı olduğunu bilen iki kişi,polise ihbar ederler.
    Bu arada,ihtiyar Goriot ölmek üzeredir.kızlarının kaprisleri yüzünden,son günleri,perişanlık içinde geçmiştir.Anastesie,sevgilisinin kumar borçlarını ödemek için,kocasının ailesinin mücevheratını satmıştır ve Goriot da,sorumluluklarını yerine getirmek için,yıllık tahsisatı ödemek zorundadır.Ayrıca,bir gece elbisesi için ödenmesi gereken bin frank meselesi vardır.Delphin ise, Eugéne vasıtasıyla davet edildiği Viskontes’in balosundan başka bir şey düşünmez.Babası ölmek üzere bulunduğu bir sıra dahi, Eugéne’nin,kendisini baloya götürmesinde ısrar eder.Goriot,ölür ve o anda baş ucunda, Eugéne ile Bianchon adında iyi kalpli bir tıp talebesinden başka kimse yoktur.Gömme masrafını onlar üzerine alırlar.Kızları cenazeye de katılmazlar.

    Eugéne,böyle olduğunu hiçbir şekilde tahayyüt etmediği vicdansız ve sefil Paris sosyetesinden tiksinti duyar.Şimdi,bu cemiyetle olan ilşkilerinde daha temkinli kareket etmeye karar verir.Gerçi hala bu cemiye üzerinde zafer kazanmak isterse de, bu insanlardan nefret eder.ondan sonra,Delphine de Nucinghen’le birlikte yemek yer.
    Roman, babalık sevgisinin bencil evlatlar tarafından nasıl istismar edildiğini göstermesi bakımından oldukça ilgi çekicidir.

    Diğer Kitap Özetleri




    0 Yorum - Yorum Yaz


    Vadideki Zambak

    Bazlac

    Aristokrat bir ailenin küçük oğLu Felix de Vandennesse, ailesinin sıcak sevgisinden ,ilgisinden yoksun, otoriter bir ortamda yetişmiş çalışkan bir çocuktur.Restauration devrinin yakLaştığı sırada Felixi babası Toursa çağırır.Felix, babasının davetine hemen itaat eder.

    Toursa gittikten sonra bir gün bir baLoya katıLır.Baloda bir genç kadın görür.Onun güzelliği karşısında adeta büyüLenir, ona karşı derin bir sevgi duyar.Bu genç kadını uzun süre unutamaz.

    Bir gün, İndre nehrinin kıyısında Clochegourde satosunda bu genç kadınLa karşıLaşır.enç kadının adı Kontes Henriette de Mortsauf ur.Feliz, kadının güzeLLiğinin vadinin adı ile özdeşLetiğini düşünür.Vadinin adı Zambak ır.Henriette de tıpkı zambaklar gibi temizi saf ve güzeLdir.Felix ve Henriette tanışırLar.

    Henriette, Felixe hayat hikayesini anlatır.Henriette, evLidir ve kocası asık suratLı, sert, soğuk bir insandır.Mutsuz bir hayatı vardır.Felix de ona aiLesinin haLLerinden, kederLi çocukLuğundan bahseder.KarşıLıkLı dertLeşmeLer her ikisinie birbirine yakınLaştırır.AraLArında temiz fakat gizLi bir aşk başLar.SürekLi görüşmektedirLer.

    Bir gün, Felixin mevki sahibi oLabiLmesi için buradan uzaklaşması gerçeği iLe yüz yüze geLirLer.
    Feliz, saraya girer, XVIII. Louisin dikkatini çekmeyi başarır ve kısa zamanda danıştay başyardımcıLığına kadar yükseLir.Aşkına sadıktır, Henrietteyi asLa unutmaz, sürekLi mektupLaşırLar.

    İki yıLLık bi ayrıLıktan sonra tekrar görüşürLer.Henriette in kocası uzun süren bir hastaLığa yakaLanınca Henriette iLe Feliz arasındaki iLişki daha da derinLeşir.Fakat bir süre sonra feliz, Parise dönmek zorunda kaLır.
    Felix paristeki hayatı sırsında, elif tabakadan Lady Dudley adından biri iLe tanışır.Onun gösterişinden etkiLenir ve bir süre sonra aşık oLduğunu zanneder.

    Bu oLayı öğrenen Henriette hastaLanır, sonunda felixi affetsede bu hastaLık oun öLümüne neden oLur.GüzeL, parıLtıLı ingiLiz Ladyden bıkan feLix, Clochegourdee geri döner.Geldiğinde Henriette can çekişmektedir.Henriette, ona bir mektup bırakmıştır.

    Mektupta; aşkı,arzuLarı ve ahLaki değerLeri, eş oLma sorumLuLuğu arasında yaşadığı çeLişkiLer, çatışmaLar yazmaktadır.Henriette, sonuna kadar ahLakını muhafaza etmekLe birlikte pek çok kez içinde savaşlar yaşamıştır.

    Feliz, bir süre sonra kendini toparLamaya çaLışarak Parise döner.Orada, kendini edebiyata,biLime,poLitikaya vererek avutmaya çalışır

     




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Denizler Altında 20.000 Fersah

    1866 yılında bir deniz yarattığı bir çok gemi batırmış. Geceleyin fosforlu ışıklar saçıyordu. Toplum canavarın ortadan kaldırılmasını istiyordu. Bunun üzerine Abraham Lincoln firkateyni hazırlandı. Firkateyne bu konuda uzman olan Mr. Aronnax da (Paris müzesi Profesörü ,kitabın hayali yazarı) davet edildi .Bunun üzerine Mr. Aronnax sadık uşağı Conseil’le gitmeye karar verdi.
    Geminin kaptanı canavarı görene iki bin dolar vereceği için herkes güvertede canavar gözlüyordu. Kanadalı zıpkıncı , Ned Land canavara inanmıyordu . Mr. Arronnax basınçla ilgili hesaplar yaparak canavarın çok büyük olduğunu saptadı. 31.15 Enlem ve 136.42 Boylamında canavar Ned Land tarafından görüldü. Bu haber üzerine motorlar tam yol çalışmaya başladı. Amerikan Deniz donanmasının en hızlı gemisi bile canavarın hızına erişemiyordu. Canavara topla ateş edildi. Canavar vuruldu. Birden canavar suya battı. Ardından geminin yarısı suyla kaplandı. Ned Land, Mr. Arronnax, Conseil denize düştüler.
    Kendilerini bir kamarada buldular. Denizaltı mürettebattıyla çeşitli dillerden iletişim kurmaya çalıştılar . Kamarot yemeklerini getirdi. Sofrada bilmedikleri yiyecekler vardı. Tabakların üstünde ‘N’ Harfi vardı.
    Kaptan odaya girdi . Bağımsız olacaklardı. Fakat kendisine itaat edeceklerine dahi şeref sözü aldı. Kaptan Nemo Natilius’un kaptanıydı. Kaptan Nemo Mr. Arronnax’a geminin bölümlerini gösterdi. Bir odada Dünyaca ünlü ressamların eserleri vardı . Başka bir yerde paha biçilmez inciler ve deniz kabukları duruyordu.
    Gemide her şey sodyumdan elde edilen elektrikle çalışıyordu. Nautilus için toplam 350000 sterlin harcanmıştır.
    Denizlerde kıtalardaki gibi nehirler vardır. Golf Strim akıntısı Bengal Körfezinden başlayıp Malaka Körfezinden geçip Kuzey Pasifiğe dönüyor. Mr Arronnax iki saat Çin Denizindeki balıkları izliyor.
    Ertesi gün Kaptan Mr. Arronnax’ı Crespo denizaltı ormanında ava davet etti. Profesör daveti kabul etti. Burada deniz adamı kıyafetinden daha rahat bir kıyafet kullandılar. Ormanda ağaçların dalları dimdikti. Hayvanlarla bitkilerin türü birbirine çok benziyordu.
    Natilus Sandwich Adalarının yanındaki denizin derinliği zannedildiği gibi7200 metre değil 3600 metre olduğunu saptıyor . Natilus iki Fransız tüccar gemisi olan Boussole ve Astrolabe’nin battığı yer olan Vanikaro’yu ziyaret etti. Burada (denizin altında) iki volkanik dağ vardı.

    MR.Aronnax lavların ateş çıkartmadığını için şaşırdı. Çünkü oksijen olmadığı için ateş çıkarmıyordu. Batan teknelerin gönderilmesi 16.Kral Louis tarafından yollanmış.
    Natilus’un havayı temizleme sitemi tıpkı balinaların ki gibiydi. Balinalar gibi temiz hava deposunu doldururken su fışkırtıyordu. Gemide arıza çıktığından Papua sahilinde durdu. Taze et yemek için Ned Land , Conseil ve Mr.Aronnax ava çıktılar. Ned Land ekmek ağacının meyvalarını topladı. Bol bol avlandılar. Adadan ayrılırken yerliler saldırıya geçtiler. Hemen sandalla binip Natilus’a gittiler. Arıza giderildi. Yerliler Natilus’a doğru saldırıya geçtiler. Natilus’un kapağı açıktı. Yerliler tırmanmaya başladı. Mr. Arronnax telaş içindeydi, fakat Kaptan Nemo yerliler içeriye girmek üzere oldukları halde telaş yapmıyordu. Yerliler yıldırım çarpmış gibi yere düştüler. Ned Land olayı merak etti ve güverteye deydi. O da yıldırım çarpmışa döndü. Katan Nemo geminin dışına elektrik vermişti.
    Mercanların bol olduğu yere mercan krallığı deniyordu. Burada türlü mercan ağaçları vardı. Burada insan kendine bir servet yapabilir. Gemide beyni kafasından çıkmak üzere olan bir adam vardı. Adam önceden ölmüştü. Onu denizin 200 metre altındaki mercan mezarlığına gömdüler. Mezarın başında mercanlardan oluşan haç işareti vardı. Adam öldükten sonra Dünya ile bağlantısını kesmiş olan Kaptan Nemo çok üzüldü.
    Kaptan Nemo Mr. Arrannox’a inci avına çıkmayı teklif etti. Profesör kabul etti. Denizin dibinde bir sürü inci vardı. Renk ,renk, çeşit, çeşit inciler vardı. Kaptan Nemo deniz altı mağarasında Hindistan cevizi büyüklüğünde bir inci gösterdi. Onun şu anki değeri 500000 sterlinden fazlaydı. Onu almadı. Çünkü onun daha büyümesini istiyordu.
    Birden köpekbalığı inci toplayan Hint adama saldırdı. Onu kurtarmak için hayatını tehlikeye attı. Köpekbalığı onu öldürmek üzereyken Ned Land köpekbalığını zıpkınla vurdu. Hintli adamı ve incileri topladığı keseyi sandala bıraktılar. Adam onları görünce korktu.
    Bir gün Kaptan Nemo Hint Okyanusu’ndan Akdeniz’e bir gün içinde varacağını iddia etti. Profesör Arronnax şaşırdı. Çünkü bu imkansızdı. Kaptan Nemo yaptığı araştırmalarla bir ucu Hint Okyanusundan başlayıp öbür ucu Akdeniz’den çıkan bir tünel bulmuş. Buna Arap Tüneli adını vermiş. O tünelden geçip Akdeniz’e vardılar.
    Natilus kayıp olduğu varsayılan Atlantis’in Asya, Avrupa, Libya’nın ötesinde olduğunu biliyordu. Oraya gittiler. Eski Yunanların ilk savaşları orada yapılmış. Yanardağlardan lavlar akıyordu. Fakat oksijen olmadığı için alev çıkmıyordu. Kaptan Nemo başından geçen olayları tek tek yazıyordu. Bu gemide kalan en son kişi tarafından bir şişeye koyup denize atılacak.
    Natilus gücünü sağlayan sodyumu denizin altındaki bir kömür madeninden sağlıyor. Adamlar burada kazma kürekle kömür çıkartıyorlar. Burası bir yanardağ ağzıymış. Sodyumu elde etmek için kömürü yaktıklarında yanardağın faaliyete geçtiğini zannediyorlar.
    Natilus Sargasso Denizin ‘de dalma denemesi yaptı. Derine indikçe basınç artıyordu. Ned Land balinaları görünce avlamak istiyordu. Kaptan Nemo buna izin vermedi. Çünkü balinaların vahşice öldürülmesine taraftar değildi. İleride kaşalotların balinalara saldırdığını gördü. Natilus kaşalotlara çarparak tamamını öldürüldü . Okyanus kana bulandı.
    Natilus güneye gidiyordu. Amacı kimsenin gidemediği Güney Kutbuna gitmekti. Etraf tamimiyle buz kaplıymış. Bir aysberge çarptı. Hasar ciddiydi. Fakat hasar tamir edildi. Ertesi günlerde havasını depoladıktan sonra Güney Kutbunun altına daldı. Buz kayalarının arasına sıkıştı. Ancak iki günlük temiz havaları vardı. Dışarıya çıkıp buzları kırmaktan başka çare yoktu. Fakat bu uzun sürdü. Kaptan kaynar suyla buzların bir bölümünü eritti. Beş gün geçti. Profesör nefessizlikten bayılmak üzereydi. Sonunda buz kütlesi yarıldı. Kaptan Kuzey Kutbuna ‘N’ işaretli bayrağını dikti ve geri döndü.
    Ned Land gemiden sıkılmıştı. Sık sık profesörle görüşüp kaçma planları yapıyordu. Yedi tane mürekkep balığı Natilus’a saldırdı. Her biri ikişer ton ağırlığında beş altı kollu canavarlardı. Bir Fransız gemiciyi alarak uzaklaştı. Kaptan Nemo gözyaşlarını tutamadı. Natilus suyun üstünde adeta ceset gibi süzülüyordu.
    . 47 derece enlem ,17 derece boylamda deniz dibinde mezarlık gibi bir yer gördü.18.Yüzyılda burada Marseilles (Fransız) gemisi ile Preston (İngiliz ) gemisi savaştı. Savaş sonunda Marsilles gemisi battı. Natilus’a bir İngiliz gemisi saldırdı. Natilus onu mahmuzuyla batıracaktı. Profesör bunu yapmamasını istedi. Fakat Kaptan Burada annesini ,babasını, karısını, ülkesini ,eşini ve çocuklarını kaybettiğini söyledi ve onu batırdı. İnsanlar teker teker denizin dibine batıyorlardı. Kaptan Nemo dayanamayıp hıçkıra hıçkıra ağladı. Ned Land ta her ne pahasına olursa olsun gemiden ayrılıp vatanına dönmek istiyordu.
    Kaptan Nemo yaşadığı olaylardan sonra iyice içine çekildi. Ned Land kaçış planları yapıyordu. Natilus korkunç akıntı olarak bilinen Mealstrom’a doğru gidiyordu. O sırada Conseil, Mr. Arronnax ve Ned Land filikada vidaları söküyorlardı. Bir sarsıntı oldu. Filika Natilus’tan ayrıldı. Mr. Arronnax, Conseil ve Ned Land özgürlüklerine kavuştular. Lafonten adasında bir balıkçı kulübesinde kalıyorlardı. Natilus’un akıbeti ise belli değildi. Profesörün tahminine göre Natilus oradan kurtulmuş ; denizlerde intikam peşindeydi.

    Diğer Kitap Özetleri




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Yüreğinin Götürdüğü Yere Git

    Susanna Tamaro

    1.KİTABIN KONUSU

            Yaşlı bir kadının torununa bir iç döküşü ve kendisiyle hesaplaşması konu edilmiştir.

     2.KİTABIN ÖZETİ

            Kitap kadının uzaklara giden genç torununa yazdığı hem bir iç döküş hemde vasiyet sayılabilecek mektuplardan oluşuyor.Fakat bub mektuplar asla alıcısına ulaşmamış daha doğrusu hiçbir zaman gönderilmemiştir.Adeta kadının torunu ve kendi geçmişlerini sorgulayan,ki bu sorgulama yaşandığı döneme göre çok daha cesurca yapılmıştır,yaşanan olayları,kızın bilmediği ve bu yüzden büyükannesini suçladığı ailevi sorunları,değişen değerleri,bu değişen değerlere kendinin duyduğu  yabancılığı birbir günah çıkarırcasına anlatmış ve en önemlisi sevginin,içtenliğin önüne daima bir set çeken çeken beyniyle değilde kızın küçüklüğünde bir dolu köpek arasından en çirkinini en mutsuzunu seçerken yaptığı gibi hayatı her safhasında karalarını yüreğinin götürdüğü yere giderek vermesini öğütlüyor.

     3.KİTABIN ANAFİKRİ

            Yazar kısaca hayata yön veren tabuları,gururu,kini bir kenara iterek yüreğimizi dinlememizi öğütlüyor ve bu şekilde mutluluğu gerçekten elde edeceğimizi anlatıyor.

    Diğer Kitap Özetleri




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Kitabın Adi : Büyük Umutlar
    Kitabin Yazari : Charles Dickens

    Genç Pip,tetim bir çocuktur;ablası ve ablasının kasaba demircisi olan iyi kalpli kocası tarafından yetiştirilir.

    Tek başına bir hayat süren Pip,genelde civardaki ormanlar arasında dolaşır,zaman zaman ölmüş anne ve babasının mezarlarını ziyaret ederek ağlar.Bir gün ormanda dolaşırken önüne iriyarı bir adam çıkar ve kendisi- ne derhal yiyecek getirmezse onu öldüreceğini söyler.Bu adamın hapishaneden kaçan biri olduğu anlaşılmaktadır;zira ayaklarını bağlayan zincirleri kesmek için Pip’ten bir eğe getirmesini de ister.

     

    Adamın bu isteğini reddetmeyecek kadar dehşete düşen Pip ablasının mutfağından bir tabak etli hamur çalar ve alet kutusundan da bie eğe alarak mahkumun kendisine rastladığı yere gider.Burada başka bir yabancı adam daha görür birincisi ile şiddetli bir kavgaya tutuşmuştur. İkinci adam sonunda sisler arasında kaybolur.Aradan uzun zaman geç- meden adı Abel Magwitch olan hapishane kaçkını tekrar yakalanır;fakat hapishaneye götürülmeden önce Pip’e, kendisine yardım ettiği için iyilik yapacağını söyler.

    Pip,bu hadiseyi çabucak unutur.Çok geçmeden Bayan Havisham,Pip’in ablasından Pip’ii Satis evine gondermesini rica eder.Uzun bir zaman önce Bayan Havisham,evlilik gününde kocası olacak adam tarafından reddedilmiştir.Kadın,o günden bugüne,odalardaki bütün saatleri durdur- muştu ve şimdi vesayeti altındaki güzel fakat kibirli Estella ile yaşamak- tadır.Düğün gecesinin sabahında yenecek kahvaltı masadaki pasta ile birlikte küflenmiş vaziyette durur.Pip,Bayan Havisham’ıı ziyaret ettiği zaman,onun bu herkesten ayrı davranışlarına hayret eder.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet

    Yapayalnız bir hayat süren Bayan Havisham Pip’ten,sık sık gelerek vesayeti altındaki Estella ile oynamasını ister.Estella,Pip’in canını sıkar ve Bayan Havisham da,kızın Pip’ii kızdırmasını teşvik eder.Estella’ya kızmasına rağmen,Pip,onun derin tesiri altındadır;Estella onun şimdiye kadar gördüğü kızlar arasında en güzelidir.

    Çalışkan bir kimse olduğundan Pip,birgün demirci dükkanındaki sınırlı hayattan kurtulacağını bilir.Bu fırsat da kısa bir zaman içinde gerçekleşir. Bir gün Bay Jaggers adında kendini beğenmiş bir avukat gelerek ismini belirtmeyen birinin Pip namına para yatırdığını ve onun Londra’ya giderek bir centilmen olmasını istediğini söyler.Bu habere çok sevinen Pip,paranın Bayan Havisham’dan geldiğini,kendisinin böylece,Estella için arzu edilir bir koca olarak yetişmesini istediğini sanır.

    Pip,Londra’da,Herber Pocket adında Bayan Havisham’ın uzaktan bir akrabası ile arkadaşlık eder.Pocket,Londra’yı iyi bilen zarif bir gençtir. Pip için kiralanan odalardan birinde yaşar.Avukat Jaggers,Pip’in sorularını cevaplandırmaz.Kendisine yardım edenin kim olduğunu söylemez,zamanı gelince öğreneceğini söyler.

    Pip,çok geçmeden,Londralı şık bir aylak olur.Bentley Drumle adında tahammül edilmezcesine kibirli bir avukatla tanışır ve Londra sosyetik hayatının bütün girdi çıktılarını o kadar iyi öğrenirki,sadık arkadaşı basit Joe Gargery’nin kendisini ara sıra ziyaret etmesinden rahatsızlık duyar.

    Bununla beraber Joe ayrıldıktan sonra Pip,ona kaba muamele yaptığından dolayı pişmanlık duyar.Bir defa Bayan Havisham’ın ricası üzerine,Pip,Joe ile birlikte Havisham’ıi ziyaret eder.Yaşlı Havisham ve vesayetindeki Estella,Pip’in,mutevazi bir hayattan nerelere geldiğini hayretle görürler.Bayan Havisham,daha da ileriye giderek, Pip’e, Estella’ya aşık olmasını beklediğini söyler.Pip’in de istediği budur.

     

    Estella Londra’ya gelir.Çok geçmeden,esmer güzelliği ve sosyetik tavırlarından dolayı aralarında Bentley Drumle’nin de bulunduğu gençler ona kur yapmaya başlar.Kız,gerçi ara sıra Pip’ii görürse de Pip’e aşık olmadığı bellidir.

    Yirmi birinci yaş gününde Pip’ii çocukken ormanda ettiği hapishane kaçkını Magwitch hayrete boğarak ziyaret eder.Kaba,zihnen hiçbirşeyl meşgul olmadığı hissini uyandıran bu adam,ilk önce titiz Pip üzerinde tiksinti uayandırır;ama Pip’in gizli hamisi olduğu açıkladığı zaman Pip dehşete düşer.Magwitch,Pip’e,gönderildiği yerde çok para yaptığını ve şimdi kendisinin bir oğlu kabul ettiği Pip’in nasıl bir genç olduğunu görmek için gizlice Londra’ya geldiğini söyler.Tek isteği Pip’in kendisinin başaramadığı tarzda bir centilmen olmasıdır.İngiltere’ye Provis nikiyle gelmiştir.Eğer polis onun mahkumları kolonisinden kaçtığını ögrenirse ölüme mahkum edileceğini söyler.

    Bu çıkmaz Pip’ii sersemletir.Magwitch’e minnettarlık duyması gerektiğini bilirsede bu yarı vahşi adama sempati duyamayacak cooldur. Hamisinin Bayan Havisham olmaması da onu büyük bir hayal kırıklığına uğratır.Genede Pip,Magwitch’e yardım edeceğini söyler ve Magwitch de ormanda kavga ettiği kimsenin,baş düşmanı Arthur Compeyson olduğunu belirtir.Pip de Herbert Pocket’den Compeyson’un Bayan Havisham’ı1 düğün gününde terkeden adam olduğunu ögrenir.

    Kendi hamisinin Bayan Havisham olduğunu sanmakla düştüğü ahmaklığa kızan Pip,yaşlı kadını azarlamak için kasvetli eve birkez daha gider.Kadın da,Pip’e işkence yapmaka istercesine,Estella’nın,yakın bir zamanda Bentley Drule ile evleneceğini söyler.Bayan Havisham Pip’in bu derece kızgın olacağını beklememektedir.Kendisinin terkedilmesinden bu yana bütün erkeklerden intikam almaya yemin etmiştir.Pip’in Estella’ya beslediği duyguları istismar etmek suretiyle,bu yeminini yerine getirmiş olmuğunu sanır.

    Estella’nın evlenmesinden sonra Pip Havisham’ın evini tekrar ziyaret eder.Binada bir yangın çıkar.Pip,Bayan Havisham’ı1 kurtarmaya çalışır,fakat çok geç kalmıştır.Ev,mazinin toz ve eşyası ile dolu olduğundan çabucak yanar.Bayan Havisham alevler ortasında can verir.

    Londra’ya dönen Pip,Magwitch’in gerçekte Estella’nın babası olduğunu öğrenir;annesi de muhtemelen,Avukat Jaggers’in ev işlerine bakan garip kadındır.Daha da hayret uyandırıcı bir haber Compeyson’un da Londra’da olduğu ve Magwitch’i2 öldürmek için fırsat kolladığıdır.Pip, Herbert Pocket’in yardımı ile,hamisini İngiltere’den Fransa’ya kaçırmak ister.ardından,kendisi de Fransa’ya gidecektir.Fkat vapura biner binmez, Compeyson kendilerini yakalar.İki düşman yumruk yumruğa şidddetli bir kavgaya tutuşur,Magwitch Compeyson’u öldürür.Bu suçundan dolayı, eski mahkum tekrar tutuklanır ve yargılanmasını beklediği sırada hapishane de ölür.

    Son zamanlarda başına gelen bu olaylarla Pip hastalanır ve eski sadık arkadaşı Joe Gargery kendisine bakar.Pip’in ablası ölmüştür ve Joe da kendisini seven kocası üzerinde hakimiyet kurmak istemeyen Biddey ile evlenmiştir.Pip nihayet bu mütevazi,sadık Joe ya dudak bükmekte ne kadar haksız olduğunu anlar.Joe ile birlikte,onun demirci dükkanına döner ve hastalık harici döneminde,kendisine kötü muamele ettiği için Joe’dan özür diler.

    Estella’yı kaybedişini hala hazmedemeyen Pip Herbert Pocket ile birlikte Londra’da bir iş kurar.Seneler sonra bir zamanlar Bayan Havisham’ın evinin durduğu yeri son bir defa ziyaret eder.Orada Estella’yı görür.Beraberce bir zamanlar,çocukken oynadıkları bahçede dolaşırlar.Estella,şimdi dul bir kadındır.Sosyetik köklerinden ötürü evlendiği haşin Bentley Drumle,vahşetle muamele ettiği atının bir çiftesi ile ölmüştür.Drumle ile geçirdiği hayatı ve tek başına yapayalnız süren dulluk hayatı,bir zmanaların soğuk ve kibirli Estella’sını yumuşatmıştır. Elele bahçede yürürlerken Pip ve Estella artık birbirini hiç bir zaman terkedemeyeceklerini anlarlar.Hikayenin sonunda herkes mutlu olur !

     

    Diğer Kitap Özetleri




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Kitap okumayla ilgili ilginç istatistikler

    1. Okumak, çocukların kültürel gelişimlerini tamamlamaları ve bilgi çağını yakalamaları için hava gibi, su gibi, yemek gibi günlük hayatlarının bir parçası olmalıdır.

    2. Maalesef Türkiye’de ihtiyaç malzemeleri sıralamasında kitaplar 235. Sırada yer almaktadır.

    3. Türk çocukları kitap okuma konusunda çoğu Afrika Ülkelerinin gerisinde kalmış durumdadır. Japonya’da toplumun % 14 ü, Amerika’da % 12 si, İngiltere’de ve Fransa’da %21i düzenli kitap okurken Türkiye ‘de yalnız 10.000 kişide 1 kişi düzenli kitap okuyor.

    4. Nüfusu 7 milyon olan Azerbaycan’da kitaplar ortalama 100 bin tirajla basılırken,73 milyon nüfuslu Türkiye’de bu rakam 2-3 bin civarında kalıyor.

     5. Türkiye’de 1 kişinin kitap okumaya ayırdığı zamanın; bir Norveçli 300, Amerikalı 210, İngiliz ve Japon 87 katını ayırıyor dünya. Ortalaması da Türklerin ayırdığı zamandan 3 kat fazla.

    6. Dünya’da ki en iyi 500 üniversite sıralamasında Türkiye ‘de ki üniversiteler yine en son sıralarda yer almaktadır.

    7. Kitap için Norveçli 137, Alman 122, Belçika ve Avusturyalı 100 dolar, Güney Koreli 39 dolar ayırıyor. Dünya ortalaması 1,3 dolar iken, Türkiye’de bir kişi kitabı yılda ancak 0,45 dolar harcıyor.

    8. ABD ‘ de yılda 72 bin adet konusu farklı kitap basılırken (72 bin farklı model gibi), Rusya’da 58 bin . Japonya’da 27 bin, Türkiye’de ise 7 bin kitap basılıyor.

    9. İngiltere’de ortalama bir gazete olan günlük The Sun gazetesi Türkiye’deki gazetelerin toplam tirajı kadar satıyor.

    10. Dünyada çocuklara özel günlerde kitap hediye edilmesi sıralamasında Türkiye 180 ülke içerisinde 140. Sırada yer almaktadır.

    11. Türkiye’deki kahvehane ve kütüphane sayılarının kıyaslaması şöyledir; Kütüphane sayısı: 1.412-Kahvehane sayısı: 570.000-Buna göre 49.000 kişiye bir kütüphane düşerken, 122 kişiye bir kahvehane düşmektedir.

    12. Japonya’nın %14 ü sürekli kitap okumaktadır. Abd nin %12 si , Almanya’nın %11 i, İngiltere’nin %11 i , Türkiye’nin %0.01 i kitap okumaktadır.

    13. Türk halkı kitap okumaya yılda yalnızca 6 saat ayırıyor. Türkiye kitap okuma konusunda çoğu Afrika ülkesinin gerisinde kalmış durumda.

    14. Dünya kitap okuma ortalaması Türkiye nin kitap okuma ortalamasından 3 kat fazla

    15. Türkiye’de 100 kişiden sadece 4 kişi kitap okuyor.

    16. Japonya’da yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılıyor. Türkiye’de sadece 23 milyon kitap basılıyor.

    17. Türkiye, Birleşmiş milletler insani gelişim raporunda Malezya, Libya ve Nijerya gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında 86. Sıradadır.

    18. Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa’da 7, Türkiye’de ise yılda 12 bin 89 kişiye bir kitap düşüyor.

    19. Dünyada yetişkinlerin okuma oranının araştırılması yeni bir bilim dalı olarak kabul edilmesi kararlaştırıldı.

    20. Dünyada çocukların okuma oranının araştırılması yeni bir bilim dalı olarak kabul edilmesi kararlaştırıldı.

    21. Çocuklara kitap hediye edildiği zaman çocukların okuma becerisi gelişir, okumak alışkanlığa dönüşür ve beraberinde alışkanlık sorumluluğu geliştirir bilinç büyümesi başlar. Kapasite gelişimi fiziksel gelişim gibidir. Kapasite farkındalığı yaratır sonra düşünce üretimi başlar. Üretilen her yararlı düşünce topluma doktor, öğretmen, bilim insanı vs.. olarak geri döner.


    ozetkitap.com

    İlginç Bilgiler / Diğer Yazılar




    0 Yorum - Yorum Yaz

    Günlük yaşamımızda küçük gruplarla tartışma ortamı çoğunlukla kendiliğinden ortaya çıkar. Ancak bu tür tartışmaların bireyin üzerindeki etkisini kontrol etmek ve bir sonuca bağlamak oldukça güçtür. Bu nedenle tartışma bir öğretim yöntemi olarak kullanılırken, belli hedeflere ulaşılmasını sağlayacak biçimde planlı ve programlı bir şekilde yürütülmesi gerekir.

           TARTIŞMA NEDIR?

                Tartışma iki veya daha fazla kişinin belli bir konuda düşüncelerini sergileme yoluyla fikir alışverişinde bulunmalarıdır.

                Tartışma Yönteminin Aşamaları

    1.      Tartışma Probleminin Seçimi: Tartışma problemi seçilirken katılımcıların ilgi ve tutumları ile konuyla ilgili ön bilgileri göz önünde bulundurulmalıdır. Konu katılımcılar için ilgi çekici olmalı ve tartışmaya karşı güdülenmelidir. Bunun yanısıra  problem cümlesinin açık olması, konuyu tam olarak belirtmesi, konuyu sınırlayabilmesi gerekir. Problem cümlesi soru yada düz cümle olarak ifade edilebilir. Ancak soru cümlesi katılımcıların ilgisini çekmede ve onları araştırma yapmaya teşvik etmede daha etkilidir. 

     

    2.      Tartışmayı Yönlendirecek Soruların Belirlenmesi: Tartışma yönteminde eğiticiler katılımcıları sorularla yönlendirmezse tartışmadan elde edilen sonuçlar hedefler doğrultusunda olmayabilir, konu dağılabilir. Bu nedenle eğiticinin tartışmayı yönlendirecek açılış, gelişme ve kapanış bölümüyle ilgili anahtar soruları önceden hazırlaması gerekir. 

     

    3.      Araç ve Tekniklerin Belirlenmesi: Tartışma sürecinde bir çok öğretim araç ve tekniklerinden yararlanılabilir. Bu amaçla tartışmadan önce probleme uygun dramatazisyonlar yapılabilir, sergiler ve yakın çevre gezilebilir, yazılı materyaller okunabilir, radyo dinlenebilir ve film izlenebilir. Bu tür etkinlikler katılımcılarda ortak yaşantı oluşmasını sağlar ve tartışmaya katılımı sağlar.

     

    4.      Tartışmanın Yapılacağı Fiziksel Ortamın Düzenlenmesi: Tartışmanın yapılacağı fiziksel ortam ve katılımcı sayısı tartışmanın niteliğini etkiler. Çok kalabalık gruplarda tartışmalar bazı katılımcıların tartışma dışında kalmasını sağlar.

    Tartışma ortamında sağlıklı iletişim kurulmasında, katılımcıların birbirlerini görmeleri önemli rol oynar. Bu nedenle katılımcıların, daire yada yarım ay biçiminde oturmasının sağlanması gerekir.

     5. Değerlendirme: Tartışma  sonunda,  tartışma  eğitici ya da        katılımcılar tarafından değerlendirilmeli ve sonucu özetlenmelidir.  

    Kişisel gelişim yazıları




    0 Yorum - Yorum Yaz


    Çocuk ve Oyun

     Bebek ve çocukların gelişimleri sırasında olgunlaşma ve sosyal boyutun erken gelişmesinde oyunun önemi belirgindir. Ayrıca içinde yaşanılan kültürün önemli etkilerinden olan araştırma duygusunun ve kurallara uymanın öğrenildiği ve geliştirildiği yer de oyunlardır. Oyunlar önce bebeğin kendi bedensel duyumlarının araştırılması şeklinde çok küçük bir alanda başlamakta, sonra yakın çevresi içinde sürmekte ve daha sonrada büyük sosyal ortamlarda gerçekleştirilmektedir.

    Bebek, çocuk, ergen ya da yetişkin bir kişinin neden oyun oynadığı sorusunun birçok yanıtı vardır. Bunlardan birincisi, içten gelen enerjinin boşaltılması için oyun oynanmaktadır. İkincisi, türe özgü davranışların çok uzun bir süre aktarılmasına ve sürdürülmesine yardım etmek için oyun oynanır.

    Bu görüşe örnek olarak, kedi yavrusunun fare yakalamadan önce bir şeylerle oynaması ya da kız çocukların bebeklerle oynayarak annelik alıştırması yapmasını verebiliriz. Üçüncü yanıta göre oyun, gelecekteki becerilerin geliştirildiği bir alan olarak görülebilir.

    Oyunlar çeşitli şekilde gruplandırılabilir. Gelişim kuramcılarından Piaget oyunları şu üç başlık altında ele almıştır.

    1) Alıştırma oyunları: Bu oyunlar çocukların gelişiminde duyusal motor dönem olarak isimlendirilen doğumdan yaklaşık iki yaşına kadar olan bölüme uyar. Bu dönemde bebekler yavaş yavaş hareket etmeye başlamıştır ve zihinsel gelişimde ise çevreden beş duyusu ile aldığı uyaranları birleştirip, sınıflandırmaya çalışmaktadır. Bebek çıngırağının rengini ve sesini alır ve sınıflandırır.

    2) Simgesel oyunlar: Bu gelişim döneminde 2 ile  8 yaş arasındaki dönemi içerir. Bu oyunların içeriği alıştırmalardan, simgeler ve varsayım boyutuna kadar değişmektedir. Çocuk kendi gerçeklerini hareketlerle yaşatmaktadır. Bunun en belirgin örneği sanki varmış gibi oyunlardır. Çocuğun bir köşede yarattığı evcilik oyunu, bir odun ya da plastik çubuk ile oluşturulan atı sürmesi gibi örnekler bu gruptandır. Burada çocuk düşüncelerini yeterince gelişmemiş dili ile anlatamadığından bunları simgesel oyunla anlatmaktadır. Ayrıca bu anlatım yoluyla zihinsel simge ve uygulamalar yinelenerek özümsenmektedir. Evcilik oyunu ile hem duygu ve düşünceler aktarılmakta, hem de annelik özdeşimi sindirilmektedir.

     3) Kurallı oyunlar: Bu dönemde çocuk ilk olarak kendinden büyüklerin oyunlarını taklit etmeye başlar. Bu oyunlar 7-8 yaşlarından sonra kurulmaya başlar ve çocuğu sosyalleşmeye yönlendirir. İlk iki oyun yaş ilerledikçe azalmakta ve yerini kurallı oyunlara bırakmaktadır. Bu değişme çocuğun ilişkilerini ve sosyalleşmesini yansıtmaktadır.

     

    Ayrıca oyunları başlangıçta belirli bir yönergenin olduğu, ancak sonrasında çocuğun serbest olduğu oyunlar ve kurallı olan, sabır ve çaba gerektiren oyunlar şeklinde de ayırabiliriz. İlk gruba örnek olarak evcilik oyunu verilebilir. Bu oyunda kurallar vardır, ancak çocuk oyunun kurulması ve akışında özgürdür. Saklambaç ve körebe ise ikinci oyun grubuna uymaktadır.

     

    Oyunlar yapıları açısından da değerlendirilebilir. Yarışma, rastlantı, taklit ya da dönerek yoğunlaşmayı içeren oyunlardan söz edilebilir. Oyunların yapısı çocuk psikiyatrisinde bazı bozuklukların değerlendirilmesinde yardımcı olmaktadır. İlgi, etkileşim ve iletişimde belirgin bozukluğun olduğu otistik çocuklar ile duygu, düşünce ve algıda bozulma ile belirli psikotik bozukluğu olan çocukların oyunlarında yarışma ya da rastlantı neredeyse hiç yoktur.

    Başka bir kişiyi gerektiren, dolayısıyla sosyal bir boyut taşıyan yarışma psikotik ve otistik çocuğun ilgi alanının tümüyle dışındadır. Bu çocukların gündeminde yineleme özelliği olan ve tümüyle dışa sınırlı açık ya da kapalı kendi dünyasına yönelik etkinlikler vardır. Aynı şekilde rastlantıyı da tümüyle reddetmektedirler.

    Etkinliklerinin tekdüze olması, yineleyen belirli davranışları içermesi ve değişikliğin olmadığı kendilerine özgü bir dünyayı içerir. Bu dünyada ise rastlantıya yer yoktur. Bu çocukların oyunlarında dönen cisimlere yönelme vardır.

    Bir topaç ile oynar, kendi kendine döner ya da dönen bir nesneye yönelirler. Zihinsel özürlü çocuklar yaşıtlarına göre daha az oynarlar ve hareketsiz oldukları dönemler çok daha fazladır. Kuralları karışık olmayan ve bulundukları yaştan daha küçük yaşlardaki çocukların oyunlarını oynarlar. Bu çocukların da yarışma gerektiren oyunlardan kaçındıkları gözlenir.

     Çocukların duygusal ve düşsel yaşamı oyunlarına yansımaktadır. Eğer çocuğun iç dünyasından kaynaklanan dürtüleri çok yoğunsa oyun kesilmekte, değişik ve karmaşık bir duruma dönmektedir. Sakin bir oyun için çocuğun bu yoğun dürtüleri uzaklaştırabilmesi gerekir.

    Değişken davranışları izlenen aşırı hareketli ya da kaygılı çocuklar, oyunun kurallarını kabullenmede zorluk çekerler. Davranış sorunları olan çocuk ve ergenlerin oyunu da saldırgan dürtülerle doldurması tipik bir özelliktir. Onlar için oyun hızla içinden geldiği gibi davranma ve dürtüsel eyleme geçebilmenin bir yöntemidir. Oyun içinde saldırgan tutumların belirtilmesi cinsiyete göre de farklılık göstermektedir.

    Erkek çocuklar güreş, kavga ve yarışmaya daha yatkın oldukları için oyunları kızların oyunlarından daha çeşitlidir. Sosyal belirleyiciler de kız ve erkek oyunlarında önemli rol oynamaktadır. Karşı cinsiyetin oyunlarını kızlar erkeklere göre daha rahat oynamaktadırlar. Erkek çocuklarda dürtülerin davranışa dökülmesi ön planda iken kızlarda bu sözel olarak belirtilmektedir.

     

    Yetişkin bir insanda toplumsal kural ve değer yargıları yoğun duygu ve istekleri günlük yaşamda sınırlanmakta, bunlar hayal kurma ya da rüyalar yardımı ile duyurulabilmektedir. Çocuklarda bu işlevler oyun ile sağlanmakta, ayrıca çocuğun günlük kaygılarını azaltarak olumlu ilişkiler kurmasına da yardımcı olmaktadır. Oyun oynamak evrensel bir yaşantıdır, sağlığın bir göstergesidir. Oyunun amacına ulaşması için özellikle cinsel ve saldırgan dürtülerden arındırılması gerekir.

     

    Oyuncaklar

    Psikolojik olarak değerlendirildiğinde oyun alanı çocuğun dışında, ancak dış dünyaya ait değildir. İç dünya ile dış gerçeğin dışında üçüncü bir alandır, bir yanılsama (illüzyon) alanıdır. Burası bebek için anne ile paylaştığı ortak bir alandır. Zamanla önce bebek, daha sonra çocuk bu alan içinde bağımsızlığını kazanmaya başlar. Burada çocuğa özerkliği sağlayan oyuncaklar geçiş nesnesi olarak isimlendirilir. Geçiş nesnesi peluştan yapılmış oyuncaklar, çarşaf ya da yastık olabilmektedir.

    Bu geçiş nesneleri yetişkinlerin geriye dönüp baktığında "ilk oynadığım oyuncağım" şeklinde tanımladığı nesnelerdir. Bu geçiş nesneleri her toplumda izlenen, evrensel bir oyuncaktır, ancak basit bir oyuncak olarak değerlendirilmemelidir. Otistik ve psikotik çocukların yaklaşık üçte birinde bu geçiş nesnesi hemen hemen hiç kullanılmamaktadır.

    Çocuğun geçiş nesnesini doyurucu bir biçimde kullanması, olumlu insan ilişkilerinin oluşturulabilmesi için önemlidir. Geçiş nesnesinin fiziksel özellikleri de önemlidir. Bu nesnelerin ortak özellikleri katı, metalik, tuhaf biçimlerde ve genellikle kırılmış ya da atılacak bir durumda olmalarıdır. Çocuğun kendine ait eşyaları içinde özel bir yeri vardır. Bu nesne zamanla önemini yitirir, yaklaşık 5-6 yaşlarında çocuklar yavaş yavaş bu nesnelerden uzaklaşırlar. Ancak bunlar ne yok edilir, ne de terk edilirler.

    Oyun ve oyuncak hakkında bu psikolojik bakışın dışında da pek çok şey söylenebilir. Bunlar ailesel, etik (ahlak), kültürel ve sosyoekonomik boyutları içermektedir. Oyun düşünceler, duygular ve ilişkiler içinde yuvarlanmanın ve bu zor olayların üstesinden gelmek için beceri ve kontrol kazanmanın önemli bir yoludur. Oyuncak ise çocuğun beş duyusunu ve duygularını uyaran, değerlendirme ve uygulama yetilerini geliştiren, hayal gücünü zenginleştiren, bedensel ve sosyal gelişimini hızlandıran bir oyun aracıdır.

    Oyuncaklar kabaca kullanım ve amaç oyuncakları olarak iki grupta toplanabilir.Kullanım oyuncakları aslında oyun amacıyla üretilmemiş olan bir nesneyi çocuğun oyun aracı olarak kullanmasıyla ortaya çıkarlar. At olarak bir tahta parçasının kullanılması, makara, kibrit kutusu gibi araçlarla oynama örnek olarak verilebilir. Bu oyuncakların işlevi oyun bittiği zaman sona erer. Amaç oyuncakları ise oyun amacıyla üretilmiş olan ve genellikle erişkinler tarafından seçilerek çocuklar için alınan oyuncaklardır.

    Yetişkinlere neden böyle bir seçim yaptıkları sorulduğunda, çocukları için en uygun oyuncağın bu olduklarını düşündüklerini söylemektedirler. Oysa biraz zorlandığında onların yaşamında bu oyuncakların izlerini bulmak olasıdır. Ayrıca bu oyuncaklar bazen çocuklar için geçici bir heves olabilmekte ve kısa sürede bir köşede unutulup, gitmektedirler.

    Oyuncaklar daha ayrıntılı olarak dört başlık altında sınıflandırılabilir. Duygusal oyuncaklar: Çocuğun duygusal zorlukları ve korkularını yenmesi için seçtiği oyuncaklardır. Genellikle çocuğun oyuncakları içinde en çirkin olanıdır. Bunlar genellikle yumuşak ve tüylü, yuvarlak hatları olan, fiziksel olarak çocuktan daha kısa oyuncaklardır. Bunlar çocuk için dostluk, sevgi ve güvenlik anlamını taşır. Zevk nesnesi olan oyuncaklar: Çocuğun geçici bir süre için hoşça zaman geçirmek için oynadığı oyuncaklardır.

    Eğitsel ve kültürel kazanç sağlayan oyuncaklar: Boyama kitapları, yap-bozlar, maket oyuncaklar gibi çocuğun oyun oynarken aynı zamanda herhangi bir alanda eğitimini de sağlayan oyuncaklardır.

    Sosyal bütünleşmeyi sağlayan oyuncaklar: Çocuğun çevresiyle ilişkilerini düzenlemesinde yardımcı olan, yaşıtlarıyla birlikte grup oyunları oynarken kullandığı oyuncaklardır.

    Oyun gibi oyuncaklar da çocuk psikiyatrisinde ruhsal durumun değerlendirilmesinde kullanılmaktadır. Oyuncak otistik çocukların ilgisini çekmemekte ya da çocuk oyuncağa geçici bir süre ilgi göstermektedir.

    Zamanının büyük bir bölümünü oyun ve oyuncaklarla geçirmek isteyen ancak sürekli oyun ve oyuncak değiştiren bir çocuğun dikkat eksikliği yönünden değerlendirilmesi gerekirken, sürekli karşı cinsiyete ait oyuncaklarla oynamak isteyen bir çocukta bu seçimin cinsel tercihle ilgili olabileceği, yaşından küçük oyuncaklarla oynamanın ise kardeş doğumu gibi zorlayıcı bir yaşam olayı ile oluşan gerilemeyi yansıtabileceği göz önüne alınmalıdır.

    Çocuğun çağına ve cinsiyetine uygun olmayan oyuncaklarla ilgilenmesi durumunda bu oyuncağı içgüdüsel olarak mı seçtiği yoksa kendisine o oyuncak verildiği için mi onu kullandığı tartışma konusudur.

    Çocuğun yaşına göre oyun ve oyuncak seçimi oldukça zordur. Çocuk için alınacak ya da önerilecek herhangi bir oyuncaktan daha üstün olanı mutlaka olacaktır.

    Oyun ve oyuncak seçiminde en iyi kılavuz, çocukların nasıl geliştiklerinin bilinmesi, onların gelişim becerilerini arttıracak ve bu becerilerin birbiriyle bir örüntü halinde olmasını sağlayabilecek oyun araçlarının göz önüne alınması gereğidir. Çocuğun oyuncağını seçerken kendi istek ve beğenilerimiz yerine çocuğun yaşını ve gereksinimlerini göz önünde bulundurmanın yanı sıra, oyuncak hakkında onun da fikrini almak en iyisi olacaktır.

    Altı aylıktan küçük bir çocuk ses, şekil ve renklere karşı duyarlıdır.Bu dönemde görsel ve işitsel duyulara yönelen hareketli oyuncaklar onun dikkatini çeker ve neşelendirir. Yatağın üzerine asılabilen, sallanınca ses çıkaran renkli objeler ve çıngırak bu dönemin vazgeçilmez oyuncaklarıdır. Oturmaya başladığı yedinci aydan itibaren çocuk uzanabildiği her şeyi yakalamaya, yakaladığı her şeyi de ağzına götürmeye çalışır.

    En çok hoşlandığı şeyler bir elinden diğerine kolayca geçirebildiği renkli halkalar, avuçlayabildiği plastik küpler, kemirebildiği kauçuk nesneler, hırpalandığı zaman bozulmayan yumuşak bebek ve hayvancıklardır. Tutunarak da olsa ayağa kalkabildiğinde eline geçen şeyleri yere atmaktan zevk aldığından, zıplayan, yere düşünce ses çıkaran oyuncaklar ilgi odağıdır. Boy boy renkli toplar, içiçe geçebilen kutular bu dönemin oyuncaklarıdır.

     

    Artık evin içinde rahatça dolaşabilen çocuk, üstüne binip oturabileceği büyük hayvan türü oyuncakları, küçük sandık, sepet ve tabureleri seçer.

     ÇOCUĞUN YAŞINA GÖRE OYUN MATERYALLERİ

    Oyun bir eğlencedir, ancak sadece bir eğlence, bir zaman kaybı olmadığı gibi saçmalık da değildir. Oyun ekonomik ve sosyal durumu ne olursa olsun her çocuk için temel bir haktır.

    İki yaşında bütünü parçalara ayırmak , kutuyu doldurup boşaltmak, kule ve köprü yapmaktan zevk alan çocuğun ilgisini çeken diğer oyuncaklar arasında mutfak eşyaları, farklı boyutlardaki plastik parçalar, saçları ve elbiseleri olan bebekler ve arabalar yer alır. Sonraki dönemlerde anne babasını taklit etmeye başlayan çocuk için minyatür marangoz ya da mutfak setleri gözde oyuncaklardır. Oda takımları, kova-kürek gibi oyuncaklar da ilgi çekicidir.

    Üç yaşından sonra üç tekerlekli bisiklet en çok sevilen oyuncak iken, yaratıcılığını keşfetmeye başlayan çocuk tahta blokları ile büyük parçalardan oluşan plastik parçalarla çeşitli şekiller oluşturmaktan büyük zevk alır. Kum, oyun hamuru gibi şekil verebileceği, el becerisini geliştirmek yanında hayallerini gerçekleştirebileceği oyuncaklar bu dönemden sonra en sık oynanan oyuncaklardır.

     

    3-5 yaşları arasında fantezi ve keşfetmeye (evcilik, okul oyunları ile bebekler, mutfak ve doktor muayene aletleri), dil gelişimine (renkli tuşları olan piyano, müzik ve öykü kasetleri ile kuklalar gibi) ve aritmetiğe hazırlamaya (resim ve sayı eşleme oyunları; domino, kızma birader ve sayı kartları) yönelik oyuncaklar.

     

    6-8 yaşları arasında toplumsal gelişim ve işbirliği ile ilgili (top, seksek, dama, minyatür arabalar), bilişsel beceriler ve algısal hareket becerilerini sağlayan (maketler, yap-boz oyunları) ve yaratıcı anlatım oyuncakları (parmak boyası, kağıt hamuru, karakalem-suluboya ya da pastel boyalarla resimler, oyun hamurları, sessiz sinema gibi oyunlar),

     

    9-11 yaşları arasında sorun çözme yetenekleri (karmaşık masa üstü oyunları ve video oyunları), ince-ayrıntılı hareket becerileri (küçük parçalı, karmaşık yap-boz oyunları, üç boyutlu model uçaklar, uzaktan kumandalı araçlar, kumaş boyama, ağaç işleme ve akvaryum bakımı) ve stratejik yeteneklere yönelik oyun ve oyuncaklar (sözcük türetme, monopol,tenis,ping-pong ve atari gibi),

     

    12 yaşın üzerinde de soyut düşünme ve akıl yürütmeye yönelik oyun ve oyuncaklar (basit mikroskop ya da teleskop, kimya ya da elektronik setleri gibi) ile bağımsız yaşam becerileri kazanmaya yönelik (yürüyüş, bisiklete binme ve kamplar gibi) oyun ve oyuncaklar önerilmektedir.

     

    ÖZEL SERVERGAZİ İLKÖĞRETİM OKULU  REHBERLİK SERVİSİ

    Çocuk Eğitimi  --  Anasayfa  




    0 Yorum - Yorum Yaz


    Çocuk ve Okul

    Çocuklar psiko sosyal ve zihinsel gelişimleri sırasında karşılaştıkları zorluklarda bulundukları gelişim dönemine uygun olarak farklı tepkiler vermektedirler. Kreşe başlama, öğretmen değişikliği, yakın çevreden sevilen birinin hastalığı ya da kaybı, anne baba tartışması ve kardeş doğumu gibi yaşam olayları karşısında zorlanmakta, belirli bir uyum süreci yaşamaktadırlar.

    Çocuklar olumlu ya da böylesi olumsuz duygularını sözelleştirebilmeyi ancak ilkokula başladıkları dönemde, daha belirgin olarak ise 9-10 yaşlarından sonra kazanmaktadırlar. Başkalarının ne hissettiklerini ise daha da sonraki gelişim dönemlerinde öğrenmektedirler.

    Duyguların sözle ifade edilemediği dönemlerde yaşanan kaygı bedensel tepkilerle belirtilmektedir. Kreşe ya da okula başlamada zorlanan çocukların karın ağrıları olmakta, uyku, iştah ya da davranışları ile ilgili tepkiler görülmektedir. Burada "zorlanıyorum" ya da "alışamadım" olarak anlatılmak istenen "karnım ağrıyor", "başım ağrıyor" ya da midem bulanıyor" gibi bedensel yakınmalarla anlatılmaya çalışılır.

    Bu yakınmaların ne kadar zorlanmaya bağlı ruhsal tepkiler olduğu ya da bir bedensel hastalığın belirtisi olup olmadığı sorularının yanıtı anne baba için hiç de kolay olmamaktadır. Sıklıkla bir çocuk doktoruna başvurularak bedensel hastalığa ilişkin kanıtlar aranmakta, çoğu zaman da uzun süreli ayrıntılı incelemelere gerek duyulmaktadır. Çünkü bu dönemde çocuğun beden ısısı yükselebilmekte, halsizlik, bitkinlik ve iştahsızlık olabilmekte ve gerçekten acı çekmektedir.

    Bu karmaşık etkileşim örüntüsü göz önüne alındığında, çocuk ve ergenlerde psikososyal ve duygusal etkenlerin sıklıkla bedensel yakınmalara neden olduğu ortaya çıkacaktır.

    Okula başlama çocukları ve aileleri bekleyen önemli adımlardandır. Daha önceden kreş ya da anaokulu gibi okul öncesi kurumlara gitmeyen çocuklarda bu adım daha da zor olabilmektedir. Yeni bir ortam, bilinmedik birçok kural ve bunlara alışmak. Bu ilk adıma ilişkin sorunlar okulun başladığı ilk haftalarda ortaya çıkmaktadır.

    Öğrenciler okula anne babaları ile gelmekte, sınıflarda küçük sıralarda öğrencilerin yanında anne babaları da sığmaya çalışarak oturmaktadır. Haftalar içinde bu sırayı dolduran davetsiz konuklar birer ikişer azalır, ancak bazı sınıflarda derslere düzenli devam eden anne babalar kalmaktadır.

    Okul korkusu ya da anne babadan ayrılma zorluğu olarak tanımlayabileceğimiz bu durum ders başarını etkileyen ilk sorunlardandır. Öğrenci, anne-baba ve öğretmenin birlikte çalışması ile bu sorun giderek azalmakta, çocuk ya da genç yaşıtları gibi uyum sağlayabilmektedir.

    Ayrılma kaygısı ya da okul reddi olarak tanımlanan bu durum anne baba tutumları, çocuk ve öğretmenin özellikleri gibi durumlardan kaynaklanmaktadır. Özellikle çocuğun tüm gereksinimlerini karşılayan, aşırı kaygılı, onun bağımsızlığını desteklemeyen anne-baba tutumlarında okula gitme gibi bir ayrılık hem ebeveynde hem de çocukta kaygı doğurmaktadır. Aşırı koruyan, aşırı kontrolcü ebeveyn çocuğun ayrılığında kaygı duyacaktır.

    Onun tek başına bir şeyler yapamayacağını, sağlığı açısından sorun oluşturacağını ya da kendi kontrolü dışına çıkacak, yaptıklarını denetleyemeyecek duygusu yaşamaktadır. Çocuklar ise daha önce ayrılma ya da ebeveyne bağlanma ile ilgili özellikler gösteren, duygusal açıdan bulunduğu yaştan daha küçük yaşta tepki veren bireylerdir. Anne baba ile yatan ya da ayrı yatamayan, ağlama, tutturma gibi hemen tepki veren, genelde ev dışında vakit geçirmeyi sevmeyen çocuklardır.

    Okul ile ilgili hayali ya da gerçek kaygılar olabilir. Okula gidiş yolundaki tehlikeler (trafik, çevrenin kalabalık ya da ıssız oluşu vb.). Okula uyum sürecindeki öğretmenin tahammülsüz ve/veya ceza ile eğitici tutumu, anne-babadan habersiz ani ayrılma, sınıfa yaklaşınca anne babanın bırakıp kaçması, söz verilen saatte almama, bu süreçte çocuğun yalnız kalması gibi nedenler de etkili olmaktadır.

    Okula başlama dönemindeki çocukların yaklaşık % 5 kadarında bu durum profesyonel desteği gerektirecek yoğunlukta olmaktadır. 18 yaşına kadar okula gitme ve aileden ayrılma ile ilgili zorluklar görülebilmekte, genelde 13 yaşından sonra belirtiler ve yakınmalar değişebilmektedir.

    Okula gitmek istememe ve okuldan kaçma bu durum dışında; davranış sorunları olan çocuklarda, kaygılı çocuklarda, travma sonrası (örn; deprem) kaygı bozukluğu olan çocuklarda, depresyonu ya da psikoz olarak belirtilen belirgin ruhsal bozukluğu olan çocuklarda da görülmektedir. Ancak bu hastaların diğer belirtileri ile ayrım yapılabilir.

    Okul korkusu ya da ayrılma ile ilgili kaygısı olan çocukların önceden ayrılığa, bağımsızlığa alıştırılması, böyle bir sorun varsa anne-baba, çocuk ve okul işbirliği ile çocuğun desteklenmesi gerekmektedir.

    Çocuğun bu ayrılığa yavaş yavaş alıştırılması (anne ya da babanın sınıfta, sonra koridorda, sonra bahçede ve daha sonra çocuğu evde beklemesi gibi) çocuğa güvence verilmesi ve bu güvencelerin yerine getirilmesi (seni bahçede bekleyeceğim-diyerek belirlenen zamana kadar bahçede bekleme gibi), bu süre içinde çocuğun sergilediği zorlukların bedensel bir nedenle oluşup oluşmadığının araştırılması, kısa süreli ve yaygın değilse bu belirtilerin fazla dikkate alınmaması (uyku, iştah, davranış gibi tüm alanlara yayılan bir bozulma, sadece okul saati öncesinde değil tüm gün olan kaygı, neşesinin giderek azalması gibi) gerekir.

    Eğer anne-baba ve öğretmenin çabası yetersizse, belirtiler azalacağı yerde giderek artıyor veya yayılıyorsa, çocuk ve ergen psikiyatri uzmanından değerlendirme ve yardım istenmelidir. Sonuçta anne baba ve çocuğun bu uyum sürecine uzman desteği eklenecek, gerekirse çocuğun kaygısı güvenilir ilaçlarla azaltılacaktır.

     

     Çocuk Eğitimi  --  Anasayfa  




    0 Yorum - Yorum Yaz

    ZİRVEYE GÖTÜREN YOL YÖNETİM

    Yazar: Nurullah GENÇ

    Sahip olma arzusu insanla birlikte doğar, büyür ve ölür.Sahip olmak ve hükmetmek! Bu iki kavram, insanoğlunun yeryüzü rüyasının vazgeçilmez iki çehresini oluşturmaktadır.Hükmetmek! Ya da daha modern, yumuşak ve bilimsel bir ifadeyle: Yönetmek!..İnsanların toplum halinde yaşadıkları ve toplum olarak çalıştıkları her zaman ve yerde yönetim var olmuştur.

    1-Yönetimle ilgili yüzyıllara uzanan bir bilgi birikimin varlığı, bu varlığı kullanırken gerekli olan yetenek, yeryüzünde pek çok insanın yöneticilik yaparak geçimini sağlaması, yönetimin hem bilim ve sanat, hem de bir meslek olduğunu ortaya koyuyor.
    İnsanlar vardır, bilgiye sahiptirler; fakat beceremezler. İnsanlar vardır, becerirler, fakat bilgileri noksandır. İdeal olanı hem bilmek hem de becermektir.
    Siz de bilgi ve becerilerinizi yoklayın. Noksan olan birşeyler mi var? Mutlaka tamamlamalısınız.
    Yönetici misiniz?... Öyleyse kim olduğunuzu ve öneminizi bilin!
    Siz, yönettiğiniz kimselerin beynisiniz. Onun bütün unsurları size bağlıdır. Sizde meydana gelebilecek bir arıza, sistemi felce uğratabilir. Bu nedenle kim olduğunuzu ve öneminizi unutmadan görevinizi yerine getirmelisiniz.
    Bir yönetici sosyal bilimlere vakıf olmalıdır. Çünkü sosyal bilimlerin yönetime kaydadeğer katkıları vardır.
    Psikolojiden ferdi, sosyolojiden grup, tarihten tecrübe, antropolojiden kültür, ekonomiden büyüme, ekolojiden uyum felsefeden ise kural bakış açılarını alan yönetimin, bunlardan yoksun kaldığı zaman hareket edemeyecek kadar dar bir alana sıkışacağı açıktır.
    Buradan çıkan mesaj şudur: Yönetmeye talip olan, merdivenin basamaklarını tırmanmak istiyorsa, bütün sosyal bilimlerden genel manada haberdar olmak ve gerektiğinde onlara da müracaat etmek zorundadır.

    2-Yönetim geçici ve anlık değildir. Bir yerde başlayıp bir yerde bitmez ve hep devam eder. Birbirini tamamlayan faaliyetler ve davranışlar dizisidir. Fonksiyonlarıyla yaşar.İnsanlar ve örgütler var oldukça, yönetim de var olacaktır. Yönetim, insanlar ve örgütlerle birlikte yaşamaya devam eder. Çünkü o, fonksiyonları ölçüsünde bir süreçtir.Yönetim fonksiyonları da ihmal edilmemelidir.
    Yönetimin fonksiyonları şunlardır:
    Planlama, örgütleme, yön verme, koordinasyon, kontrol, karar verme, motivasyon, yenilik yapma. Yönetimin fonksiyonları ihmale gelmez.
    Bir örgütün daha verimli ve etkin hale getirilememesi yönetimle ilgili bir meseledir. Yönetici örgütü verimli hale getirmek için mevcut kaynaklarla en fazla ürünü elde etmesini bilmelidir.
    Bir örgütün üç temel kaynağı vardır. Fiziki kaynaklar, mali kaynaklar ve insan kaynakları. Bu üç kaynağın da verimlilik üzerinde etkileri vardır. Yönetici bu üç kaynağı en iyi şekilde kullanabilmelidir ki verimliliği en üst düzeyde elde etsin.

    3-Liderlik, yönetimin başarısı için gerekli bir unsurdur. Liderlikle buluşamayan bir yöneticilik, başarıyı simgeleyen madalyonu çok zor kazanır. Liderlik bağı, kişiler üzerinde güç sahibi olmayı değil onları etkilemeyi hatırlatır.
    Hiç kimse piyon olarak doğmaz. Her insanda liderlik potansiyeli vardır.
    Önemli olan bu potansiyeli ortaya çıkarmak, işlemek ve kullanılacak duruma getirmektedir.
    ‘Yöneteceğim’ diyorsanız. ‘Liderim’ de diyebilmelisiniz. Çünkü yöneticiler aynı zamanda liderin niteliklerine sahip olur ve onların yaptıklarını yapabilirse, ilerlemeye devam ederler.

    4- Lider yönetici fiziki ve kişilik özellikleri yönüyle izleyicilerden farklıdır.
    Üzerinde en çok durulan özellikler şunlardır:
    Yaş, boy, cinsiyet, yakışıklılık, güzellik, olgunluk, başkalarına güven verme, kendine güven duyma, güzel konuşma, samimiyet, doğruluk, zeka, bilgi, kişiler arası ilişki kurma yeteneği, ileriyi görebilme, inisiyatif sahibi olma, hissi olgunluk, kararlılık, açıksözlülük, dürüstlük... Lider yönetici yetiştirirken, bu özelliklere yönettiği insanlardan daha fazla sahip olur.

    Üretken olan Lider yöneticinin özellikleri şunlardır:
    a-Direktifçi: Yetkindir ve kişilik gücüne sahiptir, sert ama adildir. Hareketlendirici ve zorlayıcıdır, kararları kendisi verir. Elemanlarıyla mesafelidir. Ödüllendirir. Göreve yönelik davranır. Çatışmaları doğrudan kendisi göğüsler.
    b-İşbirlikçi: Grup kabulünü ister. Danışmacıdır. Destekleyicidir. Ekip oluşturucudur. Kararlarda mutabakat sağlar. Elemanlarıyla yakındır. Grup başarısına katılarak kontrol eder. çatışmalar çözülürken görüşler birleştirilir. Hedeflere ulaşmak için işbirliği arar.
    c-Arkadaşça: Eşitlik taraftarıdır, meslektaşlarının kabulüne önem verir. Birleştiricidir. Liderliği paylaşmadan yanadır. Etkili kararları kabul eder. Karşılıklı saygıdan yanadır. Ekip başarısı için kişisel sorumluluk ister. Çatışmaları üretken tartışmalarla çözmek ister.

    Çalışacak saha, yeteneğine uygun olduktan sonra, lider yönetici tahammülü sayesinde karşısına çıkan bütün engelleri bertaraf eder ve başarılı olur. Lider yönetici dayanıklı, engel ve zorlukların kıymetini bilen, cesur kişidir. Yöneticinin dikkat etmesi gereken unsurlar vardır. Bunlara dikkati ölçüsünde yöneticiliği hem devam eder hem de başarılı olur.
    a-Yönetici kendi üstleriyle uyum içinde çalışmayı bilmelidir.
    b-Yönetici meslektaşlarıyla uyum içinde çalışmayı bilmelidir.
    c-Yönetici astlarıyla da uyum içinde olmalıdır. Çünkü yönetici astlarla iş görüşür. Yöneticinin başarısı onların bekleneni vermesine bağlıdır.
    d-Yönetici, yapılan işi en az kendi astları kadar iyi bilmelidir ki işlerde meydana gelen alışkanlıkların düzeltilmesinde etkili olabilsin.
    e-Yönetici kendini aşabilen insan olmalıdır. Problemler yöneticiden kaynaklanmamalıdır. Yönetici otoritesini iyi kullanmalıdır. Ancak otorite sahibi olmak başarılı olmak için yeterli değildir.

    5-Etkili lider, yönetici, hoşlanmasa bile, otoriteyi örgütsel hayatın bir gerçeği olarak kabul eder. Kendisi astlarına karşı adil kullandığı gibi, amirlerinin de adil kullanmasını bekler. Hele hele gerekmediği halde, otoriteyi atıl bırakmaz. Fakat otoritenin de arkasına gizlenmez. Otorite, yöneticinin kullanabileceği en etkili silahlardan biridir.
    Otoritenizi kullanın! Gücünüzü küçümsemeyin ve onu üretken kılın.
    Güç, başkalarını etkilemede yetersizdir. Gücünüzle birleştiremediğiniz bir otorite yetersiz kalabilir.
    Gücün temelleri şunlardır:Uzmanlık gücü, kanuni güç, ödüllendirme gücü, cezalandırma gücü, zorlayıcı güç, kişilik gücü, ilgi yoluyla güç v.b.

    6-Yönetici örgüt içindeki grupların farkında olmalı ve gruplardaki kişilerin ilişkilerine vakıf olmalı böyle bir yönetici adeta grubunun bir üyesi gibi düşünebilir. Ve bu da grubun yönetimi hususunda ona büyük avantajlar sağlar. Grup liderini etkileyebilen yönetici grubun örgütün amaçlarının gerçekleşmesi için yapılan faaliyetlerin bir parçası haline getirebilir.

    7-Ehliyetli bir lider yönetici astlarını teşvik etmesini bilmelidir. İnsanlar genellikle fizyolojik ve psikolojik ihtiyaçları giderilerek başarılı olma, güç kazanma, bağlanma, inanç, tutum ve isteklerin desteklenerek teşvik edilebilirler. Astlarını teşvik eden yönetici onları motive etmiş sayılır.

    8-Örgüt içerisindeki grupların ya da fertlerin münasebetleri bazen çatışmalara dönüşebilir. Bunları önlemek ve olmaması için çareler aramak yöneticinin vazifeleri arasındadır. Bugün artık çatışmaların bir örgüt için kaçınılmaz olduğu bilinmektedir. Bu durumda önemli olan bu çatışmaların nasıl yönetileceğidir.
    Çatışmaları etkili bir biçimde çözmek istiyorsanız şunlara dikkat etmeniz gerekir:
    a-Çatışma gerçeğini kabul edin.
    b-Çatışmanın kaynağını belirleyin.
    c-Diğerleriyle konuyu tartışın.
    d-Tartışmak amacıyla toplantı yapın.
    e-Uzlaşmak için fikir birliği sağlayın.
    f-Yardımlaşma isteyin.
    Çatışmalar zararlı bir noktaya varmadıkça örgütünüz mutlu bir aile görüntüsü verir.

    9-Lider yönetici amaçlara göre yönetmeyi gerçekleştirebilmelidir.
    Amaçlara göre yönetim, yetki ve sorumlulukları güçlendiren, birey ve örgüt amaçlarını birbirine yaklaştıran ve ekip çalışması oluşturan bir süreçtir. Bu sürecin dört safhası vardır:
    1-Amaçların belirlenmesi,
    2-Faaliyetlerin planlanması,
    3-Özkontrol,
    4-Değerleme.

    10-Lider bir yönetici olmak için gereken unsurlardan biri de konuşma sanatını iyi bilmektir. Lider yönetici kalpler güzel konuşmasıyla girebilir. Bu nedenle konuşma tarzı fevkalade önemlidir.
    Konuşmanın dikkat edilmesi gereken altı önemli öğesi vardır:
    a-Ses hacmi: Konuşurken sesiniz rahatça duyulabilmelidir.
    b-Hız: Gerektiği yerde hızlı, yavaş veya coşkulu konuşma ayarlanabilir.
    c-Ses perdesi: Gerektiği yerde sesin alçaltılması veya yükseltilmesinin ayarlanmasıdır.
    d-Kalite: Sesin kendine has durumudur. Ses aygıtları, fiziksel durumlar ve duygusallık, ses kalitesini etkiler.
    e-Tonlama ve telaffuz: Tonlama, çıkarılan seslerin yapısını, kalınlığını ve inceliğini anlatır. Kelimelerin gerçek şekilleriyle seslendirilmesi iyi bir telaffuzun varlığına bağlıdır.
    f-Lehçe ve tarz: Konuşmanın dil kurallarına en uygun lehçe ile yapılması konuşmanın başarısına büyük katkıda bulunur.

    11-Lider yönetici fertlerin bilinmeyen yönlerini (ferdin de farkında olmadığı yönlerini) açığa çıkarmasına yardımcı olur.
    Lider yönetici için olaylara bakış açısı iki şekilde olmalıdır:
    a-Olaylara farklı boyutlardan bakabilmek.
    b-Olaylara bir bütün olarak bakabilmek.
    Lider yönetici kendinden ve başkasından azami derecede istifade eden kişidir. Bunu yapabilmesi için de kendisini ve elemanlarını çeşitli açılardan tutarlı bir şekilde tanımasına bağlıdır. Bir yönetici bilmeli ki herkesin yedek kuvvetleri vardır. Etkili dürtüler olmadan, bu yedek kuvvetlerin cepheye sürülmesi pek mümkün değildir.

    12-Lider yönetici, olumlu eleştirilere duyarlı olmalı ve gerektiğinde görüşlerini değiştirmeyi bilmelidir. Lider yönetici bilir ki, insanın kendisi, hatalarının tamamının farkına varamayabilir. Bu yüzden kulaklarını başkalarına çevirmelidir. Gelebilecek eleştirileri dinlemeli, tarafsız bir muhakemeyle değerlendirmeli ve doğru hususlarda mutlaka dikkatli davranmaya ve hatayı yeniden tekrarlamamaya çalışmalıdır.

    13-Lider yönetici astlarının performansını objektif bir şekilde değerlendirmelidir. Bunu da aşağıdaki konuları düşünerek yapabilir: Ücret artışları, ikramiyeler, eğitim, disiplin, terfiler.
    Performans değerlendirmesi, esasında dikkate alınabilecek ölçüler üç ana başlık altında toplanabilir:
    a-Kişisel nitelik, çalışma ve iç tutumuna ilişkin ölçüler.
    b-Kişiliğe ilişkin ölçüler,
    c-Potansiyele ilişkin ölçüler.
    14-Lider yönetici gerektiğinde yetki ve sorumluluklarını astlarına devretmesini bilmelidir. Bu, örgütün başarısını arttıran bir unsurdur. Lider yöneticinin mutlaka yapması gereken sorumlulukları vardır. Bunlar:
    a-Uygun yetki ve sorumluluklar, görevi en iyi şekilde yerine getirecek olan en yetkili astlara verilir.
    b-Lider yönetici, görev verdiği elemana yetki ve sorumlulukta verir.
    c-Lider yönetici, astlarına daima verdiği görevden sorumlu tutar.
    d-Lider yönetici görevlerin bir kısmını astlarına vermiş olsa bile kendi üst yöneticisine karşı tüm sorumluluğu üstlenir.
    e-Lider yönetici kendisine yüklenen bir sorumluluğu elinden geldiğince yerine getirmeye çalışan bir astını asla cezalandırmaz.
    f-Etki ve yeteneklerini ancak yetki verme sanatı yoluyla geliştire-bileceğine bilir.

    15-Lider yönetici gerektiği zaman vazifelerin yerine getirilmesi için yüksek performanslı ekipler kurmalıdır. Bu ekipleri kurarken dikkat etmesi gereken özellikler vardır. Bunlar:
    a-Ekibin her üyesi ekip hakkında bir sahiplik ve kontrol duygusu taşımalıdır.
    b-Ekip üyeleri arasında karşılıklı mutabakata dayalı anlaşma olmalıdır.
    c-Ekip faydalı çatışmalara açık ve yenilikçi fikirleri geliştirmeye müsait olmalıdır.
    d-Ekipte etkili bir haberleşme sağlanmalıdır.
    e-Örgüt üst yönetimi, ekibe rahat hareket edebilmesi için yetki vermeli, ekip üyeleri de kendi üyelerine yetki ve destek vermelidir.
    16-Lider yönetici okuma ihtiyacı duyan bir kişidir. Çünkü lider yönetici bilir ki okumayan insanın dünyası tektir; okuyan insanın önüne de hergün yeni dünyalar açılır. Lider yönetici okuduğu kitaplardan en iyi şekilde istifade etmelidir. Bunun yolları da Şunlardır:
    a-Amaç belirlenmelidir.
    b-Okunacak şey isabetli tespit edilmeli ve yönetici gereksiz bilgilerle oyalanmamalıdır.
    c-İyi bir okuma ortamı sağlanmalıdır.
    d-Dikkatini sadece okuduğuna yöneltmelidir.
    e-Önemli bilgileri not etmelidir.
    f-Öğrendiklerini unutmamalıdır.
    Okuma gerçekleştirilirken üç husus aynı anda gerçekleştirilmeli ki beklenen fayda temin edilmiş olsun. Bunlar: Okumak, öğrenmek ve unutmamaktır.
    17-Lider yönetici herhangi bir başarısızlık durumunda ‘Keşke!’ yerine ‘Gelecek sefere’ diyen kişidir. Çünkü ‘keşke!’ kaybolan ümitleri ‘Gelecek sefere’ ise yeni ümitleri sembolize eder. Lider yönetici ise ümidini yitirmeyen kişidir ve lider yönetici aynı zamanda hatalarından ders alan ve onları tekrarlamayan kişidir. Tekrarlanmayan hatalar fayda sağlar. Tekrarlanan hatalar ise öldürücüdür.
    18-Lider yönetici, zamanını iyi ayarlayan kişidir. Zamanı denetlemenin yolu, insanın kendisini denetlemesinden geçer. Zaman kaynağını harcayan şeyin kendisi olduğunu bildikten sonra, harcamayı fazla yapan odak noktayı tespit etmiş demektir. Artık kendisini denetlemekle zamanı denetleyecektir.
    Fakat pratik gösteriyor ki, pek çok yönetici zaman konusunu ihmal etmektedir. Sırf zamanı kötü kullandığı için faaliyetlerinden olumsuz sonuçlar alan yöneticiler bahaneyi hep başka kaynaklarda aramaktadırlar.
    Bütün mesele, yöneticinin önce kendisini tutarlı olarak yönetmesine bağlıdır. Kendinizi yönetmezseniz, başkalarını da yönetemezsiniz. Kendi zamanınızı denetleyemezseniz, başkalarının zamanlarını asla.
    19-Yetenekli bir yönetici, bir lider yönetici konuşmaktan çok dinleyen kişidir. Dinlemek, asıl problemlerin su yüzüne çıkmasına neden olur ve yönetici insanlarla geçinebilmek ve aynı anda da amaçlara hizmet edebilmek için atması gereken adımları iyi ayarlayabilir. İnsanlarla geçinebilmek ve onları üzmeden, darıltmadan yer değişiklikleri yapabilmek için yöneticinin yapması gereken önemli unsurlar vardır. Bunlar:
    a-Takdir edin ve övün.
    b-Hataları doğrudan değil de, vasıtalar kullanarak gösterin.
    c-Başkalarının gururlarını koruyun.
    d-İnsanları başarıya sevk edin.
    e-Onlara değer verin.
    f-Yanlışların kolayca düzelebileceğini gösterin.
    g-Yaptırmak istediğiniz işi sevdirin.
    20-Yönetici liderin yöneticilik becerisine en fazla kriz anlarında ihtiyaç duyulur. Çünkü kriz acil durumu ifade eder. Çözülmesi gereken bir veya birden çok problem, örgüt hayatını tehlikeye sokar ve kısa süre içinde çözülmeleri gerekirse, bir krize girilmiş demektir.
    Herhangi bir kriz anında yönetici, önce durumun niteliğini ve boyutlarını belirlemek zorundadır. Zamanında ve yerinde sorular sormak, genellikle problemin çözümünde kilit rol oynar. Bir kriz anında aşağıdaki gibi sorular sormak mümkündür:
    a-Durumun kritiklik seviyesi nedir?
    b-Olabilecek en kötü şey nedir?
    c-Bu karmaşanın ana etkeni nedir?
    d-Alternatif çözüm yolları nelerdir?
    e-En fazla kimin moralinin bozulma ihtimali var?
    f-İlgili kişilerin en çok suçlayacağı kişi kim olacaktır?
    g-Durumdan yararlanmaya kalkacak kişiler var mıdır?
    h-Herşey bittikten sonra hangi gruplar birbirine güvensizlik duyabilir?
    Krizlerin meydana getirdiği olumsuz etkilerin giderilip, örgütü tekrar harekete geçirmenin üç ana kuralı vardır:
    a-Verimli çalışmayı engelleyen engelleri ortadan kaldırmak.
    b-Örgütün hedeflerini yeniden ve eskisinden daha güçlü olarak belirlemek.
    c-Kriz boyunca yapılan başarılı çalışmaları değerlendirmek ve gerekirse ödüllendirme yoluna gitmek.

    21-Bir yöneticinin daima hatırlaması gereken ve gerekirse çerçeveletmesi lazım olan veciz sözler şunlardır:
    *Kişisel olarak farkedilme arzusu taşımalı ve bunu kazanmak için çalışmalısınız.
    *Talihsizlikleri, cesaretsizliği, reddedilmeyi ve hayal kırıklıklarını yenme isteğine sahip olmalısınız.
    *Sabırsız zorlamalarla lider yönetici olamazsınız. Hazırlık ve tecrübe çok önemlidir.
    *Görev başarınızın çok çalışma hevesinize bağlı olduğunu unutmamalısınız. Alın teri, ilhamdan önce gelir.
    *Yetenekli astlarınızın ya da rakiplerinizin varlığını tehlike gibi düşünmemelisiniz. Tam tersine, lider bir yönetici ancak güçlü astlar, yetenekli yardımcılar vasıtasıyla başarıya ulaşır.
    *Liderlik ettiğiniz kişilere, karşılık beklemeden fedakarlıkta bulunabilmelisiniz.
    *Tabii davranmalı ve mevkinizin sahte gururuna kapılmamalısınız.
    *Hatalarınız olabileceği gerçeğini kabul etmeli ve başarılı olabilmek için her gün bir önceki günden daha fazla çalışmanız gerektiğini bilmelisiniz.
    *Astlarınızın arasında morali, dürüstlüğü, adaleti sözlerinizle değil, davranışlarınızla yerleştirmelisiniz.
    *Astlarınızın amaçsız kalmasına izin vermemelisiniz.
    *Astlarınıza, kendilerinden neler beklediğinizi öğretmelisiniz.
    *Gücünüzü asla kötüyü kullanmamalısınız. Sıkıntılı anlarda önce astlarınızı düşünmelisiniz.
    *Astlarınız arasında sağlıklı bir rekabet ortamı oluşturmalı, ama bunun yıkıcı bir hal almasına izin vermemelisiniz.
    *Bencil ilişkilere girmemeli ve astlarınızdan yararlanmaya kalkmamalısınız.
    *Moral ve disiplinden yoksun olmak, örgütünüze gelebilecek en bulaşıcı hastalıktır.
    *Anlamadığınız konularda asla karar vermemelisiniz. Karar vermede cesaretin kılavuzu sağduyudur.
    *Temiz ve mümkün mertebe güzel giyinmelisiniz.
    *Ününüz size bağlıdır. İnsanlardan, insanların sizden övgüyle bahsedecekleri biçimde bahsedin.
    *Kendi hareket ve ilginizi gerektiren sorumlulukları asla başkalarına yüklememelisiniz.
    *Çev

     Diğer Kitap Özetleri




    0 Yorum - Yorum Yaz

    SÜPER YÖNETİM KİTABI

    Yazar: Charles HANDY

    Genel Değerlendirme:
    Kitap şirket yönetimi üzerine hazırlanmış. Şirketlerin nasıl yönetileceği, yönetim tarzları ve geleceğe uyum göstermek için yapılması gerekenler kitabın başlıca konuları. Kitap anlatımda değişik bir tarz uygulamış. Şirket yönetim modellerini mitolojik Yunan tanrılarıyla anlatma yoluna gitmiş. Kitap akıcı bir üslupla hazırlanmış ve iyi bir şekilde örneklendirilmiş.

    BİRİNCİ KİTAP
    Bölüm 1: Yönetimin Dört Tanrısı
    Eski Yunan Mitolojisinden tanıdığımız bazı Tanrı adları ya bir modele yada bir yönetim felsefesine verilmiş veya bir şirket yönetim modeliyle özdeşleştirilmiştir. Her modelin bir adı, tekniği ve kendisini sembolize eden bir simgesi vardır. Model adı, simgesi ve Yunan tanrısı birlikte bir imajı oluştururlar.

    Bu bölümde kısaca bu modellerin özellileri üzerinde duracağız.
    * Kulüp Modeli (Zeus): Simgesi Örümcek ağıdır. Zeus, Olimpus Dağı'nda hükümranlığını sürdüren öfkelenince şimşekler, memnun edilince bağışlar yağdıran bir tanrılar tanrısıdır.
    Bu sistemde bürokrasi, yani kırtasiyecilik hemen, hemen yoktur. Zeus mektup veya not yazmaz. Mümkünse yüz yüze mümkün olmazsa, telefonla konuşur. Zeusların en büyük özelliği ilgi ve güvenden kaynaklanan sezgileriyle iş yapmalarıdır.
    Kulüp modeli birbirini tanıyan, kafa yapısı ve düşünce tarzı birbirine benzeyen insanların, daha çok sezgi gücüyle formalitelerden çok kişisel ilişkilerden oluşan bir sistemdir.
    * Rol Modeli (Apollo): Simgesi Yunan tapınağıdır. Rol Modeli organizasyon kelimesinden söz edilince akla gelen modeldir. Önemli olan kişiler değil, üstlenilen rol, yani yapılacak iştir.
    Apollo bu işin patronudur; düzeni ve kuralları simgeler. Bu model kişinin mantığına dayanır. Herşeyin mantık çerçevesi içinde yapılabileceğini yada yapılması gerektiğini savunur.
    Rol modelinde şirket faaliyetleri, organizasyonun iş akışını belirleyen belirli roller, bir sistem içinde birbirinden ayrılarak gruplandırılır. Bu gruplar belirli kurallar zinciri ve işlemler dizisiyle birbirine bağlanır.
    Hareketli ve yaratıcı bir kişilik bu tür işyeri için hiç uygun değildir .rol modelinde kişi sadece kendisine verilen görevi yerine getirir.
    * Görev Modeli (Athena): Bu modelin simgesi filedir. Şirket birbirine bağlı komanda birimlerinden oluşan bir ağdır. Her birinin kendi yapısı içinde belirli bir faaliyeti vardır. Ve bunlar genel strateji içinde belirli bir sorumluluğu üstlenirler.
    Yaratıcılığın takdir edilip şans verildiği gençlerle fırsat tanındığı bir sistemdir. Kararlar ortak alınır, olgun bir saygı uyum ve insanların önüne dert çıkarmaktan çok onlara yardım etme eğilimi yaygındır. Herkes belli bir amaca yönelmiş komandodur.
    Görev modeli oldukça pahalı bir sistemdir. Kadroyu piyasa fiyatlarının üstünde ücret alma konusunda ısrarlı olabilecek uzmanlar oluşturur. Sorunlar çoğunlukla anında çözülmez.
    * Varoluşçu Model (Dionysos): Simgesi dairesel bir şekil içinde yer alan birbirinden uzak noktalar. Diğer üç modelde bireyler şirket için çalışır. Konuları değişebilir, ancak burada çalışanlar daima şirketin amaçlarına ulaşabilmesi için vardır. Bunun için çaba harcarlar.
    Bu modelde ise insanların kurumlara değil kurumların insanlara çalıştırması söz konusudur.
    Bireysel yeteneğin veya yapılan işin, şirketin en büyük kaynağı ve geliri olduğu durumlarda, varoluşçu model çok başarılı ve kalıcı olur.
    Dionisos taraftarları patron tanımazlar. Ancak kendi aralarında bir işbirliğini kabul ederler. Yöneticilik bu tür işler için, ev işleri gibi günlük bir görevdir. Baskı ve otorite kesinlikle sözkonusu değildir.
    Bölüm 2: Tanrılar İşbaşında
    Bu bölümde I. Bölümde açıklanan 4 Model'in birbirleri arasındaki farklılıkları üç ana yöntem üzerinde inceleyeceğiz.
    Yöntemler:
    1) Düşünme ve Öğrenme
    2) Etkileme ve Değiştirme
    3) Teknik ve Ödüllendirme'dir.
    * Kulüp Modeli (Zeus):
    Düşünme ve Öğrenme Yöntemleri: Zeus'u sevenler. Daima en uygun görünen çözümü düşünürler. Parçaları ayrı ayrı inceleyip sonuç çıkarmaya sabırları yetmez, sıkılıverirler. Kendilerine duydukları güven tam olduğundan buna gerek de duymazlar.
    Etkileme ve Değiştirme Yöntemleri: Kulüp modeline göre yönetilen kuruluşların yapısını kendi düşüncelerinizle değil ancak güvenilir kişilerin ağzından çıkan fikirlerle değiştirebilirsiniz. Etkileme olarak kişisel etkileme gücü kullanılır.
    Teşvik Ödüllendirme: Zeus tipindeki yöneticiler, olaylar ve insanlar üzerinde etkili olmak isterler. Para çok önelidir bu modelde teşvikçi olarak.
    * Rol Modeli (Apollo)
    Düşünme ve Öğrenme Yöntemleri: Apollo tam anlamıyla planlamayı tercih eder. Düşünce mantığa dayanır. Analizci bir düşünce yapısı sözkonusudur. Zeka yetenek için gereklidir. Apollo modelinde zekanın yetenekle birlikte bulunması büyük önem taşır.
    Etkileme ve Değiştirme Yöntemleri: Apollo modelinde mevkiinden kaynaklanan yetkiniz size sadece iş yaptırma gücünü değil, o işler için bazı kurallar koyma, sistemler geliştirme imkanıda verir. Çalışanlardan birini değiştirmek sistemde hemen hemen hiç etki yapmaz. Etki yapacak olan yapıyı değiştirmektir.
    Teşvik ve Ödüllendirme Yöntemleri: Apollo eğilimliler bireyleri sahip oldukları mevki sembolleri ile değerlendirir ve bunları elde etmek için yarışırlar; şirket arabası, harcama yetkisi, çalışma odası gibi.
    * Görev Modeli (Anhena):
    Düşünme ve Öğrenme Yöntemleri: Anthena modeli için öğrenme daha çok araştırmacılığa dayanır. Sınama yanılma yöntemi sözkonusudur.
    Etkileme ve Değiştirme Yöntemleri: Anlaşma veya Uzlaşma çok ön plandadır. Çok geniş görüşlü insanlardan kurulu bir modeldir, görev modeli.
    Teşvik ve Ödüllendirme Yöntemleri: Görev Modeli, Uzmanlığa, profesyonelliğe büyük önem verir. Değişiklik çok sevilir. Sorun çözmek ana görevdir.
    * Varoluşçu Model (Dionisos):
    Düşünme ve Öğrenme Yöntemleri: Varoluşçu modelin temsilcileri herhangi bir beceriyi deneyerek öğrenmeyi tercih ederler. Fırsat isterler fakat seçim hakkı kendilerinde olmalıdır.
    Etkileme ve Değiştirme Yöntemleri: Dionisos karakterini etkilemek çok zordur. İnsana saygı duyarlar. Yönetilmeleri çok güçtür. Bu modeldeki insanlar birbirinden tamamen farklı, apayrı insanlardır.
    Teşvik ve Ödüllendirme: Dionisos profesyonelleri şöhrete fazla önem vermeyip, reklam olmayı sevmezler. Küçük bir şilt, bir şiir, göze çarpmayan bir resim bile Dionisos'u ödüllendirmeye yeter.

    BÖLÜM 3: TANRILAR DENGESİ
    Bu bölümde önce şirketlerde, tanrılar ya da modeller dengesini etkileyen güçleri yakından tanıyacağız.
    Daha sonra tanrılar arasındaki bağlantıları inceleyeceğiz.
    Etkileyici güçler:
    -Büyüme -İş sistemleri -Yaşam dönemleri -İnsanlar
    Büyüme: Tanrılar dengesini etkileyen ilk güç şirketin büyümesidir. Şirket ne kadar büyürse o kadar Apollo modeline yaklaşır. Büyümenin artması, sabit-düzenli durumların oranını artırmasına yol açar.
    Yaşam Dönemleri: Değişim hızı diye de nitelendirilir. Şirketler yaşam dönemlerine uyum sağlamak için birtakım yöntemler geliştirmişlerdir. Bunlar;
    -Görev birimleri veya çalışma grupları oluşturmak.
    -Üretim veya yönetici kadrosunu daraltarak geliştirme gruplarını genişletmek.
    -Üst düzeyde bir yönetim kadrosu oluşturmak.
    İş Sistemleri: Şirket içinde yapılacak bir işi düzenlemenin üç değişik yolu vardır.
    - Akış sistemi: Bölümlerden birinin tamamladığı iş, diğer bölümün hammaddesidir.
    - Kopya sistemi: Her bölümün yaptığı iş birbirinin aynıdır.
    - Birim sistemi: Her bölümün yaptığı iş birbirinden tamamen bağımsızdır.
    İnsanlar: Bazı modeller, bazı toplumlarda daha çok sevilir. Her kişide her dört tanrıdan birer parça bulmak mümkündür. Kişinin aldığı eğitim onu herhangi bir modele yakınlaştırır veya uzaklaştırır.
    Tanrılar Arasındaki Bağlantılar
    Bir şirkette, tanrılar arasında bağlantı b ulunması gerekir ki o şirket dengeli bir şekilde yürüsün.
    Etkin bir bağlantının üç koşulu vardır.
    * Hoşgörü, * Köprüler, * Ortak dil
    Bu üç koşul yerine getirilmediğinde, dördüncü etken olarak ortaya gevşeme çıkar. Gevşeme verimsizliğin ve uyumsuzluğun göstergesidir.
    Hoşgörü: Her modelin kendine özgü koordinasyon ve denetim yöntemi olduğunu biliyoruz. Kendi yöntemlerinizi başkalarına kabul ettirmeye çalışmanız bağnazlığı, ortaya çıkarır. Bu durumda da güvensizlik girdabı devreye girer.
    Köprüler: Köprüler, yazışmalardan başlayıp temsilciler, ortak kurullar, koordinatörler, irtibat komiteleri ve proje ekiplerine kadar uzanabilir.
    Köprüler olmaz ise her model kendi yoluna gider. Bu da verimliliğin azaltılması sonucunu doğurur.
    Ortak bir dil: "Birlikte konuşan bir şirket, birlikte yürür" diyebiliriz buna kısaca.

    BÖLÜM 4: TANRILAR VE ORTAMLARI
    Bu bölüme Tanrıların görüldüğü çevrelerin önemi ve Değişik yerlerde görülen değişik modelleri göreceğiz.
    Şirketin etkinlik gösterdiği çevre, tanrıların belirlenmesinde en az şirketin büyüklüğü, yaşama devresi ve iş tipi kadar önemli bir öğedir.
    Güneydoğu Asya ülkeleri, emir-komuta kademelerinden ve güç etkisinden oldukça mutlular. Onlar belirsizlikle yaşamaktan pek de şikayetçi görünmüyorlar. Singapur, Hong Kong. Hindistan ve Filipinler bu değerleriyle Zeus modeline daha uygun bir yönetim modeli sergilemekteler.
    Anglo-Saksonlar ve İskandinavyalılarda belirsizliğe pek aldırmıyorlar. Ancak Güneydoğu Asya ülkelerine oranla daha demokratik bir sistem uygulamaktalar. Bu da Anthena modelini andırıyor.
    Japonlar ise çok daha farklı yapıda bir toplum. Belirsizliği sevmiyorlar. Çok daha toplumcular. Aileye son derece önem veren yönetim modelleri daha çok Apollo modelini hatırlatıyor. Girişimci değiller.
    Fransızlar daha çok gücü ve emir-komuta zincirini benimsemekteler. Bu toplum bireyciliği tercih ediyor ama risk almaktan hoşlanmıyor. Bu bir Apollo kitlesinin üstünde Zeus karakterinin egemen olduğu karma bir model.
    Avusturya ve Almanya gibi ülkeler belirsizliği sevmiyorlar. Eşitlik istiyorlar ama bireycilikten hoşlanmıyorlar. Biraz demokratik bir Apollo modelinin uygulayıcıları durumundalar. Çok çalışan, verimli ama aynı zamanda sosyal macerayı ve fazla heyecanı sevmeyene donuk toplumlar.
    İKİNCİ KİTAP
    BÖLÜM 5: APOLLONUN ÇELİŞKİSİ

    Bu bölümde şirketlerin yönetim kademelerindeki çelişkileri inceleyeceğiz.
    Yöneticilik, çelişkileri, değişik tanrıları, karşı tezleri ve yönetim sorunlarını çözümleyebilme sanatıdır.
    Daha fazla apollolaşma ve şirketleri daha kurallı daha düzenli hale getirme yolundaki baskılar sürerken, tam aksine, şirketi oluşturan bireylere daha fazla bağımsızlık tanıma ve onların ihtiyaçlarını daha fazla önemseme gibi görüşlerde giderek şirketlerdeki ağırlığını artırıyor. 2000 yılında günümüzdeki çalıştırma şeklinden ve şirket anlayışından çok farklı bir sistemin egemen olacağını gösterir somut belirtiler var.
    Şirketlerin Apollo modeline sürüklenmeleri ile Büyüklük ve Uyum çok ön plana çıkmış oluyorlar. İnsanlar, bulundukları şirketi dışarıda daha büyük, içerde de daha istikrarlı bir duruma getirmek için karşı konulmaz bir istek duyarlar.
    Büyüklük: - Daha büyük olmak ile işler daha kolay olur.
    - Büyüklük saygınlık getirir.
    - Büyüklük esneklik ve güvence verir.
    İstikrar: Bir çok şirket istikrarı geleceğin garantisi olarak görür ve bunu gerçekleştirmek için çalışır. Yönetim açısından geleceği içine alan istikrar çok istenen bir durumdur. İstikrarı uzun süre garanti eden kuruluşlar, şirketin faaliyetlerinden ve elde edeceklerinden daha emin olurlar. Bu yönetimde rahatlık arayanlar için son derece doğaldır.
    Apollo'ya direniş: İnsanların Apollo'ya gösterdikleri Tepkinin 3 nedeni vardır.
    1. Neden: İnsanların yine insanlar tarafından yönetilmesidir.
    2. Neden: Yapılacak işin yani rolün son derece kesin ve belirlenmiş olmasının insanları soğutması, heyecanı ve isteği azaltmasıdır.
    3. Neden: Okullarda ve toplumda, çocuklara Apollo modelinin uygulandığı aşırı kuralcı sistemlere karşı çıkılması, bireyin daha özgür ve bağımsız olması gerektiği yolunda değerler kazandırılmasıdır.

    BÖLÜM 6 : TEPKİLER
    Bu bölümde Apollo krizlerine bulunan üç temel çözüm üzerinde duracağız.
    1. Apollo krizlerine önerilecek ilk çözüm şirketleri verimli ve etkin birer sosyal araç olarak görmektir. Bu noktada sorumluluk kilit sözcük iş disiplininin topluma nasıl bir refah getirdiği düşünülüp Hong-Kong örneği üzerinde durulabilir.
    2. Apollo krizine getirebilecek ikinci çözüm, şirket içindeki işi bir görev değil, bir ayrıcalık olarak yorumlamak olabilir.
    3. Apollo çıkmazından üçüncü yanıt demokrasinin görevleri veya ayrıcalığı olarak düşünülebilir.
    Modern sanayi toplumlarında her üç çözümüde görmek mümkün. Ancak bu çözümlerin hiçbiri istediğimiz gibi bir geleceğin garantisi değil. Sonuçta karşılaşılabilecek üretim verimsizliği, birçok şirket için dayanılması güç boyutlara varabilir.

    BÖLÜM 7: TANRILARIN YENİ DÜZENİ
    Bu bölümde: Tepkilerin giderilmemesinden doğan karışıklığın tanrıların yeni düzeni vasıtası ile nasıl aşıldığı incelenecektir. Büyümenin ve uyumun gerçekleştirilmesi şeklinde görülen iki şirket ihtiyacı ile toplumun çalışan kesiminde görülen ve kaçınılmaz çatışmalara neden olan kişisel katılım için daha fazla olanak ve seçim hakkı gibi kişisel ihtiyaçların giderilmesi ve çözümlenmesinin çok zor olması Yeni tanrı düzenlerini gündeme taşımakta.
    İhtiyaç duyulan değişimi iş gücünden yararlanan şirketlerden beklenen bir tür profesyonel ortaklık olarak niteleyebileceğimiz, federal eyaletlere benzeyen şirket tiplerine geçme ihtiyacı olarak tanımlanır.
    Profesyonel Şirketler: Profesyonel olan işin dış etkilerden korunması, çalışma sisteminin hatta saatlerin istenildiği gibi düzenlenmesi ve daha fazla iş güvenliği sağlanması Profesyonel şirketlerin temel özellikleridir. Bu özellikler önemli avantajları beraberinde getirir. Profesyonel tıpkı sanatçı gibi parayı yetenekleri karşılığında alır. Hizmetinin süresi veya bağlılığı alacağı parayı etkilemez.
    Şirketler Federasyonu: Apollo etkisi yok edilip, küçük köyler ile federasyona geçilince büyüme ve büyümenin getirdiği uyumluluk ihtiyacı azalır. İş akışları parçalanır, birimler küçülerek daha bağımsız hale gelirler ve işçiler bir tür sözleşmeli birimler halinde çalışırlar.

    BÖLÜM 8: SONUÇLARI
    Tanrıların yeniden düzenlenmesine bağlı olarak toplumlarımızın yeni çehreler kazanacağı, insanların yaşama biçimlerinin değişeceği ve sosyal hayatın farklılaşacağı konusunda birçok gerekçe sıraladık. Şirketler toplumların iskeletini oluşturduğu için bu kurumlarda görülecek değişiklikler istesek de, istemesek de hepimizi etkiler. Bu bölümde söz konusu gelişmelerin toplumlar açısından üç büyük sonucuna değineceğiz.
    * İşçi Toplumunun Çöküşü
    * Yeni Ortaklıklar
    * Yeni Örnekler
    1. İşçi Toplumunun Çöküşü: Artık orta sınıf aileler otomatikleşti, sözleşmeliler iş yapıyor. Aynı iş yine yapılıyor. Ama hizmetçiler, ya da uşaklar tarafından değil, profesyoneller tarafından. İşsizlik oranının artışından dolayı gelişen teknolojileri suçlamak son yıllarda oldukça moda.
    Yeni işler kaçınılmaz olarak insanların yerine makinelere ihtiyaç duyuyor. Çünkü bu yeni iş alanlarının ve yeni mesleklerin beyne ihtiyacı var; kaslı kollara, güçlü ellere değil.
    Yeni teknoloji ve buna bağlı olarak gelişen yeni işler Athena ve Dionisesler istiyor. Apollo değil. Ana kaynak bu iki tanrı olmak zorunda,çünkü beyin onlarda var.
    2. Yeni Ortaklıklar: Şirketlerin boyutları, karmaşa gelen gevşeme Apollo'dan kaçışın en önemli nedenleri idi. Apollo'dan kaçanlar yeni ortaklık ile kooperatifçiliğe adım atmış oluyorlar.
    Burada bütün hisseler ortaklar tarafından paylaşılır Aramal veya sermaye bütünüyle çalışanlar arasında paylaştırıldığından herkes kendini "işçi" değil, üye olarak görüyor.
    3. Yeni Örnekler: Şirketlerde Athena ve Dionisosların sayıları arttıkça, kadın öğesinin, yada kadınsı yoğunluğun arttığını böylece kadınların çalışmasının daha kolay olduğunu söylemek mümkün.

     

     Diğer Kitap Özetleri




    0 Yorum - Yorum Yaz

    ZAMAN YÖNETİMİ

    Yazar        : Ray JOSEPH

    Yayınevi    : Epsilon

    Genel Değerlendirme:

    Özel ve iş hayatında başarılı olmak için zamanın nasıl verimli kullanılacağı hakkında 500 tavsiyeyi içeriyor.

    BÖLÜM 1

    ZAMAN: HAYATİ BİR KAYNAK

    Yeterince zamanınız var mı ? Cevabınız kesin bir hayır ise, yöneticilerin büyük bir çoğunluğu ile aynı sınıftasınız demektir. Bu gerçekten ürkütücü, çok nazik bir durumdur. Birden zamanın yeterli olmadığını farkedersiniz. Aslında, hepimizin sahip olduğu zaman aynıdır. Ama bu, pek az insan için yeterlidir. Öyleyse zaman sorunun kendisi değildir. Sorun bizde! Yani sorun ne kadar vaktimiz olduğunda değil, sahip olduğumuz süre içinde neler yaptığımızda.

    Eşsiz bir kaynak olan zamanı nasıl harcayacağımıza karar verebiliriz. Tıpkı öteki kaynaklar gibi zaman da çok etkili biçimde değerlendirilebilir veya boşa harcanabilir. Yazar ve danışman danışman Drucker şu gözlemde bulunuyor: “Zamanen az bulunan kaynaktır. Eğer doğru yönetilmiyorsa, hiçbir şey yönetilmiş sayılmaz.” Zamanın yönetimi konusu neden ihmal ediliyor? Çünkü bütün kaynaklar arasında görünüşe göre en az anlaşılan ve en kötü yönetileni zamandır. Paha biçilmez bir değerin kullanımını şansa bırakıyor, kontrol edip planlamıyoruz.

    Aslında insan zamanı yönetmez, yönetemez! Çünkü akreple yelkovanın hareketi bizim yönetimimizin dışındadır. Bunlar durmaksızın hareket ederler ve biz ne yaparsak yapalım, zaman önceden kararlaştırılmış bir hızla akıp gider. Mesele saati yönetmek değil, kendimizi zaman içinde yönetebilmektir. Aşağıdaki listede çeşitli zaman tuzakları verilmiştir. Bunlardaki tuzaklardan sizin düştükleriniz mutlaka vardır. Dikkatlice inceleyiniz!.

    Pek çok zaman tuzağının kendinizden kaynaklandığını belki de fark ettiniz. Zaman kaybına neden olan belli başlı öğeleri belirtmeleri istendiğinde çoğu yönetici önce, toplantı, ziyaretçi erteleme gibi dış kaynak ve nedenleri sayar. Oysa zaman yönetiminin sorunları içimizdeki düşman! Önceliklerin eksikliği yetki devrinin olmayışı, sürüncemede bırakma, plansızlık vb.

    Şimdi kendinize bazı sorular sorun. Zaman tuzaklarından hangilerine siz neden oluyorsunuz? Hangilerini başkaları, dış kaynaklar dış kaynaklar oluşturuyor? Bu dış kaynaklardan hangileri kontrol altına alınabilir, hangilerini ortadan kaldırabilirsiniz? Bu soruları iyice düşünüp yanıtladıktan sonra, zaman kaybı sorununun hem ana nedeninin hemde çözümünün kendiniz olduğunu kabul ediyor musunuz? Öyleyse hiç kuşkusuz daha önce sözünü ettiğimiz sonuca geldiniz.

    Yöneticinin Uzun Günü: Araştırmalar kişinin yönetim merdivenlerinde yükseldikçe, saat ve gün olarak daha çok çalıştığını ortaya koymaktadır. Clarence Randall, kendini işe kurban etmeye hazır, tek adam olduğuna inanan yöneticiyi tanıma yollarını şöyle tanımlıyor: Böyle biri, kendini ıstırap ve acıya adamış, sorumluluklarını bilen, feragat etmesi gerektiğine inanan bir kişiliğe sahiptir. Onu üstü kalabalık masasından tanıyabilirsiniz.

    Başarısız yöneticilerin bir özelliği de, bunların aile hayatlarından özveride bulunmalarıdır. Genelde ailenin ihmali ve evlilik pahasına işleri yürütmeye çalışmak, iş veriminin düşmesine yol açar.

    Zaman yönetiminin efsanevi düsturlarından birisi, insanın ne kadar çok çalışırsa o kadar çok iş başarabileceği şeklindedir.”Çok değil akıllıca çalış!” özdeyişi bu gerçeği yansıtmaktadır. Alında, pek az şey başaran bir yönetici, beceriksizliğini çok çalışıyormuş gibi görünerek dengeleyebilir. Etkili bir planlamayla çalışılan her saat, uygulamadaki kişiye üç yada dört saat kazandırıyor ve daha iyi sonuçlar sağlıyorsa, yöneticiler, iyice düşünüp taşınılmadan hiçbir işe başlanmasına izin vermemelidir. Planlama zaman almasına rağmen, sonunda vakit kazandırır ve daha iyi sonuç getirir. Kendine güveni olmayan kişilerin, amaçlarına pek uygun olmayan faaliyetlerde çalıştıkları sık görülür.

    Demek ki işi başından aşkın yöneticiler boş zamanlarında ne yapacaklarını bilememekte. Bir psikolog işin insanın yaşamak için yaptığı değil fakat yapmak için yaşadığı bir şey olduğunu söylüyor.

    BÖLÜM 2

    KENDİNİZİ NASIL YÖNETİRSİNİZ?

    Kendisine zaman yönetimi hakkında felsefesini özetlemesini istenen bir zat,: “zaman sana ait bir şeydir,”cevabını verdi.”Onun sana hükmetmesini izin vermemeli sen ona hükmetmelisin kendine hükmedemezsen zamana da hükmedemezsin.””insanoğlu doğayı kontrol edecek kadar akıllı ama kendini kontrol edemiyor. Gerçekçi bir öz değerlendirme kolay değildir. Kişi kendini içinde bulunduğu durumda ne kadar güvensiz hissederse bu analizden o kadar kaçınır.

    Zaman Çizelgesi: Zamanı bir programa bağlamaya çalışan yöneticiler bu programı uygulayamadıklarını görmüşler.”Zamanın programlanması zorunludur. Çünkü başkalarının deneyimlerine bakarak bazı alışkanlıklarımızı değiştirmek son derece güçtür.

    Sürüncemede Bırakmak: Alışkanlıklardan vaz geçebilmek için öz disiplin ve kararlılık gereklidir. Bir yönetici:sürüncemede bırakma huyunun kendisini neredeyse tuzağa düşürüp boğmak üzere olduğunu anlayıp savaşı şu basit kurallarla kazanmış:

    1.Sürüncemede bırakma huyunun sizi felce uğrattığı alanı bulun ve onu fethedin.

    2. İşleri önem sırasına göre düzenleyin ve sorunları sırayla halledin.

    3.Kendinize zaman sınırları koyun.

    4.Zor sorunlardan kaçmayın

    5.Mükemmellik arayışınızın sizi felce uğratmasına izin vermeyin. Emin olana kadar her şeyi ertelerseniz hiçbir şeyi başaramazsınız.

    BÖLÜM 3

    NEDEN PLANLAMA?

    Meşgul olmaktan daha kolay hiç bir şey yoktur, ama hiç bir şey verimli olmaktan daha güç değildir. Yöneticinin en zor görevi düşünmektir ve onlar bu görevi genellikle ihmal ederler. Bernard Baruch şöyle der “Bildiğim bütün yenilgiler, işlediğim bütün hatalar, özel yaşantılarda ve iş hayatında gördüğüm bütün budalalıklar, düşünmeden yapılan işler sonucudur”

    Yönetim planlamayla başlar. Planlama; nereye gitmek istediğini ve oraya nasıl gideceğini mantıklı bir biçimde önceden kararlaştırmaktır.

    İnsanın doğası planlı davranma kavramıyla bağdaşmaz, çelişir.

    Önündeki işin çekiciliğine kapılan yöneticiler olduğu kadar ayakta

    kalmanın ancak etkili bir planlama ile mümkün olduğunu bilen ve sonuna kadar mücadele eden yöneticilerde vardır

    Zamanları olmadığı gerekçesiyle planlamaya karşı çıkan yöneticiler uzun vadede kazanacakları zamanı ve elde edecekleri yüksek verimi görememektedirler. Greenwalt şöyle der: Planlamada kullanılan her dakika uygulamada üç yada dört dakika kazandırmaktadır.

    Aceleciliğin zararları şöyle tanımlanmış; Endişe aslında korkunun bir çeşitidir, yetersizliği farketmektir, buda güvenilir hedefleri ve iyi planları cesaretle düşünecek zaman bulamamaktan ileri gelir. Öte yandan acelecilik yöneticiye konulan zaman sınırlamasının kötüye kullanıldığının bir kanıtıdır.

    Bir işi doğru yapmak için zamanınız yoksa düzeltmek için nasıl zaman bulacaksınız? Bir işi doğru yapmakla doğru işi yapmak arasındaki seçim verimli bir yönetici için güç değildir.

    BÖLÜM 4

    KENDİNİ DÜZENLEMEK

    Günlük işleri düzenleyebilmeme yeteneğini kazanmanın yanında, yönetim hakkında öğrenmeniz gereken şeyler çocuk oyuncağı gibi kalır.

    Yöneticinin verimini artırabilmek için, sesleri denetim altına almak gerekir. Büyük şirketlerde, bundan daha on yıl önce, araştırma ve geliştirme bölümlerini sessiz banliyölere taşımaya başladılar. Özellikle araştırma ile ilgili işlerde sessiz çevrenin önemi büyüktür. Rahatsız koltuklar, loş ışıklar, fiziksel yorgunluğa sebep oldukları için, iş verimini düşürebilir. Çalıma odasının aydınlatılmasında ışık eşit olarak dağıtılmalı, gölge yada yansıma oluşturulmadan masayı tamamen aydınlatmalıdır. Arkalığı olan rahat koltuklar, yöneticinin verimini artırması için yapılabilecek en iyi yatırımlardan biridir.

    Dosyalama Sistemi: Kötü bir dosyalama sistemi, çalışanlar için sürekli, sinir bozan birşeydir. bilgi ararken zaman kaybına neden olur. Dosyalama elemanlarının işte bulunmaması durumunda, ortak bir sisteme duyulan ihtiyaç kendisini daha fazla hissettirir.

    Uçak ve tren yolculukları, bir yöneticiye rahatsız edilmediği boş bir sure sağlanmalıdır. New York City’de çalıştığım yıllarda, bir trende ne kadar ne türde iş yapabileceğini bulmaya çalıştım Genellikle herkesin sadece bir şeyler okuduğunu, ya da uyuduğunu keşfettim.

    Notlarla eli kolu bağlı bir işletmenin atardamarlarını tıkayan gereksiz kağıt akımıdır. Frank Nunlıst, bunu “kağıt ablukası”olarak tanımlıyor

    Not denetimi de, form denetimi gibi envanteri gerektirir. Gecen ayın giren ve çıkan notlarını inceleyin. Kaçı gereksizdi?Kaçı daha kısa olabilirdi?Bu size, notlarla harcadığınız zamanı gösterecektir. Birçok yönetici, iş hakkında bir not yazmaktansa, o işi yaparak daha iyi çalıştığını keşfetmiştir.

    Genellikle, hızlı okuma, kötü alışkanlıklarını yokederek, yerine iyi alışkanlıklar da kazandırmaktadır. Daha hızlı okuma i&cc